Анонимный автор – Ali Akbaş Armağanı (страница 7)
Ben de o gece kardeşim Ziya, oğlum Emre ve gelinim Havva ile Genel Kurmay önündeydim. Gördüklerimi yaşadıklarımı ne şiire sığdırabiliyorum ne yazıya. Belki gelecekte, yüreğim soğudukça ben de yazar sizlere arz ederim.
Şehitlerimize Yüce Yaratandan rahmet diliyoruz. Ya Rabbi onları Bedr’in Aslanlarının safına kat,cennetinle müfakatlandır! Gazilerimize medyunu şükranız; bu büyük davranışınızın ecrini ancak ebedi alemde alacaklarınız karşılayabilir, bizler sizin için ne yapsak az!
Allah, milletimize böyle bir kabusu bir daha yaşatmasın! Amin.
O, bizim sadece abimiz değil, yeri gelmiş öğretmenimiz olmuş, yeri gelmiş babalık etmiştir.
Fikri şahsiyetimizin oluşmasında rehberimiz olan sevgili abim, bizler kardeşiniz olarak iftihar ediyoruz. İnsan Velimize, Abimize sağlık, mutluluk ve hayırlı ömürler diliyorum.
ALİ AKBAŞ AĞABEYİME
Efendi BARUTÇU
Biz Ali Ağabeyimle “gönül dostu”, “yol kardeşiyiz”. O bana hep gönlünün derinliklerinden gelen bir sesleniş ile “Efendim” der. Bizim oralarda bu tabir bir sahiplenmenin, bağrına basmanın, muhatabını kendinden saymanın ifadesi kabul edilir. (Cihanım, Kürşatım, Oğuzum, Meleğim, Gülşahım gibi).
Menzilimiz sırât-ı müstakîm üzere halka hizmeti Hakk’a hizmet telakki eden bir anlayışla “huzurlarla örülmüş, sevgilerle donatılmış bir Türkiye idi…”
Ali Ağabey dost insandır. Tarihe dost, tabiata dost, ovalara, ırmaklara, göllere dost, fikre dost, sanata dost, Halik’ın hatırına bütün bir mahlûkata dost. Nebâte, kuşa dost, öyle ki şiirlerden sofra kurar kuşlara. Özelliklede Türk’e dost Türkülere dosttur. Türk Milliyetçiliğinin büyük mürşitlerinden merhum Nevzat Köseoğlu’nun ”mahşer gününde birbirimizi Türkülerimiz ile tanıyacağız” dediği gibi bu fani dünyada hiçbir şeye metelik vermeyen Ali ağabey de bir türkü dinleyebilmek için Huma Kuşunun büyük sanatkârına: “Kerem et Mükerrem bir Türkü söyle” diye seslenir.
Ali ağabey ölümsüz mısralarıyla Aral’dan, Tuna’ya; Kaşgar’dan Endülüs’e; Kerkük’ten Hakasya’ya hüzün yüklü bulutların altında kanatlanır durur. Vatan toprağının “Ağ Kartalın onulmaz yarasına merhem olması gibi” Ali ağabeyde gönül yaralarımıza ata topraklarından şifalar aramaktadır. “Melâli bilmeyen nesle âşina değiliz” diyen bir büyük sanatkâr. Sanki Ali ağabeyi tarif etmektedir.
Daha gencecik bir üniversite öğrencisi iken Kaf dağının arkasından çıkıp gelmesini beklediği büyük kahramanına:
Mısralarıyla seslenirken de Türklüğün kara talihinin yeniden Ak şafaklara dönüşeceği “Tanrı Dağları’nın gözyaşlar” nın dineceği günlerin hasretini duymaktaydı.
Ali Ağabeyin 14. kardeşiyim. Bizimkisi yol kardeşliği, bu çoğu zaman bel kardeşliğinden de ileri bir kardeşlik.
Kendisine –aşağıda sizlerle paylaşacağım- mahbes yıllarında, otuz dokuz yıl önce yazdığım ve tanışıklığımızın da kısa hikayesi’nin yer aldığı mektubumu ve cevabî mektubunu okursanız bize hak vereceksiniz., 1970’li yıllarda Türkiye büyük buhranlarla çalkalanırken Ali Ağabey ve çağdaşı Türk münevverleri milletimizin ve insanlığın geleceği adına arayışlar içerisinde olan Türk gençlerine rehberlik etmeye çalışıyorlardı. Öyle bir rehberlik ki; Sultanü’ş Şuara’nın (Şairler Sultanı) dediği gibi “Kalemlerine mürekkep yerine ciğerlerinden kan çekerek” Milletimizin iman ve ruh köküne bağlı Milli İslami ve insani değerlerle mücehhez bir nesil yetiştirmek için adeta çırpınıyorlardı.
Ne yazık ki Ali ağabeylerin gözlerinden dahi sakındıkları genç nesiller, yazarına “gençliğim eyvah…” diye feryat ettirecek bir kanlı oyunun içine çekildiler. Onlar artık bir savaş ortamının çocuklarıydı.
Okullar, üniversiteler, mahalleler, şehirler “kurtarılmış bölgeler” ilan ediliyor bu dayatmalara karşı çıkanlara hayat hakkı tanınmıyordu.
Bir tarafta “dünya emekçilerinin dayanışması” adına Sovyet ve Çin rejimine özlem duyanlar, Vietnam’a, Ho Chi Minh’e ağıt yakanlar bir tarafta da “her şey Türk için Türk’e göre Türk tarafından” uranıyla kalkınmış bir Türkiye özlemi duyanlar… “Yaşasın Dünya Türklüğünün Bağımsızlık Mücadelesi” haykırışlarıyla esir Türk illerine selam gönderenler .
Toplum öyle bir cinnet hali yaşıyordu ki ölmek kadar öldürmek de çok kolaydı. Ölümle hayat iç içe geçmişti. Değerler ölmek ve öldürmek üzerine anlam kazanıyordu. Gençler katilin de maktulün de birbirini tanımadığı kanlı bir girdaba sürükleniyordu.
Orhan Seyfi ŞİRİN:
mısralarında bu karanlık günleri dile getir mekteydi.
Ali Ağabeyler gözlerinden bile sakındıkları gençlerin yabancı ideoloji ajanlarının oyunlarına, darbeci heveslere, siyasi ihtiraslara kurban edilmelerine razı olamıyorlardı. Kendi dünyalarında sevgiden başkasına yer vermeyen Ali Ağabeyler cemiyetin yaşadığı bu buhran çağında fırtınalı denizlerde sığınılacak liman arayan gençlere yüreklerini açıp onlara
Hacı Bektaş-ı Veli’nin diliyle seslendiler:
Ali Ağabeyin dağa taşa uçan kuşa ağıtlar yakması, çocuk yaşta öksüz kalmasının yanı sıra biraz da gözlerinin önünden kaybolup giden bu dağ gibi delikanlıların hazin sonuna hayıflandığındandır. Zira bu kanlı oyuna yakın akrabalarından ve öğrencilerinden de kurbanlar vermiştir.
Kimdi bu gençler?:
Bu gençler; “Şövalyelik, yiğitlik, mertlik, delikanlılık, feragat ve diğerkâmlık; her ne kadar eski zamanlara dair kıymet hükümleri gibi görünseler de insan ruhunun özlediği ezeli ve ebedi karakter güzelliklerini arayış gayreti içindeydiler.”
Müslümanlığı seçen ilk Türk toplulukları içinde yiğitlik ve bilgeliği şahsında birleştiren ‘alperen’, ‘gazi, derviş’, karakterine sahip olmaktı çabaları.
Bu delikanlılar ‘gençlik’ hallerinden ancak
“Galiba hilkat onların kumaşını bayrakların kumaşı ile birlikte dokumuş, hamurlarını Allah’a adanan kınalı kurbanlık koçların mayası ile yoğurmuş, sütlerini haysiyet ve feragatin imbiğinden geçirmişti; onun için ‘maznun’ iken de ‘mahpus’ iken de, ‘mağdur’ iken de hep güzel kaldılar.”
“Hüznü ve ızdırabı buruk bir tebessümle yıllarca aydınlık nâsiyelerinde gezdiren” bu nesil, bir milletin belki birkaç asırda bir kere nadir ele geçirebildiği bir enerji köpüklenmesiydi. Çoğu taşralı, kasaba ve köylerden gelmişlerdi. Fikri donanımları, görgü ve bilgileri, hayat tecrübeleri belki eksikti ama istikametlerinin, kıblelerinin doğruluğundan asla şüphe edilmemelidir.
“Yaşıtlarının aksine, ‘oyuna ve oynaşa’ ayıracak zamanları hiç olmadı. Delikanlılığın yaşlanınca gülümsenerek hatırlanan yaramazlıklarından bile uzak kaldılar. Milletlerinin saadetlerini, devletlerinin yücelmesini, bayraklarının dünya durdukça nazlı nazlı dalgalanmasını hayatlarının gayesi saydılar.”
Devrin iktidarları ve özellikle 12 Eylül’ün cellatları; bütün öfke ve düşmanlıkla üzerlerine çullanıp her türlü zulmü reva gördüler.