18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Ali Akbaş Armağanı (страница 6)

18
Bazı an öyle yaman Dünya korkar sanırım Biraz sabır ve iman Ben babamı tanırım               Harman yanarken gördüm               Yağmur yağarken gördüm               Güler ağlarken gördüm               Ben babamı tanırım                                    Babam en büyük çeri                                    Ekmektir alın teri                                    Uy babamın elleri                                    Ben babamı tanırım Evimizin direği Ne büyüktür yüreği O erkeğin erkeği Ben babamı tanırım               Büyüktür dağlar kadar               Bulunmaz ona uyar               Azıcık parası var               Ben babamı tanırım                                    O toprakla güreşir                                    Öküzüyle dilleşir                                    Dünyamız güzelleşir                                    Ben babamı tanırım

Yine Ali Abimin Söğüt ve Serçe yazısındaki serçeler gibi her birimiz korunaklı bulduğumuz ve rızkımızın tayin olduğu barınaklara uçtuk.

Abim ailenin okuyan ve en büyüğü olması hasebiyle bizim, akrabalarımızın, komşularımızın VELİSİ idi. Kitap sevgisi, okuma alışkanlıkları abimin getirdiği kitaplar sayesinde başladı. Okuma alışkanlığı o kadar içimize işlemişti ki, kitabı bitirmeden uyuyamıyordum. Şartların zor olduğu o yıllardan unutamadığım bir hatıradır ki; Rahmetli Anam gecenin bir yarısı kitap okurken (gaz lambasının gazı boş yere gitmesin diye) geldi ve ‘Oğlum, gündüze kıran mı girdi?’ dedi. Ardından, ışık anahtar deliğinden ve kapının eşiğinden görünmesin diye, elime gelen bez parçalarıyla kapatır ve okumaya devam ederdim.

80’li yıllarda sokaktaki siyaset okullara kadar girmişti. Abilerimizin siyasi görüşlerinin faturası aileye ve yakınlarımıza kesiliyordu. O zamanlarda maalesef okulu bırakmak zorunda olan kardeşlerimiz oldu fakat benim lise eğitimim bir türlü bitti. Üniversiteyi kazanamamıştım, Ankara’ya Velim olan abimin ve yengemin kanatlarının altına girerek sınava hazırlandım, çok şükür başarılı olmama vesile oldular. Erciyes Üniversitesini kazanmıştım, abim Kayseri de arkadaşı olan rahmetli Şükrü Karaca’nın himayesine gönderdi ve okula başladım.

Hayat yeni başlamıştı, okul, askerlik bitmişti, iş yoktu. Ankara’nın Emek semtinde bulunan 2 göz odalı evinde, Öğretmen maaşıyla ailesine bakan Ali abimin yanına sığınmıştım. Yengem, bir yuva kurmam gerektiğini düşünerek (benden kurtulmak için) yeğeni olan eşim Nurcan ile tanışmama vesile oldu. Eşim ise kısmetiyle geldi ve kurumsal bir şirkette muhasebeci olarak iş hayatına başlamış oldum. Ali abim, oğullarım; Tarık Turan’ın, Taha Tuğrul’un ve Ahmet Alp’in isimlerini koyarak bizlere olduğu gibi yeğenlerine de ömürlerinin başında veliliğini yapmıştır.

Velilik vasfını yüklediğimiz abim, memleketimizin Ankara’daki kapısıdır ki; hastası olan, okullusu olan, yolcusu olan herkesin sıcak bir çorba ve yatak veren konumunun yanında neticede beş çocuklu bir aile babalığı vardır. Dünya malına karşı son derecede kayıtsızdır, parasının hesabını kitabını bilmez, kendisine ihtiyacını bildiren hiç kimse eli boş dönmemiştir. Abimin en büyük dayanağı olarak gördüğümüz yengemin şehirli bir esnaf kızı olmasının artısı, abimi ve evin bütçesini çekip çevirir, denkleştirmesidir.

Abim şiire, edebiyata, sanata dolayısıyla mesleğine aşıktır. İnsan yetiştirmek, gençlerin ruhuna dokunmak, onları geleceğe hazırlamak başlıca çabasıdır. Mesleğinin kutsiyetine evlatları da inanmış olmalı ki; Taşer ve Selcen üniversite de akademisyen, Elif ve Selçuk ise öğretmendir. Aralarından sadece Emre mühendisliği seçmiştir ki o da sazı ile abimin ozanlık geleneğini devam ettirmektedir.

Abim, Ülkenin çeşitli illerinde ve ilçelerinde öğretme mesleğini ifa etti. 65’inde üniversiteden emekli olunca bir ara boşluğa düşer gibi oldu fakat sonrasında Avrasya Yazarlar Birliğini kurdular. Bu süreçte derginin sermayesine katkı sağlamak için kullandığı sigarayı terk etmesine vesile olmuştur. Sayıları aylık çıkan, Kardeş Kalemler Avrasya Edebiyat Dergisi ile abim 10-15 yaş birden gençleşti. Dernek ve dergi vasıtası ile Türk İslam Dünyasına hitap eder oldu.

Avrasya yazarlar birliği bünyesinde oluşturdukları şiir ve yazar atölyesi vasıtasıyla yüzlerce gencimizin kültür ve sanat vadisinde kanatlanıp yetişmesini sağladılar.

İnsani ilişkilerde hep vermeyi ve tevazuyu âdet edinen abim, özellikle şiir ve sanat konusunda asla taviz vermez, kendisine gelenlerin içinden bir kabiliyet gördüğü anda onu asla bırakmaz ama bazılarının geçici heveslerini sezdiği anda da “sen bu şiir sevdasından vazgeçsen iyi olur” diye kestirip atmaktan da çekinmez.

Ali abimin gençlik yıllarında şiirlerine konu olan hayallerle süslediği Türk Dünyasını, Demir Perdenin yıkılışından sonra adım adım gezmiş, gönül coğrafyamızdan yüzlerce kültür sanat adamıyla kopmaz dostluklar kurmuştur.

Gün gelmiş Bosna’nın bahtsız yetimlerine ağıt yakmış, gün gelmiş Hazreti Türkistan (Ahmet Yesevi)’nin eşiğine yüz sürmüş Orta Asya Türklerinin yiğit liderine destanlar yazmıştır. Ülkemizin tarihine geçen 15 Temmuz Destanı olarak adlandırdığımız, atlatılan badirede de kendisiyle birlikteydik;

15 Temmuz gecesi biraderimizin evinde idik. Ahlaksız kalkışmayı öğrendiğimizde birçok gazi ve şehit gibi biz de genel kurmayın önüne gitmeye karar verdik. Abdestlerimizi tazeledik yola çıkacağız, abim” kardeş kravatlarımızı takalım dedi” niçin diye sorduğumda, “başımıza bir hal gelir ise çapulcular sokağa çıkmış demesinler” dedi. Orada abimi gençlik yıllarına götüren bir hatıra yaşadık: 10 kadar delikanlı slogan atarak giderken hainlerin helikopterden üzerimize ateşine maruz kaldık, gençlerden birkaç tanesi biraz tereddüt etti. Delikanlılardan biri ‘ölümden korkuyordunuz niçin yola çıktınız’ dediğinde, gençler önlerinden geçen yaralıları görmeden memleket savunmasına biraz daha güçlenerek devam ettiler. Abimin güzel bir sözü vardır ki” biz öğretmenler, öğrencilerimizin yaşındayız” Abim, o an gençlere öyle hayranlıkla bir bakışı vardı ki, kendisinin gençlik yılları gözümün önüne gelmişti.

Elhamdülillah o geceden hem Ülkemiz hem de biz sağlıkla çıktık. O geceye dair abimin dergide yayınlanan yazısını paylaşmak isterim;

15 Temmuz!

Bu kâbus gecesi tarihimizde bir dönüm noktasıdır. O gece koynunda yılan yakalayan bu millet bir varlık yokluk mücadelesi verdi ve yüzünün akıyla çıktı bu mücadeleden. Kendisine tuzak kuranların tuzağını başlarına geçirdi.

İhanetin en tehlikesi maskeli olanıdır. Hak suretine bürünerek gelendir. İşte yine öyle oldu, din maskesine bürünerek geldi ihanet. Lavrens gibi evliya menkıbelerini ve peygamber kısalarını ezberden okuyan bir hoca suretinde geldi. Mazlumların sığınağı bir hami suretinde geldi. Çünkü o kitleler, laikliği dinsizlik şeklinde uygulayan, aynı üst aklın piyonları tarafından öylesine bunalmışlardı ki, aldanmaya can atıyolardı. Deccal’ı Mehdi sandılar ve kolayca aldandılar. Salya sümük ağlayarak vaazlar veren bu münafık; bülbül gibi ötüyor, karga gibi nane yiyodu.

“Hubbül vatan minel iman” diyor ecdadımız. Yani “Vatan sevgisi imandandır”diyor. Eğer başarılı olsalar şehit kanıyla sulanmış bu ata toprağını beş paraya satacaklardı bu hainler. İman bunların neresinde!…

Ama artık yol bitti çırılçıplak yakalndı kalpazanlar. Hem de kendisini aydın sanan sanatçı müsveddelerinin ve zibidi sosyetenin adam yerine koymadığı geniş halk kitleleri tarafından der dest edildiler. Kıskıvrak yakalandılar. “Hain havflı olur “ derler Bunlar da ihanetin verdiği tereddüt, bir eziklik içinde korkaktılar. Murdarv et yiyormuş gibiydiler. Karşılarında iman ehli delikanlıkları, anaları, bacıları görünce dizlerinin bağı çözüldü, birer birer teslim oldular.

“Asım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek.

İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek!” derken Büyük Akif, milletininseciyesini tanıyormuş meğer. “At binicisine göre şahlanır” derler. Bu millet de eğer yöneticileri yiğitse, önderini bulmuşsa hiçbir engel dinlemez. Destanlar yaratır.

Nitekim Cumhurbaşkanımızın davetiyle, caddeleri, sokakları, meydanları dolduran bu millet, kendini paletlerin altına atarak, tankları egzozuna gömlek tıkayarak ihanete geçit vermedi, Kabe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin fillerine benziyordu tanklar: daha bıyığı terlememiş delikanlılarsa, akın akın uçan ebabiller gibiydi. Rabbimin inayetiyle ebabiller filleri yendiler.

Fakat o gece Başbakanımız Binali Yıldırım’ın torununun, bir çocuk safiyetiyle sorduğu soru ne kadar manidar:

– Dede, bu askerler bizim askerlerimiz değil mi, niye bizi vuruyorlar? Deyince gözyaşlarını tutamamış, ne cevap vereceğini bilememiş Binali Bey. Bu milli eğitim sefaleti böyle devam ettikçe, sorularıyla daha çok bunaltacak torunlarımız bizleri. Bir milletin gençliği her devirde böye kıblesi belli olmayan ajanlara emanet edilirse milletine ihanet eden daha çok ‘mankurtlar’ yetişecek; milleti kurtarmak da hep bizim gibi “karnını kaşıyanlara” kalacak.

Ogeceyi ve yaşananları Kardeş Kalemler dergisi olarak biz de sayfalarımıza taşıyalım, kendi kalemimizle yaşananlara, yaşadıklarımızla şahitlik edelim istedik. Arkadaşımız Ahmet Aslan, o alçak darbe girişiminde oğlu ile birlikte Genel Kurmay önündeydi ve yaralandı. Aldığı iki kurşun hayla vücudunda iken o karanlık geceyi anlattı. Yine dostumuz ProfDR Salih Yılmaz, Külliye nöbetçilerindendi. Gün ağırana kadar Beştepe’de Cumhurbaşkanlığı önünde yaşadıklarını yazdı. Osman Çevikso, komşusu olan bir şehit babasının dilinden anlattı yaşananları. Bünyamin Zile, Kazan’ı yazdı. Ve diğer arkadaşlarımız da kendi şahitliklerini yaptılar.