Анонимный автор – Ali Akbaş Armağanı (страница 23)
Saygılarımla.
BUĞULU GÖYGÖL
Yasin MORTAŞ
Gözyaşımız köz olur uzaklara bakınca.
O, vefa yüzlü şair. Türk-İslam coğrafyasında kanayan yaraları görür de onu durdurmanın rahatsızlığıyla kâğıtlara tutar közlü kalemini.
Kalemi ağrır, kâğıdı ağrır da tarihimizi, kültürümüzü, dilimizi, bayrağımızı, töremizi içli sagularla anlatır.
Onun için cümlemiz sağanak yağmurlarız ve deniz olmalıyız olukları maveraya akan.
Ata ocaklarının tütmesi için kaleminin ucunda çıngılar taşır.
Eyeri hiç soğumayan doludizgin bir neferdir o ve atını dehler Ural Dağları’na.
Şiirinin şavkı vurur ufuklara ve o şavktan ışıklar yontar umutlara.
Bir çınar gölgesinin altına toplar kardeşlerini; ay ve yıldızların altında birliğe, öze dönmeye çağırır.
İçindeki sükûneti deniz yapar ve Van Gölü’nden Isık Gölü kıyılarına aşk yakamozları serper şiirleriyle.
İçinde oluşan buğulu Göygöl’den, kuşlar, ceylanlar su içer.
Yüreğiyle ısıttığı kelimeleri doru bir atın terkisine yükleyip azık yapar ve gittiği “bizden” coğrafyaların yüreğine koyar.
Selçuklu ve Osmanlı motifli minderlere oturup türküler okur kardeşlerine.
Bombalara karşı mısraları ateşli mızraktır onun ve onlarla karşı koyar küffara.
Yeryüzü aynasına baktıkça, hüzne yüzünü kaptıran toprağı ve yüzümüze yansıtan acıyı yazan bir Yemen Türküsü ’dür Ali ağabeyin ruhu.
Şehitlerine Fatihaları ve Yasinleri göğsünde taşıyan bir Osmanlı beyefendisidir.
Yağmura bakarken ıslanan kuşları – kanadı kınalı bir ak güvercini yüreğiyle karşılayan ve içten tebessümüyle onlara uçmayı hatırlatan bir telli turna türküsü söyler:
Ve özlemenin tarihini uçurtmalara takıp yağmurlu sokaklarda ruhu üşüyen çocuklara Anadolu sofraları kurar.
Doğa, içinde renklerini bulmuş bir resim gibi durur. Çiğdemle, sümbülle, nergisle konuşur.
Varoluşun -bir oluşun derinliklerini bir derviş edasıyla anlatır.
Bazen Yunus, Karacaoğlan ve Köroğlu olur.
Ve toprak ana onun kavruk, yağmur toplayan yüzüne baktıkça şiir olur. O şiir gelip otağı kurar kalbimizin çöllerine ve çöl mümbit bir ova olur, kişneyen taylar gelip su içer şiir teknelerinden.
O kardeş dünyaların vefa yüzlü şairidir. Ki o kardeşlerinden bulutlarla, kuşlarla, ırmaklarla selam gönderilmesini bekler de elveda kor olmuş bir türkü gibi yakar kalbini.
Ağlayan anaların gözlerinden renk alan güllerin bitimsiz ağıtları bülbüllere yara olur. O bu yaraları Tuna boylarında yıkayıp temizler.
Hüzünleri anaların tülbentlerinden süzer ve acının tortularını kendi yüreğinde saklar.
O, şiirleriyle avutur elleri kınalı gelinleri ve şiirinin aynalarına bakıp taranmaları için mahnılar söyler.
Yüreğindeki masal dağına çağırır o annelerini sayıklayan, yanaklarında dolunay büyüyen ve yaralı ceylan gibi seken çocukları. Ve onlara Anadolu yufkası gibi açılmış günlere, umutları dürüm eder de sunar şiirlerinde.
Onu okurken; hasret yüklü trenler geçer şiirin ortasından ve bir ağıt başlar raylarca uzayan yalnızlıklara ve garlarda ezanlar bekler.
Yalnızlığı yıkayan köy çeşmelerinde abdestler tazeler.
Bir ırmak kenarında seccadesi hep açıktır ve “Maveradan gelen ney sesi şiir” lerle dua eder.
Selam olsun Ali Akbaş Ağabeyime.
GÖÇ ŞAİRİ: ALİ AKBAŞ
Halit YILDIRIM
Giriş
Bu coğrafyanın güzelliği dillere destandır. Güzel olunca sevda, sevda olunca hasret, hasretin ardı hicran, hicranın ilacı şiirdir, hoyrattır, destandır. Bu sevdalı gönüllerin şiirleri ile türküleri ile ağıları ile rüzgârlar esmiş, bulutlar bu efkâr ile kararmış ve nihayetinde bu efkârın yağmurları yağmıştır sicim sicim kavruk topraklara, yanık yüreklere… Bu yağmurların ab-ı hayat gibi yeşerttiği gönüller badedenmişçesine ötelerden gelen sesleri yüreklerinde hissetmişler ve duygularını saza söze dökerek bizlerin de duygularına tercüman olmuşlardır. Tıpkı Necip Fazıl Kısakürek, Abdurrahim Karakoç, Bahaettin Karakoç, Vasfi Mahir Kocatürk, Âşık Mahsuni Şerif, Adil Erdem Beyazıt, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu gibi…
İşte bu yanık yüreklerden birisi de Ali Akbaş’tır. Belki ilk etapta onu tanımayanlar Ali Akbaş da kimdir diyebilir. Hani bir zamanlar bir şiir dolaşırdı radyolarda, televizyonlarda, sahnelerde…
Ali Akbaş, gerek millî, manevi ve kültürel bütünlüğü yansıttığı şiirleriyle gerek bu birlik ve bütünlüğü korumak adına kurulmuş derneklerde aldığı görevlerle gerekse eğitim kurumlarında ve üniversitelerde gerçekleştirdiği öğretmenlik ve akademisyenliklerle ülkesine büyük katkılar sunmuş önemli bir düşünürdür. (Bulut, 2016: 56)
Hayatı
Şimdilik bu şiiri bir yana bırakıp Ali Akbaş’ı tanıtmaya devam edelim.
Hatta bu işi üstadın kendisine bırakalım. Yalın ve sade olarak hayatının çizgilerini o bize anlatsın. Zira o şiirlerini Makedonca ’ya çeviren Mariya Leontic’in dediği gibi şiirlerinde olduğu gibi sohbetlerinde de “ağzından bal akan” bir şairdir. (Leontic, 2017: 64)
İşte bu kadar Ali Akbaş’ın dilinden Ali Akbaş… Geldim bu dünyaya gider oldum asıl yurduma der gibi mütevazı, sade bir anlatım. Sade yaşayanların, şatafatsız, gösterişsiz, sessiz yaşayanların hayatları bu kadardır işte. Ama biz biliyoruz ki Akbaş, bu sessizliğe her bir kelimesi hazineler yüklü, anlamlar yüklü nice mısralar sığdırdı.
Onun eksik bıraktığı birkaç bilgiyi de biz aktaralım. Yazar daha 16 yaşında bir lise öğrencisi iken yazdığı ve köyüne duyduğu özlemi anlatan bir şiiri Engizek adlı mahallî bir dergide yayınlanır. Daha sonra 1964 yılında açılan Maraş Lisesi İçin Marş yazılması konulu şiir yarışmasında birinci gelir ve bu şiir, doğduğu yer olan Kahramanmaraş’taki “Kahramanmaraş Lisesi”nin marşı olarak kabul edilir. (Tatçı, 208: 143)
Ali Akbaş, Yüksek lisansını Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde “Yapalak ve Ekinözü Ağızları” konulu çalışmasıyla tamamladı. 1999-2000 öğretim yılında Kazakistan’da Ahmet Yesevî Üniversitesinde öğretim elemanlığı da yaptı. (Şahin, 2010: 24)
Onun;
Doğduğu toprakların derdiyle dertlendi, sevinciyle güldü, hüznüyle ağladı… Bu yüzden 1991 yılında
Dr. Aslan Tekin’in tespitlerine göre Akbaş’ın şiirleri, Ötüken Türk Kültürü, Türk Edebiyatı, Erguvan, Doğuş Türk Yurdu, Hisar ve Hamle gibi dergilerde yayımlandı. (Tekin, 2005: 33)
Akbaş’ın edebiyat hayatı boyunca yazdığı dergiler arasında,
Şiiri ve Sanat Anlayışı
Akbaş, bu coğrafyanın çocuğu olduğunun bilinci ile hep bu coğrafyanın, mensubu olduğu milletin ve ait olduğu medeniyet anlayışının şiirini terennüm etti. Onun şiirlerindeki devasa anlatımın mayasını oluşturan sadelik beslendiği zamanla alakalıdır. Yani o bugünün şiirini yazmıştır. Bugünün sesi ile yarına seslenmiştir. Yine onun şiirindeki bu sağlam yapı ise köklerinin güçlü bir şiir geleneğine bağlı olmasından kaynaklanır. Onun şiiri günümüz şairlerinin yaptığı gibi ne sera şiiridir, ne de saksı şiiri… Onun şiiri doğaldır ve bulunduğu coğrafyanın, teneffüs ettiği havanın, yaşadığı iklimin soğuğu, sıcağı, karı, kışı, yağmuru, dolusuna dayanıklıdır. Bu yüzden de solup gidecek, sönüp gidecek bir zayıflıkta değildir. Yine bu özelliği ile kendi insanının kalbinde karşılık bulur, o yüzden de okunduğunda sevilir. Onu suni gündemlerin belirlediği, birbirini yok etmeye memur felsefi telakkilerin sınırlarını çizdiği edebî akımların hiçbirine hapsedemezsiniz. Onun düşünce planında mensubu olduğu İslam Medeniyeti tefekkürünün pörsümez ve eskimez izleri daha belirgindir. Hatta Yıldıray Bulut’a göre o, Türk – İslam sentezinin önemine inanan ve Yesevi’nin ulvi havasından nasiplenmiş olan önemli şairimizdir. (Bulut, 2016: 58)