Анна Сьюэлл – Siyah İnci (страница 4)
“Sakin, sakin oğlum.” derdi. “Biraz bekle. İyi bir tempo tutturacağız ve ayaklarındaki gıdıklanma hissi geçecek.” Köyden çıkar çıkmaz birkaç mil boyunca bayağı hızlı tırıs giderdi ve sonra beni önceki kadar genç ve taze geri getirirdi; onun tabiriyle huzursuzluktan kurtulmuş bir şekilde. Canlı ve hareketli atlar, yeterince egzersiz yapmadıklarında delişmen diye çağrılırlardı, bu canlılık sadece bir oyundu ve bazı seyisler, bu atları cezalandırırdı. Ancak John cezalandırmazdı: Bu delişmenliğin sadece canlılık olduğunu bilirdi. Yine de ileri gittiğimi ses tonuyla ya da dizginlere dokunarak bana anlatırdı. Ciddi ya da azimli olduğunda sesinden anlardım. Ses tonu üzerimde başka her şeyden çok etkiliydi çünkü John’a çok düşkündüm.
Diyebilirim ki bazen iki üç saatliğine özgür olurduk: Bu, yazın güneşli pazar günlerinde, gerçekleşirdi. Araba pazar günleri yola çıkmazdı çünkü kilise çok yakındı.
Evin çayırına ya da eski meyveliğe salınmak çok güzel bir histi. Çim çok serin ve yumuşaktı, ayaklarımıza güzel geliyordu, hava çok tatlıydı, istediğimiz şeyi yapabilme özgürlüğü çok hoştu: Dörtnala koşmak, yere uzanmak, sırtüstü yuvarlanmak, güzel çimi yemek… Bu, aynı zamanda konuşmak için de iyi bir fırsattı çünkü hepimiz, büyük kestane ağacının gölgesinde dururduk.
Zencefil
Bir gün, Zencefil ve ben, gölgede birlikte dururken bayağı konuşma fırsatı bulduk. Benim yetiştirilmem ve eğitilmem hakkındaki her şeyi öğrenmek istedi ve ben de anlattım.
“Vayy!” dedi. “Eğer ben de böyle yetiştirilseydim senin gibi iyi huylu olabilirdim. Bundan sonra iyi huylu bir ata dönüşebileceğimi hiç sanmıyorum.”
“Neden?” diye sordum.
“Çünkü benim yetiştirilmem bambaşkaydı.” diye cevap verdi. “Bana nazik davranan ve mutlu etmeyi gönülden istediğim at ya da adam, hiç kimsem olmadı. Bir kere, her şeyden önce, sütten kesilir kesilmez annemden alındım ve diğer genç tayların yanına gönderildim. Hiçbiri benimle ilgilenmedi ve ben de hiçbiriyle ilgilenmedim. Bana bakacak, benimle konuşacak ve yemek için güzel şeyler getirecek, seninki gibi kibar bir sahibim olmadı. Bize bakmakla görevli adam, hayatım boyunca, bana kibar bir kelime etmedi. Beni kötü çalıştırdı demiyorum ama kışın yatacak yerimiz ve yiyecek yemeğimizi vermekten başka bir şeyle ilgilenmedi. Arazinin içinden patika geçiyordu ve genellikle oradan geçen delikanlılar dörtnala koşalım diye taş atarlardı. Bana hiç taş isabet etmedi ama genç, iyi bir atın yüzü, taş yüzünden çok kötü kesildi. Sanırım o yaranın izini hayatı boyunca taşır. Onları umursamadık ama tabii ki bu durum bizi iyice vahşileştirdi ve kafamıza bu delikanlıların bizim için düşman olduğunu yerleştirdik. Çayırlarda aşağı yukarı dörtnala koşturarak arazinin etrafında birbirimizi kovalayarak sonra ağaçlarının gölgesinde durarak çok iyi vakit geçirirdik. Ancak iş eğitilmeye gelince benim için durum çok kötü olmuştu. Birkaç adam beni yakalamaya geldi ve nihayet beni arazinin bir köşesinde kıstırdıklarında biri, beni perçemimden, diğeri de burnumdan yakaladı ve öyle çok sıktı ki nefes bile alamadım. Bir diğeri alt çenemi eline aldı ve ağzımı iyice sıktı ve açtı. Yularla gemi zorla ağzıma taktı. Birisi beni yularımdan çekti, diğeri arkamdan kırbaçladı ve bu olay, insanların kibarlığına dair yaşadığım ilk deneyimdi. Hepsini zorla yaptılar; bana, ne yapmayı düşündüklerini anlama şansı bile vermediler. Soylu bir attım ve çok canlıydım. Hiç şüphesiz çok vahşiydim ve diyebilirim ki tam anlamıyla başlarına bela oldum. Sonra, özgür olmak yerine, bir odada günlerce tıkılı kalmak çok korkunçtu ve çok sıkıldım, üzüldüm ve serbest olmak istedim. Sen de bilirsin, kibar bir sahip ve onun tatlı dilli konuşması varken bile özgür olmamak zordur ki bende bunlar da yoktu.”
“Beni sakinleştirip ikna edebilecek ve istediğini yaptırabilecek bir adam vardı; yaşlı sahip Bay Ryder. Ancak yetiştirilme işinin zor tarafını oğluna ve deneyimli başka bir adama bıraktı, kendisi sadece arada bir izlemeye geldi. Oğlu, güçlü, uzun boylu, cesur bir adamdı. Onu Samson diye çağırıyorlardı ve Samson kendisini fırlatıp atacak atın daha anasından doğmadığını söyler dururdu. Babasındaki kibarlık onda yoktu; güçlü bir sesi, keskin gözleri, kaba bir eli vardı. Daha ilk bakışta yapmak istediği şeyin beni gerçekten dermansız bırakmak ve beni sessiz, alçak gönüllü, uysal bir at parçasına dönüştürmek olduğunu anladım. ‘At parçası!’ Evet. Düşündüğü tek şey buydu.” Sanki düşünmek Zencefil’i çok kızdırmıştı çünkü ayağını hızla yere vurdu. Sonra devam etti: “Eğer tam olarak benden istediği şeyi yapmasaydım çok kızardı ve beni yorgunluktan bitkin düşene kadar alıştırma sahasında uzun dizginlerle koştururdu. Bence çok içiyordu ve çok eminim ki o ne kadar içerse benim için durum o kadar kötü oluyordu. Bir gün, beni, olabilecek her şekilde kötü çalıştırdı, uzandığımda çok yorgun, üzgün ve sinirliydim ve her şey, o an, çok zor gelmişti. Ertesi sabah, beni almak için erken geldi ve yine sahanın etrafında uzun süre koşturdu. Sonraki sefer elinde eyer, başlık ve yeni bir çeşit gemle beni almaya geldiğinde daha bir saat bile dinlenmemiştim. Nasıl olduğunu tam olarak anlatamayacağım: Onu kızdıracak şeyi yaptığımda bana alıştırma sahasında biniyordu. Kızınca dizginleri savurdu. Yeni gem çok acıtıyordu ve aniden geriye doğru irkildim. Bu, onu, daha da kızdırdı ve beni kamçılamaya başladı. O an, tüm ruhumun ondan nefret ettiğini hissettim, daha önce hiç yapmadığım gibi tekmelemeye, öne, arkaya doğru gitmeye başladım ve resmen kavga ettik. Uzunca bir süre eyere tutundu ve beni kırbaçla ve mahmuzla cezalandırdı ama sinirim tepeme çıkmıştı. Tek düşündüğüm ne pahasına olursa olsun onu yere atmaktı. Sonunda, berbat bir kavgadan sonra, onu arkaya doğru fırlattım. Çime çok kötü düştüğünü duydum ve arkama bile bakmadan arazinin öbür ucuna doğru dörtnala koştum. Orada arkama döndüm ve bana eziyet eden o adamın yavaşça yerden kalktığını ve ahıra gittiğini gördüm. Bir meşe ağacının altında durdum ve izledim ama kimse beni yakalamaya gelmedi. Zaman geçti, hava çok sıcaktı, sinekler etrafımda uçuşuyor ve yan taraflarımda, kamçı yüzünden kanayan yerlere konuyordu. Sabahtan beri bir şey yemediğim için çok açtım ama çayırda bir kaza yetecek kadar bile çim yoktu. Uzanıp dinlenmek istedim ama eyer sıkıca bağlandığı için rahat değildim ve içecek bir damla suyum bile yoktu. Öğlen oldu ve sonra güneş alçaldı. Diğer tayların içeri girdiğini gördüm, iyi bir yemek yiyeceklerini biliyordum.”
“Sonunda, güneş battıktan sonra, yaşlı sahibin elinde bir elekle geldiğini gördüm. Ak saçlı, iyi, yaşlı bir beyefendiydi; sesini bin ses arasından seçerdim: Yüksek ya da alçak değildi; tam anlamıyla yeterli şiddette, sakin ve kibardı. Emir verdiğinde sesi, öyle kararlı ve sakin olurdu ki herkes, atlar ve adamlar, bilirdi ki yaşlı sahip kendisine itaat edilmesini bekliyordu. Sessizce yaklaştı, arada bir elindeki içinde yulaf olan eleği sallıyordu. Benle kibarca ve neşeyle konuşuyordu: ‘Gel kızım, gel kızım, gel, gel!’ Durdum ve yanıma gelmesini bekledim. Yulafı bana tuttu ve korkusuzca yemeye başladım. Sesi, tüm korkumu alıp götürmüştü. Yanımda durdu, yerken beni seviyor ve okşuyordu. Yan tarafımda pıhtılaşmış kanı görünce kızdı ve üzüldü. ‘Zavallı kızım! Çok kötü bir işti, çok kötü!’ Sonra yavaşça dizginleri eline aldı ve beni ahıra götürdü. Samson kapıda duruyordu. Kulaklarımı arkaya yatırdım ve ona doğru horuldadım. Sahip, Samson’a, ‘Çekil.’ dedi. ‘Yolumdan çekil! Bu kısrağı çok kötü çalıştırmışsın!’ Vahşi zalim gibi bir şey söyledi. ‘Tabi ya!’ dedi babası. ‘Kötü huylu bir adam, asla iyi huylu bir atı çalıştıramaz. Daha işin ustası olamadın Samson.’ Sonra beni kulübeme götürdü, eyeri ve başlığı kendi elleriyle çıkardı ve beni bağladı, ardından bir kova sıcak su ve bir sünger istedi. Kabanını çıkardı ve ahırdaki çalışan kovayı tutarken yan taraflarımı süngerle uzun uzun sildi. Öyle güzel sildi ki yaraların ne kadar kötü olduğunu ve çok acıdığını bildiğine emindim. ‘Ooo canım benim!’ dedi. ‘Sakin dur. Rahat dur.’ Sesi bana iyi gelmişti ve silişi de çok rahatlatıcıydı. Derim ağzımın kenarlarında öyle kötü olmuştu ki samanı yiyemedim. Saplar canımı acıttı. Ağzıma iyice yakından baktı, kafasını salladı ve adama içine yemek katılmış iyi bir kepek lapası getirmesini söyledi. Öyle lezzetli bir lapaydı ki!.. Ağzım için de yumuşacık ve iyileştirici gelmişti. Ben yemek yerken hep yanımda bekledi, beni sevdi, bir yandan da adamla konuşuyordu. ‘Böyle canlı ve atak bir hayvan…’ dedi. ‘İyi davranışla eğitilemezse asla hiçbir iş için iyi bir at olamaz.’ Sonrasında beni sık sık ziyarete geldi ve ağzım iyileştiğinde diğer eğitmen Job, beni eğitmeye devam etti. Adam ciddi ve düşünceliydi ve çok geçmeden ne anlatmak istediyse hepsini öğrenmiştim.”
Zencefil’in Öyküsü Devam Ediyor
Bir gün, yine Zencefil’le beraber çayırdayken bana, ilk evini anlattı.
“Eğitimimden sonra…” dedi. “Bir satıcı, kestane rengi bir atla birlikte arabaya sürmek için beni satın aldı. Birkaç hafta, adam, o atla beni birlikte sürdü sonra kibar bir beyefendiye satıldık ve Londra’ya gönderildik. Satıcı bana taşıma dizgini takmıştı ve bana öyle binmişti. Bundan nefret etmiştim ama bu yerde çok daha sıkı dizginlendik. Arabacı ve sahibi, bu şekilde modaya daha çok uyduğumuzu düşünüyorlardı. Daha çok Park’ta ve diğer son moda yerlerde gezerdik. Senin gibi taşıma dizgini takmamış olan bir at bunun ne demek olduğunu bilemez, ama berbat bir şey olduğunu söyleyebilirim.