18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анна Сьюэлл – Siyah İnci (страница 3)

18

Ben “Evet.” dedim.

“Tamam, o zaman.” dedi. “Umarım iyi huylusundur, yanımda ısıran birisini istemem.”

Tam o esnada uzaktaki odadan bir atın kafası uzandı, kulakları arkaya yatmıştı, gözleri kötü kötü bakıyordu. Bu, uzun boylu, kestane renginde; uzun, güzel boyunlu bir kısraktı. Bana baktı ve “Demek beni kutumdan eden sensin, senin gibi bir tayın gelmesi ve bir bayanı yerinden yurdundan etmesi gerçekten çok garip.” dedi.

“Anlamadım.” dedim. “Kimseyi yerinden yurdundan etmedim. Beni getiren adam, beni buraya koydu ve benim bununla hiçbir ilgim yok. Tay olmam konusuna gelince de dört yaşına bastım ve ben artık yetişkin bir atım. Şu ana kadar beygirlerle ya da kısraklarla sorun yaşamadım ve benim dileğim huzur içinde yaşamak.”

“İyi.” dedi. “Göreceğiz. Tabii ki senin gibi genç bir şeyle sorun yaşamak istemem. Son sözüm de budur.”

Öğleden sonra, o gittiğinde Merrylegs bana her şeyi anlattı:

“Durum şu…” dedi Merrylegs. “Zencefil’in ısırma ve koparma gibi kötü bir alışkanlığı var. O yüzden ona Zencefil diyorlar ve o rahat kulübedeyken çok fazla ısırıp koparırdı. Bir gün James’i kolundan ısırdı ve kolunu kanattı. Bana çok düşkün olan Bayan Flora ve Bayan Jessie ahıra gelmeye korktular. Bana yiyecek güzel şeyler getirirdiler; bir elma, bir havuç ve bir parça ekmek. Ancak Zencefil, bu kulübede durmaya başladıktan sonra gelmeye cesaret edemediler ve ben onları çok özledim. Sen ısırıp koparmıyorsan umarım şimdi tekrar gelirler.”

Ona çim, saman ve mısır dışında hiçbir şeyi ısırmadığımı ve Zencefil’in başka şeyleri ısırmaktan ne zevk aldığını anlamadığımı söyledim.

“Hımm, zevk aldığını sanmıyorum.” dedi Merrylegs. “Bu sadece kötü bir alışkanlık. O, kimsenin ona şimdiye kadar kibar davranmadığından bahseder ve bu yüzden ısırmanın neresinin kötü olduğunu sorar. Tabii ki çok kötü bir alışkanlık ama eminim ki eğer söylediği her şey doğruysa buraya gelmeden önce çok kötü çalıştırılmış. John, onu mutlu etmek için elinden geleni yapıyor ve James de öyle ve sahibimiz, eğer bir at doğru davranırsa asla kamçı kullanmaz. Bu yüzden burada huyu düzelebilir. Anladın mı?” dedi zekice bir bakışla. “Ben on iki yaşındayım. Bir sürü şey biliyorum ve sana diyebilirim ki tüm ülkede bir at için buradan daha iyi bir yer olamaz. John gelmiş geçmiş en iyi seyis: On dört senedir burada. Ayrıca James gibi kibar bir çocuk daha görmemişsindir. O yüzden o kulübede olmamak tamamen Zencefil’in hatası.”

Güzel Bir Başlangıç

Arabacının adı John Manly’ydi, bir karısı ve küçük bir çocuğu vardı. O ve ailesi, ahırların yakınındaki arabacı kulübesinde kalıyorlardı.

Ertesi sabah beni avluya götürdü ve güzelce tımarladı. Tam da yumuşak ve parlak postumla kulübeme giriyorken Squire bana bakmaya geldi; mutlu görünüyordu.

“John.” dedi. “Aslında bu sabah yeni atı denemeyi düşünüyordum ama başka bir işim çıktı. Sen onu kahvaltıdan sonra şöyle bir dolaştırabilirsin. Otlağın ve Highwood’un yanından geçin ve değirmenin ve nehrin oradan dönün: Bu rota onun yürüyüş hızını gösterir.

John: “Tabii efendim.” dedi.

Kahvaltıdan sonra John yanıma geldi ve başlığımı taktı. Kafamı rahat ettirebilmek için kayışları takıp çıkarırken çok titizdi. Sonra eyeri getirdi, eyer sırtım için yeterince büyük değildi. John bunu hemen anladı ve daha çok uyan bir başkasını getirmeye gitti. Beni önce yavaşça sürdü, sonra tırıs ardından eşkin gittik. Biz çayırdayken kamçısına şöyle bir dokundu ve dörtnala müthiş bir koşu yaptık.

“Ho! Ho! Oğlum!” dedi beni durdururken.

“Sanırım tazıları takip etmek istiyorsun.”

Çayırdan geri dönerken Squire ve Bayan Gordon’ı yürürken gördük. Onlar durdular, John indi.

“Pekâlâ John, nasıldı?”

“Mükemmel efendim.” dedi John. “Bir geyik kadar çevik ve huyu da iyi ve dizginlere azıcık dokunmak ona rehberlik edecektir. Çayırın sonunda, aşağıda, bir gezinti arabasıyla karşılaştık, arabanın her tarafında sepetler, kilimler ve bunun gibi şeyler asılıydı. Bilirsiniz efendim pek çok at bu arabaların yanından sessizce geçmez. Arabaya iyice baktı ve sonra sessizce, usul usul yanından geçti. Highwood’un yakınlarında tavşanları vuruyordular ve bir silah yakından geçti. At, biraz çekildi ve baktı ama sağa ya da sola bir adım bile oynamadı. Dizginleri düzgünce tuttum ve onu acele ettirmedim. Benim fikrimce gençken korkutulmamış ya da kötü kullanılmamış.”

“Çok iyi.” dedi Squire. “Yarın onu ben de bir denerim.”

Ertesi gün sahibim için kulübeden çıkartıldım. Annemin ve eski, iyi sahibimin öğüdünü hatırladım; sahibim benden ne istiyorsa yapmaya çalıştım. Çok iyi bir binici ve atını gerçekten düşünen bir sahip olduğunu anladım. Eve geldiğinde yukarı doğru çıkarken karısı koridorun kapısındaydı.

“Eee, canım.” dedi karısı. “Beğendin mi onu?”

“Tam da John’ın anlattığı gibi…” diye cevap verdi. “Binmeye bile kıyamayacağın harika bir şey! Ona ne isim versek dersin?”

“Abanoz diyelim mi?” dedi karısı. “Abanoz gibi siyah o da.”

“Yok. Abanoz olmaz.”

“Amcanın eski atının ismi olsun mu: Siyah Kuş?”

“Yok. O, yaşlı Siyah Kuş’tan çok daha güzel.”

“Evet.” dedi. “Gerçekten de tam bir güzellik: Çok şirin, iyi huyu yüzüne yansımış ve çok keskin, zekice bakan gözleri var. Ona ‘Siyah İnci’ demeye ne dersin?”

“Siyah İnci. Ooo!.. Bu bence, gerçekten güzel bir isim. Sen de istersen ona Siyah İnci diyelim.” Böylece adım Siyah İnci oldu.

John, ahıra gittiğinde James’e, hanımefendinin ve beyefendinin bana, çok güzel, mantıklı bir İngilizce ad verdiğini; Marengo, Kanatlı At ya da Abdallah gibi bir isim vermediğini söyledi. İkisi de güldüler ve James şöyle dedi: “Eğer geçmişi hatırlatmayacağını bilsem, ona Rob Roy derdim çünkü daha önce birbirine bu kadar benzeyen iki at daha görmedim.”

John “Çok doğal bu.” dedi. “Çiftçi Grey’in yaşlı Düşes’inin, ikisinin de annesi olduğunu bilmiyor muydun?”

Bunu bilmiyordum! Demek avda ölen zavallı Rob Roy benim ağabeyimdi! Annemin neden o kadar üzüldüğünü şimdi anlıyorum. Atların akrabalık ilişkileri olmaz diye düşünürdüm hep; en azından, satıldıktan sonra birbirlerini tanımazlar zannederdim.

John, benimle gurur duyuyor gibiydi. Yelemi ve kuyruğumu bir hanımefendinin saçı gibi dümdüz yapardı ve hep benimle konuşurdu. Tabii ki her dediğini anlamazdım ama zamanla ne demek istediğini ve benden ne yapmamı istediğini öğrenmeye başladım. Onu çok sevmeye başlamıştım. Çok dikkatli ve nazikti. Bir atın nasıl hissettiğini biliyor gibiydi. Beni temizlediği zaman hassas ve gıdıklanan yerleri biliyordu. Başımı fırçalarken gözlerimin üstüne sıra gelince kendi gözleriymiş gibi dikkat etti ve beni asla üzmedi.

Ahırdaki yardımcı çocuk James Howard, aynı onun gibi dikkatli, nazik ve hoş birisiydi. O yüzden durumum gayet iyiydi.

Avluda yardım eden başka bir adam daha vardı ama onun Zencefil’le ya da benimle çok işi yoktu.

Bundan birkaç gün sonra, arabayı Zencefil’le birlikte sürmek zorunda kaldım. Birlikte nasıl anlaşacağımızı merak ediyordum ama ben öncülük ederken kulaklarını geriye atmak dışında çok iyi davrandı. İşini dürüstçe yaptı ve payına düşeni gerçekleştirdi. Çifte koşumda yanımda daha iyi bir arkadaş bulamazdım. Tepeye geldiğimizde adımlarını yavaşlatmak yerine ağırlığını yakaya verdi ve geriye doğru çekildi. İkimiz de aynı derecede cesurduk işimizde. John, bizi teşvik etmek yerine zapt etmeye çalışıyordu. İkimizde de hiç kırbaç kullanmak zorunda kalmadı. Adımlarımız birbirleriyle uyumluydu. Tırıs giderken Zencefil’e ayak uydurmak çok kolaydı ve bu işi daha da güzelleştiriyordu. Sahibimiz ve John, adımlarımızın bu kadar uyumlu olmasından çok memnundu. İki ya da üç kez birlikte dışarı çıktıktan sonra birbirimize çok alıştık, arkadaş olduk. Bu da beni, evimdeymiş gibi hissettirdi.

Merrylegs’e gelince onunla da çok geçmeden arkadaş olduk. O neşeli, cesur, iyi huylu küçük arkadaşımızdı, herkesin en sevdiği arkadaştı. Özellikle Bayan Jessie ve Flora onu çok severlerdi. Bayanlar ona meyvelikte binerler, onunla ve küçük köpekleri Frisky’le kibarca oynarlardı.

Sahibimizin başka bir ahırda duran iki atı daha vardı. Biri, binek atı olarak ya da eşya arabasına sürülmek için kullanılan demir kırı bir at olan Adalet, diğeri, Beyefendi Oliver adlı yaşlı kahverengi bir avcı attı. Artık çalışmıyordu ama hâlâ sahibimizin sevdiği atlardan biriydi. Sahibimiz onunla arazide koşardı. Bazen, arazide, hafif araba taşırdı ya da babalarıyla gezmek isteyen bayanlardan birini… Çünkü Beyefendi Oliver çok kibardı ve çocukları taşıma konusunda en az Merrylegs kadar güvenilirdi. Demir kırı at, güçlü, iyi yetiştirilmiş, iyi huylu bir attı ve bazen otlakta onunla biraz sohbet ederdik ama tabii ki onunla, benimle aynı ahırda kalan Zencefil’le olduğum kadar samimi olamazdım.

Özgürlük

Yeni yerimde çok mutluydum ve eğer anlatmayı unuttuğum bir şey varsa bu mutsuz olduğum için değildi. Benimle ilgilenen herkes çok iyiydi, güneş alan, havadar bir ahırım vardı ve çok iyi yemekler yiyordum. Daha ne isteyebilirdim? Tabii ki özgürlük! Hayatımın üç buçuk senesi boyunca dilediğimce özgürdüm, ama şimdi, haftalarca, aylarca, hatta senelerce, lazım olmadığım zamanlarda, bir ahırda, gece gündüz durmalıyım. Lazım olduğumda da yirmi sene çalışmış yaşlı bir at kadar dikkatli ve sessiz olmalıyım. Oraya kayış, buraya kayış, ağzıma gemlik, gözüme gözlük… Şimdi şikâyet etmiyorum çünkü öyle olması gerektiğini biliyorum. Demek istediğim şu ki kafasını istediği gibi savurabileceği, kuyruğunu sallayabileceği, tüm hızıyla dörtnala koşabileceği, dört bir yanı dolaşacağı sonra arkadaşlarına hava atacağı geniş arazilere ya da düzlüklere alışkın, gücü kuvveti yerinde capcanlı genç bir at için istediğiniz gibi davranamamak, biraz daha özgür olamamak çok zordur. Bazen her zamankinden daha az çalıştırıldığımda o kadar canlı ve hayat dolu hissediyorum ki John beni dışarıda egzersiz yapmaya çıkardığında sessiz olamıyorum, ne istersem onu yapıyorum, atlıyorum, dans ediyorum, zıplayıp oynuyorum… Biliyorum, John’ı özellikle başlangıçta bayağı sarsmışımdır ama bana karşı her zaman iyi ve sabırlıydı.