Анна Франк – Anne Frank'ın Hatıra Defteri (страница 10)
Tanesi 2.50’den, 1 tane yazlık sabahlık = 2.50
Tanesi 3.00’ten, 1 tane de kışlık sabahlık = 3.00
Tanesi 0.75’ten, 2 tane uzun hırka = 1.50
Tanesi 1.00’den, 1 tane küçük yastık = 1.00
Tanesi 1.00’den, 1 tane önü açık terlik = 1.00
Tanesi 1.50’den, 1 tane de sıcak tutacak terlik = 1.50
Tanesi 1.50’den, okul için 1 çift yazlık ayakkabı = 1.50
Tanesi 2.00’den, 1 çift gösterişli yazlık ayakkabı = 2.00
Tanesi 2.50’den, okul için 1 çift kışlık ayakkabı = 2.50
Tanesi 3.00’ten, 1 çift gösterişli kışlık ayakkabı = 3.00
Tanesi 0.50’den, 2 peştamal = 1.00
Tanesi 0.05’ten, 25 tane mendil = 1.00
Tanesi 0.75’ten, 4 çift ipek külotlu çorap = 3.00
Tanesi 0.50’den, 4 çift diz hizasında çorap = 2.00
Tanesi 0.25’den, 4 çift çorap = 1.00
Tanesi 1.00’den, 2 çift kalın külotlu çorap = 2.00
3 çile beyaz pamuk ipliği (içlik ve şapkalar için) = 1.50
3 çile mavi pamuk ipliği (kazak ve etek için) = 1.50
3 çile karışık iplik (bere ve şal için) = 1.50
Atkılar, kemerler, yakalar, düğmeler = 1.25
Ayrıca iki tane yazlık, iki tane kışlık okul elbisesi; iki tane yazlık güzel elbise, iki tane de kışlık güzel elbise; bir tane yazlık etek, bir tane kışlık etek; bir tane kışlık okul eteği, bir tane yağmurluk, bir tane yazlık ceket, bir tane kışlık pardösü, iki şapka, iki de bere… Tüm bunlar toplamda 108 guldenmiş.
İki el çantası, bir buz pateni kıyafeti, bir çift buz pateni ayakkabısı, bir tane de kutu. (Pudram, cilt bakım kremim, fondötenim, cilt temizleme kremim, güneş losyonum, pamuğum, ilk yardım kitim, allığım, rujum, kaş kalemim, banyo tuzum, banyo pudram, kolonyam, sabunum ve pudra fırçam için.)
Ayrıca, 1.50’ye dört kazak, 1.00’e dört gömlek, 10.00’a çeşitli malzemeler, 4.50’ye de kitaplar ve hediyeler…
9 Ekim 1942, Cuma
Sevgili Kitty,
Bugünkü haberlerim çok iç karartıcı ve üzücü. Çoğu Yahudi arkadaşlarımız ve tanıdıklarımız gruplar hâlinde götürülüyor. Gestapo dediğimiz Alman Gizli Devlet Polisi onlara çok kaba davranıyor ve onları Westerbork’a yük arabaları ile götürüyor. Tüm Yahudiler, Drenthe’deki büyük kampa gidiyor. Miep, bize oradan kaçmayı başaran birinden bahsetti. Westerbork berbat bir yer olmalı. İnsanlara neredeyse hiç yemek verilmiyor. Suyu günde sadece bir saat süresince içebiliyorlar. Binlerce insan için yalnızca bir tuvalet ve lavabo var. Erkekler ve kadınlar aynı odada uyuyor. Kadınlar ve çocukların saçları düzenli olarak tıraş ediliyormuş. Saçsız hâlleriyle damgalanmış oldukları için kaçmaları da imkânsız hâle geliyor.
Hollanda’da hâl böyleyse daha uzak yerlere gönderilenlerin durumlarını düşünmek bile istemiyorum. Çoğunun öldürüldüğünü tahmin ediyoruz. İngiliz radyosu, onların gaz odalarında öldüğünü söylüyor. Belki de bu, en basit öldürülme şekilleridir.
Kendimi çok kötü hissediyorum. Miep de bunları bize anlatırken dehşete düşmüş vaziyette anlatıyor ve o da çok endişeli. Geçen gün Gestapo, bir tane eli ayağı tutmayan yaşlı kadını götürmek için kapının önünde uzun bir süre bekletmiş. Bu yaşlı kadın ışıldaklardan ve tepesindeki İngiliz uçaklarına açılan ateşlerden çok korkmuş. Miep, yine de kadını içeri almaya cesaret edememiş. Kimse bunu yapmazdı. Almanlar, konu ceza oldu mu pek cömerttirler.
Bep çok durgun. Erkek arkadaşı Almanya’ya gönderilecekmiş. Üstümüzden her uçak geçişinde, Bertus’un üstüne bomba atmalarından korkuyor. “Sıkma canını, hepsi ona isabet etmez.” ya da “Bir bombadan ne olacak.” gibi şakalar, onun için kaldırması zor oluyor. Almanya’ya çalışmak için gitmeye zorlanan tek kişi Bertus değil. Her gün bir tren dolusu genç delikanlı gidiyor. Bazıları tren durduğu zaman gizlice atlamaya çalışıyor ama çok azı bunu görünmeden yapabiliyor.
Sadece bunlarla kalsa yine iyi. Daha önce hiç “rehine” diye bir şey duydun mu? Bunu yeni bir ceza sistemi olarak sabotajcılara uyguluyorlar. Hayal edebileceğinden çok daha korkunç bir şey bu. Önde gelen “masum” vatandaşlar, ölümlerini bir hapishanede bekliyorlar. Eğer Gestapo yapılan sabotajların kaynağını bulamazsa hapisten beş rehine seçiyor ve bunları duvara karşı hizaya sokup vuruyor. Bu ölüm ilanları gazetelere veriliyor. Manşete de “Ölümcül Kaza” yazıyorlar.
Almanlar, insan ırkının ilginç bir kesimi ve ben de onlardan biriyim! Ama olamaz çünkü Hitler bizi çoktan vatanımızdan ayırdı. Şu yeryüzünde, Almanlar ve Yahudiler arasındaki düşmanlık kadar büyük bir düşmanlık yoktur.
14 Ekim 1942, Çarşamba
Sevgili Kitty,
O kadar meşgulüm ki! Dün,
Ben o derste babamdan daha iyiyim ama ikimiz de bunu beceremiyoruz. Bu yüzden hep Margot’tan yardım alıyoruz. Aynı zamanda stenografiye de çalışıyorum. Üçümüz arasında, en hızlı ben ilerliyorum.
ile kıyaslanamaz. İki kitapta da aynı kelimeler geçiyor, tabii yazarları aynı olduğu için öyle. Cissy van Marxveldt harika bir yazar. İleride okumaları için kendi çocuklarıma da kitaplarını vereceğim.
Ayrıca, içlerinde
Annem ve Margot’la tekrar eskisi gibiyiz. Bu çok daha güzel. Dün gece, Margot’la benim yatağıma uzandık. Yatak çok dardı ama bu onu eğlenceli hâle getiriyordu. Ara sıra günlüğümü okumak için benden izin almaya çalıştı.
“Sadece bazı kısımları okuyabilirsin.” dedim ve ben de onun günlüğünü okumak için izni kaptım.
Sonra konu ileride ne olmak istediğimize geldi. Önce ben sordum ama söylememek için diretti. Sanki bir sırmışçasına sakladı. Öğretmekle ilgili bir şeyler söyler gibi oldu ama tam olarak emin değilim. Aslında her şeye burnumu sokmamam gerek.
Bu sabah, kovalamacanın ardından Peter’ın yatağına uzandım. Bana sinirlendi ama önemsemedim. Ara sıra bana biraz dostça davranmayı düşünmeli bence çünkü ona dün akşam elma verdim.
Bir keresinde Margot’a beni nasıl bulduğunu, çirkin olup olmadığımı sordum. Benim sevimli ve gözlerimin güzel olduğunu söyledi. Birazcık kararsız oldu bu sanki. Sen ne düşünüyorsun?
Şimdilik hoşça kal!
Not: Bu sabah herkes kilosuna baktı. Margot altmış, annem altmış iki, babam yetmiş, ben kırk üç buçuk, Peter altmış yedi, Bayan van Daan elli üç, Bay van Daan ise yetmiş dört kilo. Burada kaldığım üç ay zarfında sekiz buçuk kilo almışım. Sence de çok değil mi?
20 Ekim 1942, Salı
Sevgili Kitty,
Yaşadığımız felaketin üzerinden iki saat geçmesine rağmen hâlâ ellerim titriyor. Şöyle başlayayım anlatmaya: Binada beş tane yangın söndürücü var. Ofisteki ileri zekâlılar, bize yangın söndürücünün doldurulması için birinin geleceğini söylemediler. Tabii biz de ne bilelim, dolap kapısının karşı tarafından gelen çekiç seslerini duyana kadar gayet normal bir sesle konuşuyorduk. Aklıma ilk gelen şey, ustanın burada olduğuydu. Hızlı bir şekilde yemeğini yiyen Bep’i aşağı inmemesi için uyardım. Babamla birlikte kapının oraya geçtik ve adam gidene kadar gelen sesleri dinledik. On beş dakikalık bir dolumdan sonra adam elindeki aletleri bizim dolabın tepesine atıverdi (yani, biz öyle tahmin ediyoruz) ve kapıya vurmaya başladı. Korkudan tüylerimiz diken diken oldu. Yoksa kitaplığın arkasından bir ses duydu da onu mu kontrol etmek istiyordu? Sanki içeride birinin olup olmadığını kontrol etmek istercesine kapıyı vuruyor, tekmeliyor ve itiyordu.
Bu adam bizi, sığındığımız yeri bulmayı başaracak diye ödüm kopuyordu. Orada, artık her şeyin sona erdiğini düşünürken bir ses duyduk. Bay Kleiman’ın sesiydi bu, “Açın kapıyı, benim.” diyordu. Hemen açtık. Ne olup bitmişti öyle?
Kitaplığın ucuna kanca sıkıştığı için kimse kapıyı açamamış ve ustanın geleceğini söyleyememiş meğer. Adam aşağı indikten sonra Bay Kleiman, Bep’i çağırmış ama dolabı bir türlü oynatamamışlar. İçimin nasıl rahatladığını anlatamam. Gizli yerimizi bulmaya çalışan adam kâbusum olmuştu. Gözümde öyle büyümüştü ve dünyadaki en zalim faşist oydu. Oh be! Neyse ki her şey yoluna girdi.
Pazartesi günü çok eğlenceli geçti. Miep ve Jan akşam bizimle vakit geçirdiler. Giesler bizim yatağımızda uyusunlar diye Margot’la birlikte annemlerin yanına gittik. Onların burada oluşuna özel, çok lezzetli yemekler yapıldı. Bir ara babamın lambası kısa devre yaptığı için bir süre karanlıkta kaldık. Ne yapacağımızı bilemedik. Binada sigortamız vardı ama onu açmak için karanlık ambarı dolanmak lazımdı ki bu geceleyin biraz sıkıntılı olurdu. Ama yine de erkekler bir cesaretle gittiler. On dakika sonra da biz, mumları yerine koyduk.
Bu sabah erkenden uyandım. Jan çoktan giyinmişti. Sekiz buçukta gitmesi gerektiği için saat sekizde kahvaltısını ediyordu. Miep içeride giyinmekle meşguldü. İçeri girdiğimde onu fanilasıyla gördüm. Onda da ben bisiklet sürerken kullandığım uzun çamaşırdan vardı. Margot’la birlikte giyindik ve yukarıya normalden erken çıktık. Güzel bir kahvaltının ardından Miep aşağı indi. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur vardı ve bugün bisikletle işe gitmek zorunda olmadığına seviniyordu. Babam ve ben yatakları topladık. Sonra ben, Fransızca dersi için beş tane düzensiz fiil öğrendim. Nasıl çalışkanım ama!