реклама
Бургер менюБургер меню

Альфред Адлер – Yaşama Sanatı (страница 3)

18

Bazı suçluların otuz ya da kırklı yaşlarına yaklaştıklarında davranış tarzlarını değiştirdikleri bilinmektedir. Bir iş bulurlar, evlenip iyi vatandaş oluverirler. Peki ama neden? Hırsızları bir düşünün. Kırk yaşındaki hırsızlar yirmi yaşındaki hırsızlarla nasıl rekabet edebilir ki? Elbette genç olanlar daha hızlı ve daha güçlüdür. Dahası otuz ya da kırk yaşındaki suçlular daha önceki hayatlarına göre farklı bir yaşam tarzı sürmek zorunda kalırlar. Yani ihtiyaç duyduklarını kendilerine vermediği için artık suç işlemeye değmez ve emekli olmanın daha uygun olduğunu düşünürler.

Suçlularla ilgili akılda tutulması gereken başka bir husus, daha şiddetli cezalar vermenin suçluları korkutmak şöyle dursun onların birer kahraman oldukları görüşünü pekiştirmekten başka bir işe yaramadığıdır. Suçluların ben merkezcil bir dünyada yaşadıklarını asla unutmamalıyız. Bu dünyada kişi asla gerçek cesareti, özgüveni, toplumsallık duygusunu ya da ortak değerleri bulamaz. Bu ruh hali içindeki insanların toplumda yararlı bir rol oynamaları mümkün değildir. Nevrotik insanlar nadiren cemiyet kurabilirler. Ayrıca böyle bir şey açık alan korkusu çekenler ile sabıkalı deliler için imkânsızı başarmak gibidir. Sorunlu çocuklar nadiren arkadaş edinirler ve bunun nedeni de pek sıklıkla söylenmez. Ancak yine de bunun bir nedeni vardır. Nadiren arkadaşlık kurarlar çünkü hayatlarının erken dönemi bencil bir doğrultuda ilerlemiştir. Kişi modelleri yanlış hedeflere ve kişisel bir mantık sistemine yönelmiştir, bu sebeple hayatın olumsuz tarafına sürükleyen bir yola girmişlerdir.

Sosyal Çıkarın Önemi

Sosyal çıkar ya da sosyal duygu kavramı önemli bir kavramdır. Eğitim sistemimizin, tedavi ve iyileştirme yöntemimizin en önemli kısmıdır. Yalnızca cesur, kendine güvenen ve dünyada kendini rahat hisseden insanlar hayatın hem sorunlarından hem de avantajlarından yararlanabilir. Böyle insanlar asla korkmazlar. Hayatta her zaman zorlukların olduğunu bilirler ancak sorunların üstesinden gelebileceklerini de bilirler. Hayatın sosyal bakımdan çeşitli zorluklarının tümüne karşı hazırlıklıdırlar.

Bahsettiğimiz üç tip çocuk çok daha düşük bir sosyal çıkar duygusuna sahip bir model kişi geliştirirler. Hayatın güçlüklerinin çözümü için gerekli zihinsel tutumdan yoksundurlar. Yenilmişlik duygusuyla hayatın sorunlarına karşı hatalı bir tutum geliştirirler. Böyle hastaları tedavi etmede üzerimize düşen “yararlı” sosyal davranış ve hatayla topluma karşı olumlu ya da “yararlı” bir tutum olarak tanımladığım şeyi desteklemektir.

Sosyal çıkar eksikliği insanları hayatın olumsuz ya da “yararsız” tarafına yönlendirme eğilimindedir. Ciddi ölçüde sosyal çıkar eksikliği çeken insanlar ihmalkâr, suçlu, alkolik ya da akıl hastası olurlar. Böyle tiplerin vakasında karşımıza çıkan sorun onları yararlı ve yapıcı bir davranış biçimi benimseyecek ve diğer insanlarla ilgilenecek şekilde etkilemenin bir yolunu bulmaktır. Bu nedenle bireysel psikoloji olarak adlandırdığımız şey aslında sosyal psikolojidir.

Hisler ve Duygular

Yaşama sanatındaki bir sonraki adım hislerin incelenmesidir. Bir hedef benimsemek sadece bireysel karakter özelliklerini, fiziksel eylemler ve dışavurumları etkilemekle kalmaz; ayrıca hislerin ömrüne de yön verir. Bireylerin kendi davranışlarını daima duygularına başvurarak haklı çıkarmaya çalışmaları kayda değerdir. Bu yüzden şayet bireyler sıkı çalışmaya hevesli olurlarsa bu düşüncenin beslenip büyütülüp duygusal hayatlarının tümünde baskın bir rol oynadığına tanıklık ederiz. İnsanların hisleri her zaman görevlerine karşı yaklaşımları ile uyuşur. Hisler tutumlarını pekiştirir. Daima ne yapacaksak onu yaparız ve hislerimiz eylemlerimize eşlik eder.

Bu durumu muhtemelen bireysel psikolojinin en önemli inceleme alanlarından biri olan rüyalarda oldukça net bir biçimde görebiliriz. Her ne kadar önceleri asla açık bir şekilde anlaşılmamış olsa da her rüyanın bir amacı vardır. Genelde rüyanın amacı belirli bir his ya da duygu yaratmaktır. Bu duygu daha sonra rüyanın amacına yardımcı olur. Davranmak istediğimiz biçimde rüya görürüz. Rüyalar uyanıkken yerine getirdiğimiz eylemlerin planları ve tutumlarının duygusal bir provasıdır. Ancak böylesi bir prova, asla başarılı olamama ihtimali taşıyan bir oyunun provasıdır. Bu bakımdan rüyalar aldatıcıdır çünkü duygusal hayal gücü ortada eylem olmaksızın bize eylemin heyecanını sağlarlar.

Bu özellik uyanık yaşantımızda da bulunur. Her daim kendimizi duygusal olarak aldatmaya meyilliyizdir. Hep kendimize model aldığımız kişinin çocukluğumuzun erken dönemlerinde bizlere buyurduğu yoldan gitmek istediğimize kendimizi inandırmaya çalışırız.

Genel Yaklaşım

Tüm bunlar uzun zamandır yeni bir doğrultuda yol kat etmiş bir bilim olan bireysel psikolojinin yaklaşımını özetlemektedir. Birçok psikoloji ve psikiyatri yöntemi bulunmaktadır ve hiçbir psikolog diğerlerinin tümünün yönteminin doğru olduğunu düşünmez. Muhtemelen okurlar da yalnızca düşünce ve inanca bel bağlamayacaklardır. Bırakalım da araştırıp karşılaştırsınlar.

İkinci Kısım

Aşağılık Hissi

Bilinç ve Bilinçsizlik

Bireysel psikolojide, birbirinden farklı varlıkların tanımlanması için “bilinç” ve “bilinçdışılık” terimlerinin kullanılması doğru görülmez. Bilinçli ve bilinçdışı zihin aynı doğrultuda, birlikte çalışırlar ve birbirlerinin zıttı olmayıp çoğu zaman düşünüldüğü gibi birbirleriyle uyuşmaz değillerdir. Dahası, aralarında belirli bir sınır çizgisi bulunmaz. Asıl önemli olan her ikisinin ortak çabalarının amacını keşfetmektir. Bütün bağlamı anlayana dek neyin bilinçli neyin bilinçdışı olduğuna karar vermek imkânsızdır. Bu durum kişinin modelinde, yani bir önceki kısımda incelediğimiz hayat biçiminde açığa çıkmaktadır.

Bir vakanın öyküsü bilinçli ve bilinçdışı hayat arasındaki yakın ilişkiyi gösterebilir. Kırk yaşındaki evli bir adamın camdan atlama arzusu vardır. Hep bu arzusuna karşı mücadele içinde olsa da bu sorunun dışında oldukça sağlıklıdır. Arkadaşları ve iyi bir işi vardır, eşiyle birlikte mutlu bir hayat sürmektedir. Adamın vakasının, bilinç ile bilinçdışı arasındaki uyum dışında anlaşılması güçtür.

Bilinçli olarak camdan dışarı atlamak zorunda hissetmektedir. Bununla birlikte hayatına devam etmektedir ve aslında hiçbir zaman camdan atlamaya kalkışmamıştır. Bu olgunun nedeni, hayatının bir başka yönünün olmasıdır. Hayatının bu yönünde intihar etme arzusuna karşı verdiği mücadele önemli bir rol oynamaktadır. Varlığının bilinçdışı tarafıyla bilinçli kısmı arasındaki işbirliğinin bir sonucu olarak adam mücadelesinde galip çıkmıştır. Aslında daha sonraki kısımda daha detaylı bir biçimde ele alacağımız bir terimi kullanmak gerekirse, “hayat tarzı” açısından baktığımızda adam üstünlük hedefine ulaşmış bir muzaferdir.

Okur bu noktada şunu sorabilir: Nasıl oluyor da intihar etmeyi arzulayan bilince sahip bu adam üstünlük hissedebiliyor? Bu sorunun cevabı, adamın içinde intihar eğilimine karşı savaş veren bir şeylerin bulunduğudur. Bu savaştaki başarısı onu muzafer ve üstün bir varlık kılmıştır. Tarafsız bir gözlemciye göre üstünlük elde etme çabasının öyle ya da böyle aşağılık hissine kapılan bireylerin vakalarında genelde olduğu gibi kişinin kendi zayıflığıyla şartlanmış olduğu apaçık ortadadır. Ancak önemli olan şudur ki, kendi mücadelesi içinde üstünlük elde etme çabası, yaşama ve fethetme çabası aşağılık hissi ve ölme arzusundan daha avantajlı gelmiştir. Üstelik bu gerçekliğe karşın ölme arzusu bilinçli hayatında, aşağılık hissiyse kendini bilinçdışı hayatında açığa vurmaktadır.

Bu adamın karakter modelinin gelişiminin teorimizi destekleyip desteklemediğine bir bakalım. Önce adamın çocukluk hatıralarını inceleyelim. Küçük bir çocukken okuldan hoşlanmadığını öğreniyoruz. Diğer erkek çocuklardan korkarmış ve onlardan kaçmak istermiş. Yine de okulda kalıp diğerleriyle yüzleşme konusunda azim göstermiş. Buradan bile kendince zayıflığının üstesinden gelmeye çalıştığını anlayabiliriz. Sorunuyla yüzleşmiş ve üstesinden gelmiş.

Hastamızın karakterini incelersek, hayattaki tek hedefinin korku ve endişesini yenmek olduğunu anlayabiliriz. Bu amacına yönelik olarak bilinçli düşünceleri ve bilinçdışı fikirleri bir bütün yaratacak biçimde işbirliği içindedir. İnsanı uyumlu bir bütün olarak görmeyenler için bu hasta sırf mücadele edip savaşmak isteyen, hırslı ancak esasında korkak biri olarak görünebilir. Ne var ki bu yanlış bir düşünce tarzı olacaktır çünkü böyle bir düşünce vakamızdaki tüm gerçekleri göz önünde bulundurmayıp bunları insan hayatının temelindeki birlik kavramına göre yorumlamaz. İnsanı bir bütün olarak görmediğimiz müddetçe bütün psikoloji bilgimiz ve insanı anlamaya yönelik tüm girişimlerimiz beyhude ve yararsız olacaktır. Eğer bir insanın birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan iki farklı yönünün olduğunu düşünecek olursak hayatı uyumlu bir bütün olarak görmek mümkün değildir.

Sosyal İlişkiler Üzerine

Bireyin hayatını bütün olarak görmenin dışında hayatı sosyal ilişkileri bağlamında incelememiz de gerekir. İnsanlar doğduklarında zayıftır ve zayıflıkları başka insanların onlarla ilgilenmesini gerekli kılar. Çocukların yaşam biçimleri, onlarla ilgilenen ve zayıflıklarını gideren insanları göz önünde bulundurmadan anlaşılamaz. Çocukların anne ve aileleriyle birbirine kenetlenmiş bir ilişkileri vardır. Şayet analizimizi ayrı bir varlık olarak sırf çocuklarla sınırlandırırsak bu ilişkiyi asla anlayamayız. Çocukların bireyselliği fiziksel olarak bireyselliklerinden çok daha fazlasından oluşur ve bütün bir sosyal ilişkiler ağını içerir.