реклама
Бургер менюБургер меню

Альфонс Доде – Taraskonlu Tartaren (страница 2)

18

Romanslarda olsun, kasketlerde olsun şehrin birincisi yine Tartaren idi. Onun hemşehrilerine faikiyeti13 şurada mündemiçti: Tartaren’in kendine mahsus romansı yoktu ve hepsininkini bilirdi.

Hepsininkini!

Lakin bu romansları ona söyletmek pek güçtü. Salon muvaffakiyetlerinden erken dönen kahraman, Nîmes şehri piyanolarının karşısında boy göstermektense ya kulübe gitmeyi yahut avcılık kitaplarına dalmayı tercih ediyordu. Bu musiki nümayişlerini kendine layık görmezdi. Bununla beraber bazı kere Bézuquet’nin eczanesinde musiki olduğu zaman tesadüf etmiş gibi içeri girer ve herkesi yalvarttıktan sonra Madam Bézuquet’nin annesiyle birlikte “Şeytan Robert” şarkısını söylemeye muvafakat ederdi. Bu şarkıyı kim işitmediyse hiçbir şey işitmemiş demektir… Bana gelince yüz sene yaşasam bütün hayatımca büyük Tartaren’in azametli adımlarıyla piyanoya yaklaştığı, dirseğiyle piyanoya dayanarak ve yüzünü buruşturarak vazoların yeşil akisleri altında Şeytan Robert’in haşin simasını taklit ettiği daima gözümün önünden gitmeyecek. Vaziyet alır almaz bütün salon titrer; büyük bir şey cereyan edeceği hisso-lunurdu. O zaman bir sükûttan sonra Madam Bézuquet’nin annesi piyanoya refakat ederek başlardı:

Robert ben ki seni severim Sen benim vicdanımı aldın Haşin mi görüyorsun Allah seni de beni de affetsin.

Sonra yavaş sesle ilave ederdi: “Tartaren sıra sizin.” Ve Taraskonlu Tartaren kollarını uzatmış, yumrukları sıkılmış, burun kanatları titrek, piyanoda gök gürler gibi üç defa tekrar ederdi: “Hayır, hayır, hayır!” Bunun üzerine Madam Bézuquet’nin annesi bir kere daha tekrar ederdi:

“Allah seni de beni de affetsin!”

Tartaren avazı çıktığı kadar “Hayır, hayır, hayır!” diye haykırırdı. Ve her şey burada biterdi. Gördüğünüz gibi bu uzun sürmezdi. Lakin o bu kadar iyi ortaya atılmış, o kadar maharetli bir edayla, o kadar şeytani bir tavırla yapılırdı ki, eczanede bir korku ürpermesi dolaşırdı. “Hayır, hayır, hayır”larını ona dört beş defa tekrar ettirirlerdi.

Bunun üzerine Tartaren alnının terini siler. Kadınlara tebessüm eder. Erkeklere göz kırpar ve muzafferane çekilir. Mühmalane14 bir tavırla “Bézuquet’lerde ‘Şeytan Robert’ şarkısını söyledim.” demek için kulübe giderdi.

İşin asıl garibi buna kendi de inanırdı.

IV

Onlar!!!

Tartarenli Taraskon şehirdeki yüksek mevkisini bu muhtelif maharetlere medyun idi.

Birde şurası sabitti ki bu şeytan adam herkesi kendine cezbetmenin yolunu biliyordu.

Taraskon’da ordu Tartaren’e teveccühkâr idi. Mütekait debboy15 yüzbaşısı kahraman kumandan Bravida onun hakkında “Tavşan gibi bir herif!” derdi. Anlarsınız ya, kumandan tavşanı iyi bilirdi, çünkü o kadar tavşan giydirmişti ki…

Hâkimler Tartaren’e teveccühkâr idiler. İki üç defa Ceza Reisi Ladevése, mahkeme ortasında Tartaren’den bahsederken “bu seciyeli adam” demişti.

Elhasıl ahali de Tartaren’e teveccühkâr idi. Boyu bosu, yürüyüşü, tavrı, gürültüden korkmayan iyi bir trompetacı beygiri tavrı, nereden geldiği bilinmeyen bu kahramanlık şöhreti, bazen dağıttığı metelikler ve kapısının önüne yayılan lostracı çocukların başlarına vurduğu tokatlar onu bulunduğu yerin Lord Seymour’u Taraskon hallerinin kralı yapmıştı. Pazar akşamı rıhtımın üstünde Tartaren kasketini tüfeğin namlusuna takmış olduğu hâlde şehre dönerken Rhone Nehri hamalları kemal-i hürmetle eğilirler, göz ucu ile onun kolunu şişiren pazu adalesini birbirlerine gösterirler ve birbirlerine hayranlıkla yavaşça söylerler:

“İşte kuvvetli bir adam! Çifte pazusu var…”

Çifte pazu!

Böyle şeyler ancak Taraskon’da işitilir.

Bununla beraber her şeye, birçok maharetlerine, çifte pazusu ile ahalinin teveccühüne ve cesur kumandan sabık debboy yüzbaşısı Bravida’nın o kadar kıymetli hürmetine rağmen Tartaren mesut değildi. Bu küçük şehir hayatı onu sıkıyor, ona ağır geliyordu. Taraskon’un büyük adamı, Taraskon’da sıkılıyordu. Mesela şu ki, onun gibi kahraman tabiatlı, sergüzeşt arayan ve muharebeler, koşular, pampalarda büyük avlar, sahra kumları, kasırgalar, tayfunlar tahayyül eden adamın ruhu her pazar kasket avcılığına çıkmaya ve geri kalan vakitlerini Silahçı Castecalde’ın evinde dava fasletmede geçirmeyi hiç de istemiyordu. Zavallı aziz büyük adam! İşin sonunda bu hâl onu üzüntüden öldürecekti.

Ufkunu genişletmek ve çarşı muhitini biraz unutmak için beyhude yere kendini baobaplar ve diğer Afrika nebatlarıyla ihata ediyor,16 silah üstüne silah yığıyor; Malezya hançeri üstüne Malezya hançeri ilave ediyordu. Beyhude yere hayalperestane kitaplarla beynini dolduruyor ve layemut17 Donkişot gibi hayalatın şiddetinden ve hakikatin pençesinden kendini kurtarmaya çalışıyordu. Heyhat!.. Sergüzeşt hırsını teskin etmek için ne yapsa bu arzuyu şiddetlendirmekten başka bir şeye yaramıyordu. Bütün o silahların manzarası onu daima bir hiddet ve hırs içinde bırakıyordu. Okları, kamaları kementleri ona “Harp! Harp!” diye haykırıyor, baobabının dallarında büyük seyahat rüzgârları esiyor, ona fena nasihatler veriyordu. Bunların üzerine bir de Gustave Aimard ve Fenimore Cooper…

Oh! Yazın ağır günlerinde öğlenden sonra, yalnız başına kılıçlarının arasında okumaya koyulduğu zaman Tartaren kaç kere söylenerek kalkmış, kitabını bir tarafa fırlatmış, bir silahı duvardan indirmek için oraya doğru koşmuştu. Zavallı adam! Taraskon’da kendi evinde olduğunu unutuyordu. Başında bir sargı ve donu ile okuduklarını mevki-i fiile koyuyor ve kendi sesiyle kendini teheyyiç ederek18 elinde bir kama ve bir balta olduğu hâlde serserice dolaşıyordu:

“Onlar şimdi gelsinler!”

Onlar mı?.. Onlar kim?..

Onları Tartaren’in kendisi de iyi bilmiyordu. Onlar bütün tecavüz eden, muharebe eden, ısıran, pençeleyen, kesen, hırlayan, bağıran mahluklardı. Onlar… Bedbaht beyazların bağlanmış oldukları harp direği etrafında dans eden Siyu Hintlileri idi.

Onlar… Roşöz Dağları’nda sallanan ve kanlı bir dil ile kendini yalayan boz ayıları; sahra-i kebirdeki Tuareg vahşileri; Malezya korsanları; Abruzzi haydutları… Hulasa onlar… Onlardı!.. Yani: harp, seyahat, sergüzeşt ve şan ve şeref…

Lakin heyhat! Cesur Taraskonlu onları ne kadar çağırsa, onlara ne kadar meydan okusa, onlar hiç gelmiyorlardı. Lakin ne ehemmiyeti var… Onlar Taraskon’a gelip de ne yapacaklardı.

Bununla beraber Tartaren daima onları bekliyordu. Hususiyle akşam kulübe giderken…

V

Tartaren Kulübe Giderken

Din düşmanları tarafından muhasara edilmiş bir kaleden huruç hareketi yapan Tapınak Şövalyeleri… Çin kaplanının hücum için hazırlanması… Comanche muhariplerinin muharebe sahasına girmesi… Bütün bunlar… Tepeden tırnağa kadar silahlanarak akşamın saat dokuzunda askerler kışlaya girdikten bir saat sonra kulübe giden Taraskonlu Tartaren’in yanında hiçti.

Gemicilerin dediği gibi: Harbe hazırlık.

Tartaren sol eline demir dikenli bir ellik, sağ eline şişli bir baston; sol cebine bir topuz; sağ cebine bir revolver; ensesinin üstüne gömlekle fanila arasına Malezya hançeri koyardı. Hiçbir vakitte zehirli oklar taşımazdı. Çünkü bunlar çok namert silahlar…

Kabinesinin karanlığı ve sükûtu içinde dışarı çıkmazdan evvel bir müddet talim yapardı. Kılıçla keser, duvara nişan alır, adalelerini hareket ettirirdi. Sonra maymuncuğu alır, acele etmeden vakar ile bahçeden geçer (İngilizler gibi, efendiler, İngilizler gibi! Bu hakiki bir cesarettir.) bahçenin nihayetinde ağır demir kapıyı açar. Lakin birdenbire ve şiddetle açar, o suretle ki kapı duvara çarpardı. Onlar kapının arkasında olsaydılar yamyassı olurlardı. Fakat maatteessüf onlar kapının arkasında değiller.

Kapı açılınca Tartaren dışarı çıkar, süratle bir sağa, bir sola göz atar, kapıyı kapayarak iyice kilitler, yola düzülürdü.

Avinyon yolu üzerinde bir kedi bile yok. Kapılar kapalı, pencerelerde aydınlık sönmüş. Her şey kapkaranlık. Yalnız uzaktan bir fener Rhone Nehri’nin sisleri içinde ışıldıyordu.

Azametli ve sakin Taraskonlu Tartaren bu suretle gece yoluna devam ederdi. Mevzun19 bir surette ökçelerini, bastonunun ucundaki demiri tıkırdatır, kaldırımlardan kıvılcımlar çıkarırdı. Bulvarlarda, caddelerde, dar sokaklarda, yolun ortasından yürümeye dikkat ederdi. Gayet iyi bir ihtiyat tedbiri. Bu tedbir tehlikenin geldiği tarafı ve bilhassa Taraskon sokaklarında geceleyin pencerelerden düşen tehlikeyi görmeye müsaitti… Ondaki bu kadar ihtiyatı görünce Tartaren’in korktuğunu zannetmeyiniz… Hayır! Yalnız kendini muhafaza ediyordu.

Tartaren’in korkmadığına en iyi delil nehir yolu ile kulübe gidecek yerde şehir yolu ile gitmesidir. Yani daha uzun, daha karanlık bir alay adi küçük sokaklardan gider, bu sokakların nihayetinde Rhone Nehri meşum bir surette parıldardı. Zavallı adam daima ümit ediyordu ki, bu batakhane yollarının bir dönemeç yerinde onlar karanlıktan çıkıp üzerine atılacaklar ve sırtına yüklenecekler. Onlar bunu yapsalardı, adamakıllı mukabele görürlerdi. Lakin heyhat! Kaderin bir istihzası eseri olarak hiçbir zaman, ama hiç mi hiç bir zaman Taraskonlu Tartaren fena bir şeye tesadüf etmek talihine mazhar olmadı. Hatta bir köpeğe, bir sarhoşa bile tesadüf etmedi. Hiçbir şeye!

Bununla beraber bazı kere yanlış bir tehlike işareti, bir ayak sesi, boğuk sesler duyulur, Tartaren kendi kendine “Dikkat!” der; karanlıkları araştırarak yerinde dimdik durakalır. Rüzgârdan nem kapmaya çalışır, Hintliler gibi yaklaşan ayak seslerini duymak için kulağıyla yeri dinler. Ayak sesleri yaklaşır; sesler vuzuh peyda eder. Hiç şüphe yok, geliyorlar. Onlar buradadırlar. Tartaren’in gözleri ateş püskürür. Göğsü sık sık kabarır. Bir kaplan gibi kendi kendine toplanır ve muharebe naraları atarak saldırmaya hazırlanır. Birdenbire karanlıkların içinden Taraskonluların tatlı sesleri onu sükûnetle çağırırlar: