реклама
Бургер менюБургер меню

Альфонс Доде – Taraskonlu Tartaren (страница 4)

18

Costecalde korkarak dedi ki:

“Be! Be! Be! Be! Ya benim tüfeğim… İğneli tüfeğimi götürüyorsunuz!”

Lakin Tartaren bütün kasket avcıları tarafından mağrurane takip edilerek sokağı dönmüştü.

Vahşi hayvanlar mahalline vardıkları zaman orada büyük bir kalabalık vardı. Bütün Taraskon, kahraman ırk, pek çok zamandan beri heyecanlı manzaradan mahrum oldukları için hepsi Mitaine barakası üzerine hücum etmiş, onu muhasara altına almışlardı. Onun için şişman Madam Mitaine çok memnundu. Bedevi kıyafetine girmiş, kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Bir elinde bir kırbaç, diğer elinde canlı bir tavuk vardı. Bu tavuk tüylü olmakla beraber meşhut kadın barakada Taraskonlulara ikram ediyordu. Onun da çifte bazusu olduğu için muvaffakiyeti maiyetinde çalışan cambazlar derecesinde büyüktü.

Tartaren’in omuzda silah içeriye girmesi etrafa soğukluk verdi. Kafeslerin önünde silahsız, korkusu hatta kendileri için hiçbir tehlike hissi olmaksızın sükûnetle dolaşan kahraman Taraskonlular Tartarenlerinin o koskoca harp vasıtalarıyla barakaya girdiğini görünce tabii olarak dehşetle hareket ettiler. Demek ki korkacak bir şey vardı. Çünkü bu bir kahraman… Bir anda kafeslerin önü boşaldı. Çocuklar korkudan haykırıyor, kadınlar kapıya bakıyordu. Eczacı Bézuquet tüfeğini alacağını söyleyerek kaçtı.

Bununla beraber yavaş yavaş Tartaren’in tavrı cesaretlileri temin etti. Sakin, başı yukarıda, cesur Taraskonlu ağır ağır barakayı devretti. Fokların havuzu önünden durmadan geçti. Çiğ tavuğunu yiyen boa yılanının sesler gelen sandığına ehemmiyet vermeyerek baktı. Nihayet aslanın kafesi önünde dikilip kaldı.

Müthiş ve resmî karşılaşma: Atlas aslanıyla Taraskon aslanı karşı karşıya… O Atlas aslanı ki Taraskonlulara o zamana kadar kemal-i istihkar ile bakmış, yüzlerine karşı esnemişti. Aslan birdenbire hiddetle hareket etti. Önce şiddetle nefes aldı, boğuk boğuk homurdandı, pençelerini açtı, ayaklarını gerdi. Sonra kalktı. Alabildiğine ağzını açtı ve Tartaren’e doğru müthiş surette böğürdü.

Buna bir dehşet çığlığı mukabele etti. Bütün Taraskon telaş içinde kapılara doğru koştu. Hepsi, kadınlar, çocuklar, hamallar, kasket avcıları, hatta cesur kumandan Bravida… Yalnız Taraskonlu Tartaren hareket etmedi… Orada metin, azimkâr, kafesin önünde gözlerinden ateş saçarak ve bütün şehrin tanıdığı müthiş yüz buruşturmasıyla duruyordu. Bir müddet sonra kasket avcıları onun tavrı ve demir çubuklarının sağlamlığından biraz emniyet hasıl ettikleri zaman reislerine yaklaştılar ve onun aslana bakarak “Ah! Evet bu bir avdır.” diye mırıldandığını işittiler.

O gün Taraskonlu Tartaren başka lakırtı söylemedi…

IX

Serabın Garip Tesiri

O gün Taraskonlu Tartaren başka hiçbir şey söylemedi. Lakin bedbaht çok şey söylemiş oldu…

Ertesi gün şehirde Taraskonlu Tartaren’in yakında Cezayir’e hareket ederek aslan avlayacağından başka bir şeyden bahsolunmuyordu. Aziz okuyucularım! Bu kahraman adamın buna dair hiçbir kelime söylemediğine siz de şahitsiniz. Lakin ah o serap!

Hülasa bütün Taraskon bu hareketten bahsediyordu. Avlularda, kulüplerde, Costecalde’ın dükkânında herkes telaşlı bir surette birbirinin yanına geliyor, “Bundan başka? Havadisi biliyor musunuz hiç olmazsa?”, “Bundan başka ne var? Tartaren’in hareketi mi hiç olmazsa?” diye konuşuyordu.

Çünkü Taraskon’da bütün cümleler “bundan başka” kelimeleri ile başlar ve “hiç olmazsa” sözü ile biter. Bu kelimeleri de kendilerine mahsus bir şive ile söylerler. Bugünlerde “bundan başka” ve “hiç olmazsa” sözleri camları sarsacak tarzda tekrar edilip duruyordu.

Afrika’ya hareket edeceğini duyduğu zaman en çok hayret eden insan Tartaren’di. Lakin tefahürün23 ne olduğunu bilirsiniz. Hiçbir yere gitmeyeceğini ve gitmek niyeti olmadığını söyleyecek yerde zavallı Tartaren ilk önce bu söz kendisine söylendiği vakit baştan savma bir tavırla “Be… Be… Belki… Daha bir şey söylemem.” demişti İkinci defa bu fikre biraz da alışık bir tarzda cevap verdi:

“İhtimali var.”

Üçüncü defa “Bu muhakkak.” dedi.

Nihayet kulüpte, Costecalde’ın dükkânında yumurtalı puncun, bravoların, ziyaların tesiriyle ve hareketi haberinin şehirde yaptığı güzel tesirin sarhoşluğuyla bedbaht adam artık şapka avcılığından bıktığını ve yakında büyük Atlas aslanını takibe çıkacağını resmen ilan etti.

Bu beyanatı müthiş bir “Hurra!” sadası karşıladı. Bunun üzerine yeniden yumurtalı punç, el sıkmalar, sarmaş dolaş olmalar, baobaplı küçük evin önünde gece yarısına kadar meşalelerle serenatlar birbirini takip etti.

Tartaren-Sancho memnun değildi. Afrika’ya seyahat ederek aslan avcılığı etmek fikri ona önceden ürpermeler veriyordu Şerefine serenatlar yapılan evinin kapısından girerken Tartaren-Kişot’la müthiş bir münazaa ediyor, ona “çılgın hayalperest”, “basiretsiz”, “üç kere deli” diyor, bu seyahatte maruz kalacağı bütün felaketleri, garkları, romatizmaları, sıtmaları, dizanterileri, vebaları, elefantiazisleri vs. sayıyordu.

Tartaren-Kişot beyhude yere basiretsizlik etmeyeceğine, kendini muhafaza edeceğine, lazım olan her şeyi beraber götüreceğine yemin ediyor lakin Tartaren-Sancho hiçbir şeye kulak vermiyordu. Zavallı adam şimdiden kendini aslan tarafından parçalanmış çölün kumları altında müteveffa Cambyses gibi boğulmuş görüyordu. Öteki Tartaren bunların hemen vukuya gelmeyeceğini, işin acele olmadığını ve henüz hareket etmediğini söyleyerek onu bir dereceye kadar teskin ediyordu.

Vakıa ihtiyat tertibatı almadan böyle bir seyahat için yola çıkılmayacağı meydanda idi. Nereye gidileceğini bilmek lazım. Bir kuş gibi yola çıkılmaz ya…

Her şeyden evvel Taraskonlu büyük Afrika seyyahlarının hikâyelerini okumak istedi. Mungo Park’ın, Du Cuhaillu’nin, Livingstone’un hikâyelerini okuyacaktı.

Orada gördü ki cesur seyyahlar seyahat için çarıklarını giymeden önce uzun müddet açlığa, susuzluğa, cebrî yürüyüşe ve her türlü mahrumiyetlere kendilerini alıştırmışlardı. Tartaren de onlar gibi yapmak istedi. Bu günden itibaren kendini ancak kaynar su ile beslemeye başladı. Taraskon’da kaynar su diye sıcak suda bir baş sarımsak, biraz ada çayı ve bir parça defne ile ıslatılmış bir dilim ekmeğe derler, bu beslenme usulü şiddetli idi. Zavallı Sancho’nun nasıl yüzünü buruşturacağını tasavvur edersiniz…

Kaynar su rejimine ilave olarak Taraskonlu Tartaren daha akilane tedbirler ittihaz etti. Mesela uzun yol yürümeye alışmak için her sabah birbiri arkasında şehri yedi sekiz defa devretmeye katlandı. Bunu bazen süratli adımlarla, bazen de dirseklerini vücuduna yapıştırarak ve eski zamanlar usulüne tevfikan24 ağzına iki beyaz çakıl taşı alarak koşa koşa yapardı.

Sonra gecenin serinliğine, sise ve çiğ yağmasına alışmak için her akşam bahçesine iniyor, baobap ağacının arkasında pusuya yatarak saat ona, on bire kadar kalıyordu.

Elhasıl Mitaine vahşi hayvanlar cambazhanesi Taraskon’da kaldığı müddetçe Costecalde’ın evinde geç kalmış olan kasket avcıları gecenin karanlığında barakaların arkasında enine boyuna dolaşan esrarengiz bir adam görüyorlardı.

Bu Taraskonlu Tartaren idi. Gece karanlığında aslanın böğürmesini titremeden işitmeye kendini alıştırıyordu.

X

Seyahate Çıkmadan Evvel

Tartaren bu surette her türlü vasıtalarla idman yaptığı esnada bütün Taraskon’un gözü onun üstüne dikilmişti. Kimse başkasıyla meşgul olmuyordu. Kasket avcılığının yalnız bir kanadı hareket ediyordu. Romansların arkası kesilmişti. Eczacı Bézuquet’nin eczanesinde piyano yeşil bir örtü altında ve binlerce İspanyol sinekleri karınları havada olarak uyuşup kalmışlardı. Tartaren’in seyahati her şeyi durdurmuştu.

Taraskonlunun salonlardaki muvaffakiyetini bir görmeli idi. Onu kimse paylaşamıyor, herkes birbirinin elinden kapmaya çalışıyordu. Kadınlar için Tartaren’in kolunda Mitaine vahşi hayvanlar cambazhanesine gitmekten ve aslanın kafesi önünde bu büyük hayvanın nasıl avlanacağını, kaç adımdan nişan almak lazım geleceğini, çok kaza ihtimali olup olmadığını vs. izah ettirmekten daha büyük şeref yoktu.

Tartaren istenilen bütün izahatı veriyordu. O “Jül Sezar”ı okumuştu. Aslanın nasıl avlanacağını, tamamı tamamına sanki avlamış gibi biliyor ve onun için bundan büyük bir talakatla25 bahsediyordu.

Lakin daha iyisi Mahkeme Reisi Ladevése’den yahut sabık elbise ambarı yüzbaşısı kumandan Bravida’nın evinde akşam yemeğinden sonra kahveler getirildiği sırada, bütün sandalyeler etrafına yaklaştırılarak ona yapacağı avlardan bahsettirilmesi idi.

O zaman dirsekler masaya dayalı, burnu Yemen kahvesinin içinde kahraman müteessir bir sesle kendisini bekleyen tehlikeleri; uzun, mehtapsız gecelerde saatlerce süren pusuları, hastalık getiren bataklıkları, zakkum yapraklarıyla zehirlenmiş dereleri, karları, şiddetli güneşleri, akrepleri, çekirge yağmurlarını anlatıyordu. Aynı zamanda büyük Atlas aslanının ahlakını, kızgınlık zamanındaki harikulade kuvvetini ve vahşiliğini…

Sonra kendi hikâyesiyle heyecana geliyor, sofradan kalkıyor, yemek salonunun ortasına sıçrıyor, aslanın bağırmasını, bir karabinanın gürültüsünü, “Pat! Pat!” patlayan bir merminin “Pfat! Pfat!” ıslıklarını taklit ediyor, elleriyle hareket yapıyor, haykırıyor, iskemleleri deviriyordu.

Sofranın etrafında herkesin rengi uçuyor; erkekler başlarını sallayarak birbirlerine bakıyor; kadınlar kısa korku çığlıklarıyla gözlerini kapıyor; ihtiyarlar hiddetle uzun bastonlarını kaldırıyor ve yandaki odada erkenden yatırılan küçük erkek çocuklar silah sesleri ve haykırmalarla yerlerinden fırlayarak uyanıyor, pek ziyade korkarak aydınlık istiyordu.