18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller II. Cilt (страница 33)

18

Şimdi bu eğitim işinde, bir kadını hayata hazırlamanın bu vahim meselesinde, masumiyet denen o engin cehaletle savaşmak için hangi bilim gereklidir? Hiçbir şey genç bir kızı tutkulara manastır gibi etkili hazırlayamaz.

Manastır, düşünceleri bilinmeyene doğru çevirir. Bu şekilde kendi üzerine atılan kalp, taşamayacağı için kendi içinde aşağı doğru çalışır ve genişleyemediği için derinleşir. Bu nedenle vizyonlar, varsayımlar, olasılıklar, romansların ana hatları, macera arzusu, fantastik yapılar, tamamen zihnin içsel belirsizliğinde inşa edilmiş binalar ve açık kapılar izin verir vermez tutkuların derhâl bir yer buldukları kasvetli ve gizli meskenler, kendileri için gizemli kapılarını bu saf ruhlara sunar. Manastır, insan kalbini yenmek için tüm yaşam boyunca sürmesi gereken bir sıkıştırmadır.

Cosette manastırdan ayrıldığında Plumet Sokağı’ndaki evden daha tatlı ve tehlikeli bir şey bulamamıştı. Özgürlüğün başlamasıyla birlikte yalnızlığı yine de devam etmişti, kapalı bir bahçe ama buruk bir yalnızlık vardı hayatında; zengin, şehvetli ve mis kokulu bir doğa; manastırdakiyle aynı rüyalar ama genç adamların bakışları ile parmaklıkların arkasından açılan yeni ve farklı bir dünya! Yine de oraya vardığında tekrar ediyoruz, o daha hâlâ bir çocuktu. Jean Valjean, bu bakımsız bahçeyi ona verdi. “Onunla ne istersen yap.” dedi ona. Bundan büyük bir zevk alan Cosette; tüm öbekleri ve taşları söküp bahçeyi kötü otlardan temizledi; içinde hayal kuracağı zamanı beklerken işte bu bakımsız bahçeyle oyalandı. Bu bahçeyi, çimenlerin arasında ayaklarının altında bulduğu böcekler için severken başının üstündeki dalların arasından görebileceği yıldızlar için de seveceği günü bekledi.

Sonra babasını yani Jean Valjean’ı tüm ruhuyla, iyi adamı kendisine sevgili ve çekici bir arkadaş yapan masum bir evlatlık tutkusuyla sevdi. Mösyö Madeleine’in iyi bir okuma alışkanlığı olduğu okurlarımız tarafından hatırlanacaktır. Jean Valjean bu alışkanlığından hiçbir zaman vazgeçmedi; kendisini, kendiliğinden geliştirdiği gerçek ve alçak gönüllü bir zihnin gizli zenginlikleri ile belagatine sahip olarak çok iyi bir sohbet arkadaşı da olmuştu. Nezaketini süsleyecek kadar kelimelerinin keskinliğini korudu; aklı kaba bir biçimde işlese de kalbi pamuk kadar yumuşak bir ihtiyar adamcık hâline geldi. Lüksemburg Bahçesi’ndeki konuşmaları sırasında, okuduklarından ve ayrıca çektiklerinden yola çıkarak ona her şeyin açıklamasını yaptı. Onu dinlerken Cosette’in gözleri belli belirsiz şaşkınlıkla açıldı. Bu basit adam her ne olursa olsun Cosette’in yüreğinde yeterince büyük bir yere sahipti; onun bütün özelliklerini, olduğu hâliyle seviyordu genç kız.

Bahçesinde kelebekleri kovaladıktan sonra nefes nefese yanına gelir ve “Ah! Nasıl da koştum ve yoruldum!” der, babasının yanına otururdu. Jean Valjean da onu alnından öperdi. Cosette bu iyi yürekli adama hayrandı. Her zaman onun peşindeydi. Jean Valjean’ın olduğu yerde mutluluk da vardı. Jean Valjean ne köşkte ne de bahçede yaşıyordu; taş döşeli arka avluda, çiçeklerle dolu duvardan ve hasır koltuklarla döşenmiş küçük kulübesinde, önünde püsküllü basit sandalyelerin durduğu ve goblen perdelerin asılı olduğu büyük oturma odasında zaman geçirmekten daha fazla zevk alıyordu. Jean Valjean zaman zaman da bu çok sevdiği biricik kızını kızdırmaktan da hoşlanırdı:

“Kendi odanıza gidin! Beni biraz yalnız bırakın!” derdi. Kızı da babasının odasına geldiğinde çok zarif olan o sevimli ve şefkatli azarlamayla ona naz yaparak babacığının durumunu düzeltmeye çalışırdı: “Baba, odanızda çok üşüyorum; neden burada bir halınız ve bir sobanız yok?”

“Sevgili çocuğum, benden daha iyisini hak eden ve başının üstünde bir çatısı bile olmayan o kadar çok insan var ki.”

“O zaman neden odamda yanan bir soba ve gerekli olan her şey var?”

“Çünkü sen bir kadın ve bir çocuksun.”

“Ah! Erkekler soğukta mı yaşamalı yani, hasta olmak için mi?”

“Bazı erkekler diyelim.”

“Bu iyi, buraya o kadar sık geleceğim ki ateş yakmak zorunda kalacaksınız.”

Sonra yine tatlı nazlarına devam ederdi: “Baba, neden böyle korkunç bir ekmeği yiyorsunuz?”

“Çünkü kızım…”

“Tamam, eğer siz onu yiyorsanız ben de ondan yerim sadece.”

İşte o zaman Jean Valjean biricik kızına kıyamaz ve Cosette’in siyah ekmek yemesini engellemek için o da onunla birlikte beyaz ekmek yemek zorunda kalırdı. Cosette’in çocukluğuna dair kafasını karıştıran bir anısı vardı. Hiç tanımadığı annesi için sabah akşam dua ediyor, bazı düşünceler sürekli olarak aklına takılıyordu. Thénardierler bir rüyada iki iğrenç figür olarak onun karşısına çıkıyordu. Bir gün, bir gece, bir ormana su getirmeye gittiğini ve Paris’ten çok uzakta olduğunu hatırlıyordu. Bir uçurumda yaşamaya başlamış ve onu bu uçurumdan Jean Valjean kurtarmış gibi geliyordu sürekli ona. Çocukluğu; çevresinde kırkayaklardan, örümceklerden ve yılanlardan başka hiçbir şeyin olmadığı bir zamanın kötü duygularını uyandırıyordu onda. Akşam uykuya dalmadan önce düşüncelere daldığında Jean Valjean’ın kızı ve onun, kendisinin babası olduğu konusunda net bir fikri olmadığı için annesinin ruhunun o iyi adama geçtiğini ve bu adamın bedeni üzerinden onun yanına geldiğini, hatta yanında oturduğunu düşünürdü. Oturunca yanağını onun beyaz saçlarına yaslar ve sessizce gözyaşı dökerek kendi kendine: “Belki de bu adam benim annemdir.” derdi.

Cosette, manastırda büyümüş bir kızın derin cehaleti içerisinde -annelik, bakire bir kız için de kesinlikle anlaşılmaz olduğundan-düşüncelerinde mümkün olduğunca annesine az yer vermeye çalışarak aklındaki karışıklıkları sonlandırmaya uğraşıyordu. Annesinin adını bile bilmiyordu. Kendisine sorduğunda Jean Valjean, ona sadece bir sessizlikle karşılık veriyordu. Sorusunu tekrar ederse gülümsüyordu. Bir kez daha ısrar edip soracak olursa o zaman ihtiyar adamın gülümsemesi yerini gözyaşlarına bırakıyordu. Jean Valjean’ın bu sessizliği Fantine’i hâlâ düşüncelerinin arasında saklamaya devam etmesindendi. Sağduyu muydu bu, yoksa saygı mı? Bu ismi kendininkinden başka bir anının tehlikelerine teslim etme korkusu muydu?

Jean Valjean, Cosette’le küçüklüğünden beri annesi hakkında konuşmaya istekliydi; genç bir kız olduğunda bunu yapması imkânsız hâle gelmişti. Artık cesaret edemiyormuş gibi geliyordu ona. Cosette yüzünden miydi? Yoksa Fantine yüzünden mi? Bu gölgenin Cosette’in düşüncesine girmesine izin verdiği için belli bir dinî dehşet hissediyor ve kaderlerine bir üçüncüyü yerleştirmek istemiyordu. Bu gölge onun için ne kadar kutsalsa ondan o kadar korkulması gerektiğinin de farkındaydı. Fantine’i düşündüğü zamanlarda sessizliğin içinde boğulduğunu hissediyordu. Karanlıkta, parmağı dudaklarında gibi görünen bir şeyi belli belirsiz algılayabiliyordu. Jean Valjean bilinçsizce baskıya mı boyun eğiyordu? Ölüme inanan bizler, bu gizemli açıklamayı reddedecek kişilerden değiliz aslında. Fantine’in adını Cosette için bile telaffuz etmenin imkânsızlığı bundandı işte. Bir gün Cosette ona şöyle dedi:

“Baba, dün gece rüyamda annemi gördüm. İki büyük kanadı vardı. Annem hayatı boyunca neredeyse bir azize gibi yaşamış olmalı.”

“Hem de mutlu bir azize gibi.” diye yanıtladı Jean Valjean.

Bu cevabıyla Jean Valjean mutluydu. Cosette onunla dışarı çıktığında yüreğinin enginliğiyle gururlu ve mutlu bir şekilde onun koluna yaslandı. Jean Valjean böylesine ayrıcalıklı, yalnızca kendisiyle tamamen tatmin olmuş bir şefkatin tüm bu kıvılcımları karşısında kalbinin sevinçle eridiğini hissetti. Zavallı adam titredi, meleklerin sevinciyle dolup taştı; bunun tüm yaşamı boyunca süreceğini kendinden geçmiş bir şekilde kendine ilan etti; böylesine parlak bir mutluluğu hak etmek için gerçekten yeterince acı çekmediğini kendi kendine söyledi ve ruhunun derinliklerinde Tanrı’ya, bir zavallı olarak, bu masum varlık tarafından sevilmesine izin verdiği için teşekkür etti.

V

Gül, Bir Savaş Makinesi Olduğunu Algılar

Bir gün Cosette, aynasını eline alıp baktığında şaşkınlıkla şöyle dedi: “Gerçekten mi?” Kendi görüntüsü gerçek anlamda hoşuna gitmiş, bu durum ona tuhaf bir sevinç vermişti. O güne değin yüzünün nasıl göründüğüyle ciddi anlamda ilgilenme gereği görmemişti. Gerçi aynada kendisini görürdü ama alıcı gözle hiç bakmazdı. Hem kendisine sürekli çirkin olduğunu söylemişlerdi. Sadece Jean Valjean ona: “Hayır, sen kesinlikle çirkin değilsin.” demişti. Bu nedenle çirkin olduğuna inanmış, çocukluğun o uysallığı ile de bu düşüncelerle büyümüştü. Fakat aynası da ona babası gibi çirkin olmadığını söylüyordu. Genç kız, o gece sabaha kadar gözünü kırpmadı. “Ben gerçekten güzel miyim? Güzel olmak garip bir duygu olmalı!” diye düşünüyordu. Manastırda güzellikleriyle ilgi çeken arkadaşlarını düşündü ve kendi kendini, “Acaba ben de manastırdaki kızlar kadar güzel olabilir miyim?” diye sorguladı. Ertesi sabah aynasına koştu ve yeniden düşünmeye başladı. “Ah, böyle bir fikre nasıl kapıldım acaba?” diye söylendi. “Aslında hiç de güzel değilim.” O gece iyi uyumamıştı; gözleri yorgun, yüzü solgundu. Bir gece önce güzel olduğunu düşünmek onu fazlasıyla coşturmuş ancak sabah olduğunda yeniden kendisine baktığında çirkin olduğunu düşünerek kedere kapılmıştı. Sırf bu yüzden on beş gün boyunca aynasına sırtını dönüp saçlarını taradı. Akşamları yemekten sonra, ya salonda halı dokur ya da manastırda öğrendiği bazı şeyleri yapardı. Jean Valjean da onun yanında oturup kitabını okurdu. Bir seferinde başını kaldıran genç kız, babasının kendisine kaygılı gözlerle baktığını gördü ve bu duruma çok şaşırdı. Başka bir gün sokakta yüzünü görmediği, hızla yanından geçen birinin şöyle konuştuğunu duydu: “Güzel kız ama kıyafetleri ne kadar kötü!”