Виктор Мари Гюго – Sefiller II. Cilt (страница 27)
“Sen mi?”
“Ben. Ama buna pek güvenemiyorum. Başladığımda çok kötüydüm. Prudhomme okudum,
“Ciddi ol.” dedi Enjolras.
“Ben müthişim.” diye yanıtladı Grantaire.
Enjolras birkaç dakika düşündükten sonra kararlı bir işaret vererek: “Grantaire.” dedi ciddi bir tavırla. “Seni denemeye razıyım. Maine’e gideceksin.”
Grantaire, Kafe Musain’in çok yakınındaki mobilyalı pansiyonlarda yaşıyordu. Dışarı çıktı ve beş dakika sonra geri döndü. Eve Robespierre yeleği giymek için gitmişti. İçeri girerken “Kırmızı!” dedi ve dikkatle Enjolras’a baktı. Sonra enerjik avucuyla yeleğin iki kırmızı ucunu göğsünün üzerine koydu.
Ve Enjolras’a yaklaşarak kulağına fısıldadı:
“Rahatla.”
Kararlı bir şekilde şapkasını taktı ve gitti.
On beş dakika sonra, Kafe Musain’in arka salonu boşalmıştı. ABC Dostlarının hepsi Enjolras’ın kendilerine verdiği görevi yapmak için ayrılmışlardı. Kendisine en zor görev olan Cougourde’yu ayıran delikanlı, en son çıktı. Aix şehrinin Cougourde Topluluğu’ndakiler Paris’te olduklarında, şehir dışındaki tenha taş ocaklarında toplanırlardı. Enjolras, Issy Çayırı’na doğru gitti. Bu randevu yerine giderken Enjolras, durumu aklında inceliyordu. Olan bitenin ciddiliği apaçık ortadaydı. Bir tür toplumsal salgının belirtileri olan olaylar el altından ilerlerse en küçük bir kargaşa onlara engel olur, ilerlemelerini önlerdi. İşte böylesi şaşılacak olaylar harabeleri ve yeniden doğuşları oluşturur. Enjolras yaklaşan aydınlığın umut ışıklarını görebiliyordu, belki de bekledikleri vakit çoktan gelmişti. Halkın hakkına kavuşması ne kusursuz bir şey olurdu! Devrim, muhteşem bir şekilde Fransa’yı tekrar ele geçirecek ve dünyaya şöyle diyecekti: “Arkası yarın!” Enjolras her tarafta kaynayan kazanlardan mutluydu, artık Paris’in sokaklarına dağılmış hâlde bir sürü dostu vardı. Enjolras aklında Combeferre’in keskin felsefi konuşması, Feuilly’nin kozmopolit heyecanı, Courfeyrac’ın zindeliği, Bahorel’in acıtan alaylarıyla aynı zamanda her yerde tutuşacak bir kıvılcımı tasarlıyordu. Herkes işbaşındaydı, bu yüzden de emeklerinin mahsulünü kısa sürede alacaklarını da biliyorlardı. Sonra aklına bir anda Grantaire geldi. “Nasıl olsa Maine Kapısı yolumun üstünde, oradan birazdan geçeceğim. Richefeu’ye kadar uzanıp bakalım, Grantaire neler yapıyor. Buradan ayrıldığında çok iddialıydı, dilerim başarılı olur.” diye aklından geçiriyordu, yürümeye başladığında. Vaugirard Kilisesi’nin çan kulesinde saat biri çaldığında Richefeu’nün yerine geldi. Kapıyı iterek içeri girdi, her yer dumanlıydı, masalar sigara içenlerle doluydu. Tütünden kaynaklanan bu koyu duman altında, birbiriyle tartışan iki ses yükseliyordu. Grantaire’le, onun görüşlerini düşmanca gören birinin sesiydi bu. Grantaire lekeli ve dominolarla kaplı mermer bir masada oturuyordu. Kimi zaman yumruğunu mermere indiriyordu. Enjolras şu konuşulanları dinledi:
“Çift altı.”
“Dörtlü.”
“Domuz! Başka bir şeyim yok.”
“Sen öldün. Bir-iki.”
“Altı.”
“Üç.”
“Bir.”
“Bu benim hamlem.”
“Dört puan.”
“Fazla değil.”
“Senin sıran.”
“Çok büyük bir hata yaptım.”
“İyi yapıyorsun.”
“On beş.”
“Yedi tane daha.”
“Bu beni yirmi iki yapar.” (Düşünceli bir şekilde) “Yirmi iki!”
“Çift altıyı beklemiyordunuz. Başta koysaydım tüm oyun değişirdi.”
“Yine iki.”
“Bir.”
“Bir! Peki, beş.”
“Benim hiç yok.”
“Senin oyunundu sanırım?”
“Evet.”
“Boşluk.”
“Ne şansı var! Ah! Şanslısın! İki.”
“Bir.”
“Ne beş ne bir. Bu senin için kötü.”
“Domino.”
“Lanet olsun!”
İkinci Kitap
Éponine
I
Tarla Kuşu’nun Çayırı
Marius, tanık olduğu beklenmedik şeylere karşı neler yapması gerektiğini düşünmüştü. Fakat Javert ele geçirdiği adamları üç arabayla taşıyıp yıkıntıdan çıkar çıkmaz delikanlı da dışarı süzüldü. Saat gecenin dokuzuydu. Marius soluğu Courfeyrac’ın evinde aldı. Courfeyrac politik suçları yüzünden artık Quartier Latin’de kalmıyordu, Verrerie Sokağı’na taşınmıştı. Bu mahalle o yıllarda devrimcilerin çok sevdikleri bir yerdi. Marius, gelir gelmez arkadaşına: “Bu gece sende kalmaya geldim.” dedi. Courfeyrac, yatağındaki iki şilteden birini yere serdi ve ona “Burada yatarsın.” dedi.
Ertesi sabah saat yedide Marius, Gorbeau harabesine döndü. Madam Buogon’a kira borcunu ödedi; bir arabaya kitaplarını, yatağını, masasını, dolabını, iki sandalyesini yükledi ve adresini vermeden oradan ayrıldı. Javert öğleüzeri, Marius’ü bir gün önceki olaylar için sorgulamak üzere geldiğinde evde sadece Madam Bougon vardı. Marius yerini bildirmeden taşınmıştı. Kapıcı kadın da kendisine bunu söyledi. Madam Bougon da Marius’ün geceleri tutuklanan hırsızların suç ortağı olmasından kuşkulanıyordu. Mahalledeki diğer kapıcı kadınlarla bu konuda dedikodu yaparken şunları söylemişti: “Kimin aklına gelirdi ki bir kız kadar utangaç olan o delikanlının bu kadar kötü biri olacağı! Hiç aklıma gelmezdi.” Marius’ün bu telaşlı taşınma için iki nedeni vardı: İlk olarak toplumsal çirkinlik ve kötülüklerin bazılarına tanıklık etmişti. Zenginlikten bile çok kötü olan yoksulluğun, sefil yalancılığına şahit olmuştu. İkinci nedeni ise Thénardier’ye karşı açılacak davada tanıklık yapmak istemiyordu. Javert, ismini bile unuttuğu o delikanlının korkup kaçtığını ya da kim bilir, belki de kendisine haber verdikten sonra odasına dönmediğini düşündü. Yine de onu bulmak için uğraştı ama bir sonuç alamadı. Bir ay geçti, sonra bir ay daha, Marius hâlâ Courfeyrac’la birlikte yaşıyordu ve mahkeme salonlarının müdavimi olan stajyer bir avukattan, Thénardier’nin bir hücrede tutulduğunu öğrenmişti. Pazartesi günleri Marius, La Force Cezaevinin gardiyanına Thénardier’ye verilmesi için beş frank bırakıyordu. Artık parasız kalan Marius, bu parayı Courfeyrac’tan ödünç alıyor ve hayatında ilk kez birilerine borçlanmak zorunda kalıyordu. Onun her hafta aldığı bu para, beş frangı veren Courfeyrac için anlaşılması olanaksız bir şeydi. Her pazartesi bu parayı alan Thénardier de bunun kimden geldiğini bilmiyordu. Courfeyrac, sürekli olarak “Acaba bu parayı ne için harcıyor?” diye kendi kendine sormaktan vazgeçemiyordu. Marius yeniden korkunç acılar içerisinde kıvranmaya başlamıştı; ne yapması gerektiğini bilmiyor, kendisini bir çıkmazın içine düşmüş gibi hissediyordu. Bu dünyada tek gayesi ve tek umudu olan o iki kişiyi tam bulacağı sırada, kader yine onları ortadan yok etmişti. Bütün olan bitenin ardından, onlara ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Hatta onun bunca zamandır adını “Ursule” diye tahmin ettiği kızın gerçek adını dahi bilmiyordu. Ancak en azından “Tarla Kuşu” olarak bir lakabı olduğunu öğrenmişti. Yaşlı adamın polisle gerçekten başı belada olabilir miydi? Sonra birden Invalides Sokağı civarında gördüğü ihtiyar işçi geldi aklına, sanki o adamla Mösyö Leblanc aynı adamlardı. Belki de çok kahramanca davranışlarının yanı sıra şüphe çeken de bu adam tanınmamak için kılık değiştiriyor olabilirdi. Neden kaçıyordu acaba? Acaba gerçekten kızın babası mıydı? Thénardier’nin tanıdığını öne sürdüğü adam mıydı? Belki de Thénardier yanılmış olabilirdi. İşte bütün bunlar, cevabı zor sorulardı. Ancak yine tüm bunlar melek gibi görünen o genç kızın onun üzerinde bıraktığı etkiyi eksiltmiyor, Marius’ün ateşler içerisinde yandığı acılara düşmesine neden oluyor, gözlerinin ferini alıyor, yüreğini dağlıyordu. Aşkı dışında her şey silinmişti onun için. Aşkın bile o içgüdülerini, o ışıltılarını kaybetmişti. Aslında bizi yakan bu ateş, çoğu zaman dışarısı için faydalı olan ışıkları da yayar bize. Marius tutkunun o sessiz önerilerini de artık duymuyordu. Bundan sonra, artık o hiçbir zaman, “Şuralara gidip bir baksam mı?” diye bir soru sormuyordu kendisine. Ursule ismini veremeyeceği o güzel kız herhâlde bir yerlerde olmalıydı ama ondan hiçbir işaret bulamadığı için, Marius onu nerede araması gerektiğini bilmiyordu. Bütün hayatı, koyu bir sis ve keskin kararsızlık olarak iki kelimede toplanmıştı. Marius, bütün içtenliğiyle onu bir daha görebilmek istiyor fakat artık umut bile edemiyordu. Ayrıca yine o sefil hâllerine geri dönmüş, beş parasız kalmıştı. Bütün bu sıkıntılar arasında uzun zamandan bu yana bütün çalışmalarını ihmal etmiş, işlerini de kaybetmişti. Aslında büyük bir hata yapıyordu, bu şekilde kendisini daha büyük bir çıkmaza sokuyordu. Bu önüne geçilemeyen bir alışkanlık hâlini almıştı artık; doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyordu. Önemsiz dozlarda alınan bir sakinleştirici gibi biraz hayal kurmak da iyidir, işleyen bir zekânın zaman zaman azalmış olan ateşlenmesini geçirir ve beyinde uyandırdığı uysal ve taze bir arı düşüncenin sert kenarını yumuşatıp belirli yerlerde boşluklar yaratır, böylece düşüncelerin aralığını esneterek bütünleri birleştirirdi. Ancak daha ileri gidecek olursa uçurumun dibini boylardı. Düşünce zekânın emeğidir ama düş, zekânın zevkidir sadece. Düşüncenin yerine hayalleri koymak, insanı sonunda umutsuzluğa taşıyabilirdi ve daha öncesinden hatırlayacağınız üzere Marius, hayata atıldığı ilk dönemde de aynı hatayı yapmıştı. Sonra aşk, tutku geldi ve bir hayalin kucağından diğer hayalin kucağına atıldı. İnsan artık evinden sadece hayal kurmak için çıkarsa tembelleşir ve ulaşacağı tek yer mutlak karanlıktır. Çalışmadığı sürece para da kazanamıyor, böylece ihtiyaçları da her geçen gün artıyordu. Hayal kuran insan, özünde her zaman eli açık ve mahzundur ancak bu onun hayata tutunmasına korkunç bir engeldir. Böylesi bir hayatta iyi ile kötü iç içe girer. Uysallık kötüyse de eli açıklık sağlıklı ve iyi bir şeydir. Fakat yoksul, cömert ve asil olduğu hâlde çalışmayan bir insan mahvolmuş demektir. Gelirler azalır, ihtiyaçlar her geçen gün boyunu aşar. En namuslu ve en dayanıklı insanlar gibi en zayıf ve en kusurlular da bu lanetli boşluğa sürüklenir, bu boşluk da kesinlikle intihar ve cinayetin bulunduğu bir çıkmazda sona erer. Böyle bir insan sadece hayal kurmak için evden çıktığı bir gün, hayatına da son verebilir.