Виктор Мари Гюго – Sefiller II. Cilt (страница 14)
Marius, Jondrette’nin karısının karanlıkta kilidine vuran ağır elini duydu. Kapı açıldı. Şok ve dehşetle olduğu yere çivilenmiş hâlde kaldı. Jondrette içeri girdi. Çatı penceresi, iki gölge blokunun arasından bir ay ışığı hüzmesinin girmesine izin veriyordu. Bu gölge bloklarından biri Marius’ün yaslandığı duvarı tamamen kaplamış durumdaydı. Böylece o duvarın içinde kaybolmuş gibiydi. Kadın içeriye baktı, Marius’ü görmedi, Marius’ün sahip olduğu tek mobilyası olan iki sandalyeyi aldı ve kapıyı ağır ağır arkasından kapatarak uzaklaştı.
Yeniden eve döndü.
“İşte iki sandalye.”
“Ve işte fener. Olabildiğince çabuk aşağı inin.”
Aceleyle itaat etti ve Jondrette yalnız kaldı. İki sandalyeyi masanın karşı taraflarına yerleştirdi, makası mangalın içinde çevirdi, şöminenin önüne bulaşıkları örten eski bir paravan koydu, sonra ip yığınının bulunduğu köşeye gitti ve bir şeyi incelemek ister gibi eğildi. Marius daha sonra şekilsiz bir kütle olarak gördüğü şeyin, ahşap basamakları ve onu tutturmak için iki kancası olan, çok iyi yapılmış bir halat merdiven olduğu gerçeğini anladı. Kapının arkasına yığılmış, eski demire karışmış bu merdiven, bazı büyük aletler ve gerçek demir kütleleri sabah Jondrette’in ininde yoktu; belli ki oraya öğleden sonra, Marius’ün ziyareti sırasında getirilmişti. Marius, “Bunlar uçtan uca marangozluk aletleri.” diye düşündü. Marius bu konuda biraz bilgili olsa, bunların hırsızların kullandığı gereçler olduklarını anlardı. Ocak, masa ve sandalyeler Marius’ün hemen karşısındaydı. Ocaktaki mangal görünmüyor, oda sadece mumla aydınlanıyordu. Masadaki en küçük nesne bile kocaman bir gölge olmuştu. Duvarın önündeki bir ibriğin verdiği gölge, duvarın büyük bir bölümünü kaplamıştı. Odada insanı ta iliklerine kadar donduran korkunç bir hava vardı. Jondrette piposunu sönmesine neden olacak kadar unutmuştu, bu da onun oldukça dalgın olduğunu gösteriyordu. Masanın başına geçip oturdu. Mum ışığı onun yüz hatlarını daha belirgince aydınlatmıştı. Somurtuyor, arada bir elini açıp kapatıyordu; sanki kendi kendisiyle giriştiği konuşmayı sürdürür gibi dudaklarını oynatıyordu. Yine böyle iç konuşmasının bitiminde masanın çekmecesini çekerek bir mutfak bıçağı çıkardı. Keskin yerinde parmağını gezdirip onu denedi. Daha sonra bıçağı tekrar yerine koydu. Marius de cebindeki tabancayı çıkardı ve tetiği kaldırdı. Bu arada silah bir tıkırtı çıkardı, Jondrette yerinde doğruldu:
“Kim var orada?” diye seslendi. Marius soluğunu tuttu. Jondrette bir süre daha kulak verdi ve gülerek şöyle söylendi: “Ne aptalım, duvardaki tahtalar çatırdamıştır.”
Marius elinde silahla beklemeye koyuldu.
XVIII
Marius’ün İki Sandalyesi Yüz Yüze
Birden oldukça uzaktan gelen bir çanın titreşimleriyle camlar zangırdadı. Kilisenin çanı saat altıyı haber vermişti. Jondrette her darbeyi başını sallayarak dinledi. Altıncıda eliyle mumunu söndürdü. Daha sonra odada dolanmaya başladı. Koridoru dinlemek için kulağını kapıya verdi, kendi kendine homurdandı: “Tanrı’m, umarım gelir. Ya gelmezse!” Daha sonra gelip sandalyesine çöktü. Henüz oturmuştu ki kapı açıldı. Madam Jondrette kapıyı açmış, müthiş bir şekilde gülümsüyordu.
“Girin efendim.” dedi.
“Girin, hayırseverim.” diye tekrarladı Jondrette, aceleyle ayağa kalkarak. Mösyö Leblanc kapıda göründü. Onu benzersiz şekilde saygıdeğer kılan bir dinginlik havası taşıyordu. Masanın üzerine dört altın koydu.
“Mösyö Fabantou.” dedi. “Bu sizin kiranız ve en acil ihtiyaçlarınız için. Gerisini bundan sonra biz hallederiz.”
“Tanrı size mukabele etsin, benim cömert velinimetim!” dedi Jondrette.
Ve hızla karısına yaklaştı:
“Arabayı hallet!”
Kocası bol bol selam verirken ve Mösyö Leblanc’a oturması için sandalye uzatırken o sıvıştı. Bir an sonra geri döndü ve kocasının kulağına şöyle fısıldadı:
“Hallettim.”
Sabahtan beri yağan kar, yerleri o kadar kaplamıştı ki arabanın tekerlek sesleri işitilmiyordu. Ne geldiğini duymuşlardı ne de gittiğini. Bu arada ihtiyar adam oturmuştu. Jondrette de karşısındaki sandalyeye oturdu. Okurun bir düşünce edinmesi için, manzarayı size biraz detaylıca anlatmak isteriz.
Tenha bir mahalle, dondurucu bir gece, Salpêtrière Mahallesi’nin karla kaplı bomboş arsaları, arada bir görünen gece fenerlerinin boğuk ışıkları; hiç kimsenin dışarıda olmadığı ıssız bir yerdi burası. Bütün bu sonsuzluklar arasında, Jondrettelerin işte o virane, tek bir mumun aydınlattığı odaları bulunuyordu. Odada yüz yüze oturan iki erkek. Sakin ve huzurlu ihtiyar, hain ve can alıcı Jondrette. Bir köşede dişi kurt gibi duran Madam Jondrette ve duvarın diğer tarafında tek bir kelimeyi kaçırmak istemeyen, bütün ruhunu göz ve kulaklarında toplamış, eli tetikte bekleyen Marius.
Marius biraz korkmuş olsa da kendi adına korkmuyor, içinden sürekli aynı sözleri tekrarlıyordu: “İstediğim anda o alçağı durdurabilirim. Onun adama zarar vermesini önleyebilirim.” Polislerin bir yerlerde pusu kurduklarını, ondan işaret beklediklerini biliyordu. Aynı zamanda ihtiyar ile Jondrette’in konuşmalarının kendisi için de iyi olacağını düşünüyordu.
Buna ek olarak, Jondrette ve Mösyö Leblanc arasındaki bu şiddetli karşılaşmanın, bilmek istediği her şeye biraz ışık tutacağını umuyordu.
XIX
Karanlık Derinliklerin İşgali
İhtiyar oturur oturmaz boş şiltelere bir baktı: “Zavallı küçük yaralı nasıl?” diye sordu.
Jondrette yürek yakıcı ama minnet dolu bir gülümseyişle:
“Ah, çok kötü velinimetim!” dedi. “Ablası onu pansuman için hastaneye götürdü. Birazdan dönerler.”
Yaşlı adam, tuhaf kılıklı kadına bir göz atıp: “Hanımefendiyi daha iyi gördüm.” dedi. Kapının önünde duran kadında sanki bir gözdağı ifadesi vardı.
Jondrette:
“Ah efendim, o ölüm hâlinde, ne var ki çok cesur olur kadınlar. O bir kadın değil, bir öküz gibidir âdeta.”
Bu sözlere duygulanan kadın, tuhaf bir gülüşle karşılık verdi:
“Siz bana her zaman iyi davranırsınız Mösyö Jondrette.”
İhtiyar, şaşkınlık içerisinde donup kaldı: “Jondrette mi? Oysa adınızın Fabantou olduğunu sanıyordum.”
Jondrette omuzlarını kaldırdı ve eşine imalı bir bakış attı: “Fa-bantou sahne ismim.” dedi. “Malum biz sanatçılar kendi adımızı fazla kullanmayız.”
Sonra yine sesini yumuşatarak devam etti: “Ah efendim.” diye başladı. “Şu zavallı sevgili ile çok mutlu olduk. Aslında bizi kurtaran da bu oldu ya. Sevgimiz de olmasa nasıl yaşardık? Güçlü kollarım var ama iş bulamıyorum. Acılar her yandan sardı. Bir ara kızlarıma bir meslek öğretmeye heveslendim. Evet, o çocukları çalıştırmayı göze aldım. Ama bunu bile başaramadım. Karton kutu yapımını öğretmek istemiştim. Fakat bunun için de malzeme gerekti. Üstelik günde sadece seksen santim kazanmak için buna değer mi? O kadarcık parayla kim geçinebilir? Kimse hâlimizi anlamıyordu. Oysa bir zamanlar böyle miydik? Bir zamanlar biz de varlıklıydık. O günlerden elimde kalan tek bir şey var: Eşsiz bir tablo. Aynı zamanda duygusal açıdan benim için vazgeçilmez. Bu paha biçilemez tabloyu, bu gözdemi bile elden çıkarmaya hazırım inanın.”
Jondrette aklına gelenleri böyle karman çorman anlatmayı sürdürürken Marius birden odanın karanlık bir köşesinde o zamana kadar fark etmediği bir adam gördü. Bu adam o kadar sessizce girmişti ki kapının açıldığını bile duymamışlardı. Yeni gelenin üzerinde mor bir fanila ile yamalı bir pantolon vardı. Suratı isten simsiyahtı. Kolları ve ayakları çıplak, boynu kalın, kolları dövmeliydi. Adam usulca şiltelerden birine oturdu. Kadının hemen arkasında durduğundan belirgince seçilemiyordu. Bakışları başka yöne çeviren bu tür bir manyetik içgüdüyle Mösyö Leblanc tıpkı Marius gibi irkilerek bakışlarını hemen adama çevirdi. Jondrette’in gözünden kaçmayan bir şaşkınlık hareketinden kendini alamadı.
“Ah, anlıyorum!” diye haykırdı Jondrette, bir hoşnutluk havasıyla paltosunun düğmelerini ilikleyerek. “Paltoma mı bakıyorsunuz? Bana iyi geldi! Biraz büyük ama yine de oldu!”
“Bu da kim?” diye sordu.
“O mu?” dedi sakince Jondrette. “Bir komşumuz, sorun yok efendim.”
Aslında bu komşunun suratı tekinsizdi fakat çok iyi kalpli bir adam olan ihtiyar, daha fazla uzatmadan ev sahibine döndü:
“Evet Mösyö Fabantou, ne diyordunuz?”
“Evet velinimetim ve yüce efendim, size diyordum ki…” diye karşılık verdi Jondrette dirseğini masaya dayayıp tıpkı yılan gibi bakan sinsi gözleriyle adamı süzerek. “Size, satılık olan tablomdan bahsediyordum.”
Kapıda bir ses oldu. İçeriye ikinci bir adam da girmişti ve Jondrette’nin yanına, yatağın kenarına oturdu. Adam sessizce girmeye çalışmış ama ihtiyar adam onu fark etmişti.
“Sorun yok.” dedi hemen Jondrette, ihtiyar adamı oyalamak için. “Onlar kiracılar, yan odalarda oturan işçi arkadaşlar, arada sırada uğrarlar. Evet ne diyordum, elimde kalan o eşsiz tablodan söz ediyordum. Durun hemen size göstereyim efendim, şuna bir bakın.”
Adam kalktı ve ters hâlde duvara dayadığı panoyu çevirdi. Bu loş aydınlıkta tabloya benziyordu. Jondrette resimle onun arasında dururken Marius bundan hiçbir şey çıkaramadı, sadece kaba bir leke ve yabancı tuvallerin, perde resimlerinin sert kabalığıyla boyanmış bir tür panayır afişine benzetti.
“Bu nedir?” diye sordu ihtiyar adam.
“Bir ustanın resmi, çok değerli bir tablo hayırseverim! İki kızıma ne kadar bağlıysam ona da o kadar bağlıyım, bana hatıraları çağrıştırıyor! Ama size söyledim, elimde tutamayacağım, o kadar zavallıyım ki ondan ayrılmak zorundayım.”