18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 8)

18

“Ah, Tanrı’m! Ya onlarla karşılaşacak olursanız?”

“Yoksullarım için onlardan sadaka istemeliyim o zaman.”

“Gitmeyin, Monsenyör! Tanrı aşkına size yalvarıyorum! Hayatınızı riske atıyorsunuz!”

“Mösyö le Maire…” dedi Piskopos sakince. “Bütün mesele bu mu? Ben bu dünyaya kendi hayatımı korumak için değil, ruhları korumak için geldim.”

Piskopos’a yola çıkması için izin vermek zorunda kaldılar. Yanına sadece ona rehberlik yapması için bir çocuk verdiler, böylece Piskopos yola koyuldu. Bu konudaki inatçı tutumu bütün bölgede kulaktan kulağa yayılmış ve büyük bir şaşkınlığa neden olmuştu.

Yanına ne kız kardeşini ne de Madam Magloire’ı almıştı. Dağlık bölgeyi katırlarla aşarak haydutlarla da karşılaşmadan sonunda sağ salim “iyi yürekli köylülerin” bulunduğu köye ulaştı. Orada yaklaşık iki hafta kadar kaldı, vaazlar verdi. Tanrı’nın sofrasında onlarla birlikte yemek yedi, onlara öğretilerden bahsetti, tavsiyelerde bulundu. Ayrılma zamanı yaklaştığında orada büyük bir dinî tören düzenlemeye karar verdi. Köy Papazı’na da bundan bahsetti. Ama bunların yapılabilmesini sağlayacak dinî kıyafetler ve kutsal malzemeler yoktu. Sadece birkaç dantel parçası, eski püskü şamdan, birkaç eski pabuç haricinde yoksul köy halkının sunabileceği hiçbir şey yoktu.

“Peh!” dedi Piskopos. “Hiçbir şeye gerek yok. Biz kürsümüzden dinî törenimizi yapacağımızı halkla paylaşalım, Papaz Efendi. Su akar yolunu bulur.”

Çevredeki kiliselerden ve köylerden malzeme arayışına başladılar. Bu alçak gönüllü cemaatlerin tümü bir araya gelecek olsa bir kilise korosunu düzgünce giydirmeye yetecek kıyafet toplayamazlardı, elde edecekleri eşyalar yeterli olmayacaktı.

Onlar bütün bu sorunlarla meşgulken kimsenin adını dahi bilmediği iki atlı süvari, köye gelerek Piskopos’a verilmek üzere büyük bir sandık bıraktı. Sandık açıldığında içinden; altın ipliklerle bezenmiş bir piskopos kıyafeti, elmaslarla süslenmiş bir piskopos asası ve muhteşem başpiskoposluk haçları çıktı. Tüm bu kıymetli malzemeler, bundan bir ay önce Notre Dame d’Embrun Kilisesi’nin hazinesinden çalınan papalık kıyafetleriydi. Sandıkta şu sözlerin yazılı olduğu bir not da vardı: Kravat’tan Monsenyör Bienvenu’ye.

“Size su akar yolunu bulur, demedim mi?” dedi Piskopos. Sonra gülümseyerek ekledi: “Bir papaz cübbesiyle yetinen kuluna, Tanrı işte böyle bir başpiskopos cübbesini gönderir.”

“Monsenyör.” diye mırıldandı Papaz, gülümseyerek başını geriye attı. “Acaba, Tanrı mı yoksa şeytan mı?”

Piskopos kararlı bir şekilde Papaz’a baktı ve ciddi bir tavırla: “Tanrı!” dedi.

Chastelar’a dönerken insanlar yol boyunca onu görebilmek için merakla dışarı çıktılar. Chastelar’daki rahibin evinde kendisini bekleyen Matmazel Baptistine ve Madam Magloire’ın yanına giderek kız kardeşine şöyle dedi: “Eh! Haklıymışım değil mi? Zavallı bir papaz, dağlarda yaşayan zavallı cemaatinin yanına elleri boş gitti ama dolu olarak döndü. Ben sadece Tanrı’ya inancıma güvenerek yola çıktım ama görüyorsunuz, bir katedral hazinesini geri getirdim.”

O akşam yatmadan önce de şu şekilde konuştu: “Hırsızlar ve katillerden asla korkmayalım. Bunlar bizim dışımızdan gelen önemsiz tehlikelerdir. Biz, asıl kendi içimizden korkalım. Ön yargılar, gerçek hırsızlar ve kötülükler, gerçek katillerdir. Asıl büyük tehlike içimizdedir. Bunun yanında başımızı veya cüzdanımızı tehdit eden tehlikenin ne önemi olabilir ki? Bizler sadece ruhumuzu tehdit edenleri düşünelim.”

Sonra kız kardeşine dönerek şöyle devam etti: “Kardeşim, hemcinslerine karşı tedbir almak din adamlarının görevi değildir. Hemcinslerimiz bunu yapıyorsa ancak Tanrı buna izin veriyorsa yapıyor demektir. Bizler bir tehlikenin yaklaştığını düşündüğümüzde sadece dua edelim. Ancak bu duayı kesinlikle kendimiz için değil, aksine hemcinslerimizin günaha girmemesi için edelim.”

Her hâlükârda, Piskopos’un hayatı pek hareketli geçiyordu. Bu anlattıklarımız, elbette ki sadece bizim bildiklerimizdi; biz, onun hep aynı şeyleri yaparak yaşamını sürdürdüğünü gördük. Yılının hiçbir günü, gününün hiçbir saati birbirine benzemiyordu.

Embrun Katedrali’nin “hazinesine” ne olduğu konusunda ise açıkça cevap verebilmemiz pek mümkün değil. Tüm bu eşyaların çok kıymetli ve hırsızların çalmalarına gayet uygun malzemeler olduğu aşikârdı. Ama sonuç olarak çalınmışlardı ve ait oldukları yerde değillerdi. Bu hazine macerasının yarısını tamamlamıştı. Bu yüzden de hırsızlığa yeniden mahal vermemek adına, onları yoksullar uğruna harcamak da gayet mümkündü. Ancak bu konuda ne yapıldığına dair açık ve net bir bilgimiz olmadığını daha önce de belirtmiştik. Sadece Piskopos’un evrakları arasında, bu konuyla ilgisi olabileceğini düşündüğümüz ve bu terimlerle ifade edilen oldukça belirsiz bir not bulundu: Burada önemli olan, bu eşyaların kiliseye mi yoksa hastaneye mi geri götürülmesi gerektiği hususunda karar vermektir.

VIII

İçtikten Sonra Felsefe

Yukarıda daha önce sözü geçen Senatör; vicdan, inanç, adalet, görev gibi engel yaratan şeylere hiç aldırmadan kendi yolunu çizmiş, akıllı bir adamdı. Hayatı boyunca amacına ulaşmak için yoluna çıkan bütün engelleri, çıkarları doğrultusunda bir kez olsun geri adım atmadan bertaraf etmiş, doğruca hedefine yürüyen biriydi.

Başarılarından dolayı kendisiyle gurur duyan eski bir savcıydı. Bu başarılar, zaman içerisinde onun karakterini de yumuşatmış gibiydi. Hiçbir şekilde kötü bir adam değildi; elindeki tüm küçük birikimlerini oğulları, damatları, akrabaları ve hatta arkadaşlarına yardımcı olmak amacıyla paylaşmaktan kaçınmaz, hayatı her zaman iyi tarafından görmeye çalışırdı. Diğer her şey ona çok aptalca görünürdü. Çok zeki bir adamdı ve kendisini Epikuros’ün bir müridi olarak düşünecek kadar da eğitimliydi. Gerçekte ise Pigault-Lebrun’un vücut bulmuş hâliydi. Sonsuzluk ve ölümsüzlük gibi söylenen şeylere gülüp geçer: “Bunlar tamamen papazların uydurmasıdır.” derdi. Hatta kimi zaman onu dinleyen Bay Myriel bile onun bu tavırlarına gülerdi.

Bir seferinde, şehrin Emniyet Müdürü’nün vermiş olduğu yarı resmî bir ziyafette, yemeklerin içeriğini şimdi hatırlamıyorum, Bay Myriel ve bu bahsi geçen senatör bir araya geldiler. Tatlı esnasında fazlasıyla neşelenen ancak yine de o mükemmel ağırbaşlı duruşunu elden bırakmayan Senatör şöyle söyledi:

“Eh, Piskopos Efendi, neden sohbet etmiyoruz? Bir senatörle bir piskoposun birbirine göz kırpmadan bakması zordur. Biz ikimiz de birer falcıyız aslında. Size bir itirafta bulunmak isterim. Benim de kendime has bir felsefem var.”

“Haklısınız.” diye yanıtladı Piskopos. “İnsan felsefe yapınca uykuya dalar. Siz de şu anda mor bir yatak üzerinde bulunuyorsunuz, Senatör.”

Senatör bu sözlerden cesaret alarak konuşmasına devam etti: “Mantıklı olalım efendim.”

“Şeytani fikirlere sahip olmak daha iyi.” dedi Piskopos.

“Size şunu söylemek isterim ki…” diye devam etti Senatör. “Marquis d’Argens, Pyrrhon, Hobbes ve M. Naigeon hiç de ahlaksız değildir. Kitaplığımda, kenarları yaldızlı ciltlerle kaplattığım, bu filozoflara ait tüm kitaplara sahibim.”

“Sizin gibi.” diye araya girdi Piskopos.

Senatör konuşmaya devam etti:

“Diderot’dan nefret ederim; o bir ideolog, itirafçı ve bir devrimcidir. Özünde Tanrı’ya inanan bir kişidir ancak kesinlikle Voltaire’den daha bağnazdır. Diğer taraftan Voltaire’in Needham’la alay etmiş olması büyük hatadır. Çünkü Needham’ın yandaşları onlara Tanrı’nın işe yaramazlığını kanıtlamıştır. Bir kaşık dolusu un ezmesinin içindeki bir damla sirke, yaradılışın sırlarını açıklar. Damlanın ve kaşığın çok daha büyük olduğunu varsayalım, o zaman dünyanın bütün sırlarına sahipsiniz demektir. İnsan bir yılan balığı gibidir. O zaman ebedî bir Tanrı’ya neden ihtiyaç duyulsun ki? Tanrı’nın yaradılış hipotezi beni yoruyor, Piskopos. Akılları boş, sığ insanlar yetiştirmekten başka bir işe yaramıyor. Benim bu bahsi geçen yüce Tanrı ile işim olmaz, canı cehenneme! Beni huzur içinde bıraksın, onun yokluğu beni daha rahat ettiriyor. Ayrıca günahlarımdan kurtulabilmek için cüzdanımı boşaltacak denli ahmak olmadığımı da size itiraf edecek kadar sağduyulu biriyim. Son noktaya kadar feragat ve fedakârlığı vaaz eden İsa’nızı da hiç umursamıyorum. Bence bu kesinlikle açgözlü bir adamın dilencilere tavsiyesidir. Feragat, ne için? Kurban etmek, hangi son için? Bir kurdun başka bir kurdun menfaati uğruna kendisini kurban ettiğini hiç duymadım. Bu yüzden de doğa kanunlarına bağlı kalalım. Bizim üstün bir servetimiz olsun. Diğer insanlar burnunun ucundan ötesini göremiyorsa üstün olmak neye yarar ki? Neşeyle yaşayalım. Hayat her şeye değer. Bir insanın başka bir yerde, yukarıda ya da aşağıda, bir geleceği olabileceği felsefesinin tek bir kelimesine dahi inanmıyorum. Ah! Bana tavsiye edilen feragat ve fedakârlığa göre yaşayacak olursam, yaptığım her şeye dikkat edeceksem; iyi ve kötü, haklı ve haksız, günah ve sevap üzerinde beynimi sımsıkı bu düşüncelere bağlayacak olursam, neye yarar ki? Ölümünden sonra mükâfatını veya cezasını alacağım için mi? Ne zaman? Ölümden sonra mı? Ah, ne güzel bir hayal! Ölümden sonra beni yakalayabilecek kişinin çok zeki biri olması gerekir. Ölümden sonrasında artık kimse hesap soramaz, toz olup gideriz. Kendimize karşı dürüst olalım Peder: İyi ya da kötü diye bir şey yoktur, her şey sadece bir avuç topraktan ibarettir. Gerçeği araştırmak, bu gerçeği bulabilmek için hiçbir şeyden sakınmamak, işte bunun için mücadele edelim. Ne ikiliyiz ama! Haydi sonuna kadar araştıralım! Gerçeğin izlerini sürmeliyiz; bunun için toprağın nimetlerinden faydalanmalı, o gerçeği kazıp ortaya çıkarmalıyız. İşte ancak o zaman zevk ve tat alabiliriz. Ancak o zaman güçlenebilir, o zaman gülebiliriz. Ölümsüzlük, Piskopos; bir yalandan ibarettir, bir başkasının o ölen kişinin eşyalarını beklemesinden başka bir şey değildir. Ah! Ne inanılmaz bir vaat. Eğer böyle olmasını istiyorsanız siz buna inanın! İnsanoğlu ne çok şeye sahip değil mi? Bizler aslında sadece ruhlardan ibaretiz, sırtlarında mavi kanatları bulunan ve vadesi geldiğinde melekler gibi uçup gidecek olan ruhlarız. İnsanların ruhları olduğunu ve ruhların kanatlarını çırparak yıldızdan yıldıza uçacağını da söyleyen din adamları değil midir? Çok iyi. Demek ki bizler birer yıldız çekirgesi olacağız. Sonra da Tanrı’yı göreceğiz öyle mi? Boş laf! Cennete dair bütün bu anlatılanlar safsatadan ibaret! Tanrı anlamsız bir canavardır. Bunları elbette ancak dostlar arasında fısıldayabilirim. Dünyayı cennet düşüncesine kurban etmek, bir gölge uğruna elimizdeki avı kaçırmaya benzer. Hiç kimse sonsuzluğun budalası hâline gelmemeli! Ben o kadar budala değilim. Ben yokluktan başka hiçbir şey değilim. Ben kendime tam anlamıyla ‘Yokluğun Kontu’ diyorum. Doğmadan önce var olmuş muydum ki? Hayır. Peki, ölümden sonra var olacak mıyım? Hayır. Neyim ben? Bir organizmada toplanan toz parçasından başka bir şey değil. Bu dünyada benim ne gibi bir görevim olabilir ki? Seçimlerim tamamen bana ait; ya acı çekerim ya da hayatın tadını çıkarırım. Yoklukta bile acı çekebilir insan. Peki, zevk beni nerelere götürebilir? Yine yokluğa ama en azından kendi adıma zevk almış olurum. Bu yüzden ben, seçimimi yaptım. Bir insan ya yer ya da yenir. Ben yiyen taraf olacağım. Ot olmaktansa diş olmak evladır. İşte benim felsefem de budur. Ondan sonrası zaten boş, nereye götürülürsem götürüleyim, mezarcı orada. Sonuç olarak hepimizin gideceği yer aynı, hepimiz o büyük deliğin içine düşeceğiz. İşte bu da kaçış noktasıdır. Ölüm sadece ölümdür, inanın bana. Bu konuda bana farklı bir şey söyleyecek birine ancak gülerim ben. Ben o palavraların hiçbirine kulak asmam, bunlar sadece cahillerin ve zavallıların inandıkları masallardan ibarettir. Onların bu masallara inanmaktan başka hiçbir şeyleri yoktur. Mezarın ötesindeki hiçlikten başka hiçbir şeyleri yoktur ellerinde. İster Sardanapalus, ister Vincent, istersen Paul ol; bunun hiçbir önemi yok. İşte gerçek budur. Bu yüzden hayatı iyi geçirmeye bakmak lazım. Benliğinize sahip olduğunuz sürece onu kullanmayı bilmelisiniz. Gerçekte Piskopos, ben size sadece kendi felsefem ve filozoflarım olduğunu söylemek istiyorum. Bu yüzden de kendimi bu tür saçmalıklara kaptıramam. Elbette sefiller için de bir şeyler olmalı; yalın ayak dilenciler, bıçak bileyenler ve sefil zavallılar için. Onların da bütün bu efsanelere, kuruntulara, ruh, ölümsüzlük, cennet ve yıldızlar gibi safsatalara inanmaları sağlanmalı. Ancak onlar bu boş lafları yutarlar. Bunu kuru ekmeklerinin üzerine sürerek katık yaparlar. Elinde avucunda hiçbir şeyi olmayanın sadece Tanrı’sı vardır. Sahip olabileceği yegâne servet bu olacaktır. Buna elbette ki hiçbir itirazım yok ancak ben, Bay Naigeon’ın tarafındayım. Geri kalan halk da Tanrı’yı tutsun.” Bu sözlerin sonrasında Piskopos ellerini çırptı.