Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 18)
Dışarı çıktığı sırada, onu handan bu yana takip etmeyi sürdüren ve buradan da kovulacağından emin oldukları açıkça görünen çocuklar ona taş attı. O da öfkeyle sopasını sallayarak çocukları dağıttı.
Tekrar yürümeye başladı, bu sırada bir hapishanenin önünden geçti. Hapishanenin kapısında bir zile bağlı demir bir zincir asılıydı, bir anda aklına gelen fikirle kapıyı çaldı.
“Kapıcı efendi.” dedi, içeri girdiğinde kibarca şapkasını çıkararak. “Bu gecelik burada kalmama izin verebilir misiniz?”
Kapıcı sertçe yanıt verdi: “Hapishane bir han değil. Kendini tutuklatacak olursan burada kalabilirsin.” Sonra da hemen kapıyı yeniden kapattı.
Bahçeler arasında birçok küçük evin sıralandığı bir sokağa girdi. Bazıları sadece sokağa neşeli bir görünüm kazandıran çitlerle çevriliydi. Bu bahçelerin ve çitlerin ortasında, penceresinden ışık sızan tek katlı küçük bir ev gördü. Meyhanede olduğu gibi, camdan içeriye baktı. İçeride baskılı pamuklu kumaşlarla kaplı bir yatak, bir köşesinde bir beşik, birkaç tahta sandalye ve duvarda asılı çift namlulu bir silah bulunan beyaz badanalı büyük bir oda vardı. Odanın ortasında bir masa bulunuyordu. Bakır bir gaz lambası, kaba beyaz ketenden yapılmış masa örtüsünü, gümüş gibi parıldayan ve şarapla dolu kalaylı sürahiyi ve kahverengi, dumanı tüten çorba kâsesini aydınlatıyordu. Bu masada kırk yaşlarında, neşeli ve açık yüzlü, dizlerinin üzerinde küçük bir çocuğu sallayan adam oturuyordu. Hemen onların yakınlarında küçük bir bebeği emziren genç bir kadın vardı. İçeridekilerin hepsi gülümsüyordu.
Sefil yabancı, bu sıcacık ve sakinleştirici yuva karşısında bir an duraksadı. Bu manzaranın onun içinde ne yangınlar kopardığını ancak kendisi söyleyebilirdi. Bu neşeli evin büyük ihtimalle konuksever olacağını, bu kadar çok mutluluğun olduğu bir yuvada biraz olsun merhamet duygusunun da barınacağını düşündü.
Çekinerek de olsa cılız bir vuruşla camı tıklattı ama onu duymadılar. Bir sefer daha cama vurdu.
Bu sefer kadın sesi duymuştu çünkü onun kocasına, “Sanırım biri kapıyı çalıyor.” dediğini duydu.
“Hayır.” diye yanıtladı kocası.
Yabancı bir kez daha cama vurdu. Bu sefer kocası ayağa kalktı, lambayı eline aldı ve kapıya gitti.
Uzun boylu, yarı köylü yarı zanaatkâr gibi görünen bir adamdı. Önünde sol omuzuna kadar uzanan ve üzerinde çekiç, kırmızı bir mendil, bir barut kutusu ve ceplerinden her türlü nesnenin fırladığı, büyük deri bir önlük vardı. Başını geriye doğru atarak ilerledi, önü genişçe açılmış ve arkaya doğru kaymış gömleği, bembeyaz geniş boynunu ortaya çıkarmıştı. Kalın kirpikleri, gür simsiyah bıyıkları, çıkık gözleri ile geniş bir yüze sahipti; tüm bu özellikleriyle gerçek bir toprak adamı olduğu anlaşılıyordu.
“Özür dilerim, efendim.” dedi yabancı. “Parasını ödemek karşılığında bana bir tas çorba ve şu bahçedeki barakanın köşesinde uyuyacak bir yer verir misiniz? Lütfen, bunu yapabileceğinizi söyleyin. Parasını vereceğim.”
“Sen de kimsin?” diye sordu ev sahibi.
“Ben Puy-Moisson’dan yeni geldim. Bütün gün yürüdüm. On mil yol katettim. Lütfen, eğer parasını ödersem bana yardım eder misiniz?”
“Olabilir tabii.” dedi adam şaşkınlıkla. “Parasını ödeyeceksen neden olmasın. Ama neden hana gitmiyorsun ki?”
“Yer yokmuş.”
“Ah! Bu imkânsız. Bugün ne bir pazar ne de bir şenlik var. Labarre’ye gittin mi?”
“Evet.”
“Ne oldu peki?”
Yolcu utanarak cevap verdi:
“Bilmiyorum. Beni kabul etmediler.”
“Chaffaut Sokağı’ndaki meyhaneye gittin mi?”
Yabancı daha utanarak:
“Onlar da kabul etmediler.” diye kekeledi.
Adamın yüzünde bir şüphe ifadesi belirmişti, yabancıya tepeden tırnağa baktı ve birdenbire bir tür ürpertiyle haykırdı: “Sen o adam mısın?”
Yabancıya yeniden şüphe dolu bir bakış attı, üç adım geri giderek lambayı masanın üzerine bıraktı ve duvardan silahını aldı.
“Sen o adam mısın?” dediği sırada kadın ayağa kalkmış, iki çocuğunu kollarının arasına alarak alçak sesle mırıldanıyordu. Korkmuş gözlerle yabancıya dehşet içinde bakarak hemen kocasının arkasına sığınmıştı.
Elbette bütün bunlar, kişinin kendi kendine hayal etmesi gerekenden çok daha kısa bir süre içerisinde gerçekleşti. Adam, sanki karşısında bir yılan varmış ve midesi bulanıyormuş gibi yüzünü ekşiterek karşısındaki adama bakıyordu ve silahını yabancıya doğru doğrultarak:
“Çek git buradan!” diye haykırdı.
“Tanrı aşkına, en azından bir bardak su verin.” dedi yabancı.
“Ancak silahımdan bir kurşun alırsın!” dedi adam nefretle.
Sonra büyük bir öfkeyle kapıyı kapattı ve Jean Valjean adamın içeriden iki büyük sürgüyü de çektiğini duydu. Hemen ardından da pencerenin kepenkleri kapandı ve pencereye karşı yerleştirilmiş bir demir çubuğun sesi duyuldu dışarıdan.
Soğuk gece enikonu kendisini hissettirmeye, Alplerden de soğuk rüzgârlar esmeye başlamıştı. Sokağın bittiği köşede, bahçelerle çevrili çimenlik bir alanda, bir tür kulübe gibi görünen küçük bir yapıya rastladı. Tahta çitin üzerinden kararlılıkla tırmandı ve kendisini bahçeye attı. Kulübeye doğru yaklaştı, kapısı çok alçaktı ve kapı olarak sadece dar bir aralık vardı. Yol çalışması yapan işçilerin malzemelerini koydukları türden yapıları andırıyordu. O sırada bu kulübenin de kesinlikle bir yol işçisinin kulübesi olduğunu düşündü ama soğuktan ve açlıktan dolayı öylesine bitap durumdaydı ve öylesine acı çekiyordu ki en azından kendisini soğuktan koruyabilecek bir sığınak bulduğu için şükrediyordu. Bu tür kulübeler geceleri genellikle boş olurdu. Bu nedenle yüzüstü yere uzanarak, sürünerek kulübeden içeri girdi. En azından içerisi biraz olsun sıcaktı ve içeride biraz olsun rahat yatmasını sağlayacak bir saman yığını vardı. Bir an için kendisini sanki bir yatağa uzanmış gibi hissetmişti. Öylesine yorulmuştu ki hareket edecek gücü kalmamıştı. Sonra yanında taşıdığı çantasını bir yastık olarak kullanmak için şekil vermeye çalışırken bir anda olduğu yerde donup kaldı. Tam karşısında bir çift korkunç göz ona bakıyor ve vahşi bir hırlama duyuluyordu. Kulübenin girişinde, karanlıkta kocaman bir köpeğin başı görünüyordu. Girdiği yer bir köpek kulübesiydi.
Ne o köpekle ne de onun sahibiyle mücadele edecek gücü kalmıştı. Sopasını aldı, çantasını kendisine kalkan yaptı ve üzerindeki neredeyse paçavraya dönmüş kıyafetlerinin daha fazla yırtılmasına müsaade etmemek için, mümkün olduğunca sakin hareketlerle kulübeden çıktı.
Aynı şekilde bahçeyi de terk etti ancak köpeğin kendisine hamle yapmaması için geri geri ilerlemesi gerekiyordu, bu yüzden sopasından da destek alarak çiti araladı.
Herhangi bir sıkıntı yaşamadan çitlerin arasından geçtikten sonra, kendisini bir kez daha sokakta, tek başına, sığınağı olmadan, başının üzerinde bir çatısı olmadan, o saman yatağından ve hatta o sefil köpek kulübesinden bile kovulmuş hâlde yolda buldu. Yol kenarındaki bir taşın üzerinde oturmak yerine neredeyse düştü ve yoldan geçen biri onun bu sırada, iniltileri arasında, “Ben bir köpek dahi olamıyorum!” diye bağırdığını duydu.
Kısa bir süre sonra yeniden ayağa kalktı ve yürümeye devam etti. Tarlalarda kendisine barınacak bir yer sağlayabilecek bir ağaç ya da samanlık bulmayı umarak etrafta dolaşmaya başladı.
Bir süre böyle başı öne eğik yürümeye devam etti. Tüm insanlardan uzaklaştığını hissettiği bir yerde gözlerini kaldırdı ve etrafına bakındı. Bir arazi üzerindeydi. Önünde, hasattan sonra balyalar hâlinde toplanarak istiflenmiş, anızlarla kaplı alçak tepelerden biri vardı.
Etraf kapkaranlıktı. Bu sadece gecenin karanlığı da değildi, tepenin üzerinde duruyormuş gibi görünen ve tüm gökyüzünü dolduran yoğun bulut tabakalarından kaynaklanan bir karanlıktı. Bu arada, ay yükselmek üzereyken ve zirvede hâlâ alaca karanlığın parlaklığından bir kalıntı varken bu bulutlar gökyüzünün zirvesinde bir tür beyazımsı kemer oluşturmuş ve buradan bir ışık parıltısı toprağa düşmüştü.
Çok şiddetli bir rüzgâr esmeye, şimşekler çakmaya başlamış ve böylece yeryüzü, özellikle uğursuz bir etki yaratan gökyüzünden daha iyi aydınlatılır hâle gelmişti. Kasvetli, ıssız, korkunç ve karanlık bir geceydi. Arazide ya da tepelerin bulunduğu kısımlarda ise sarsılan ve titreyen solmuş bir ağaçtan başka hiçbir şey yoktu.
Jean Valjean, elbette ki insani şeylerin gizemli yönlerine duyarlı olan o hassas zekâ ve ruh alışkanlıklarına sahip olmaktan çok uzak bir adamdı. Yine de böyle bir gecede korkmamak, ümitsizliğe kapılmamak hiç kolay değildi. Bir an olduğu yerde hareketsiz kaldıktan sonra, her ne olursa olsun geceyi şehirde geçirmesi gerektiğine karar vererek kararlı adımlarla geri döndü. Doğanın insanlara düşmanca göründüğü anlar vardı ve o, bu havada böylesine ıssız bir yerde kalmak istemiyordu.
Hızlı adımlarla yürümeye başladı, Digne’nin kapıları kapatılmıştı. Dinî savaşlar sırasında kuşatmalara devam eden Digne kasabası, 1815’te hâlâ yıkılmış kare kuleleri olan eski surlarla çevriliydi. Jean Valjean, bu surların arasında oluşan bir gedikten geçerek tekrar şehre girdi.
Saat gece sekiz olmalıydı. Sokakları tanımadığı için rastgele yürümeye devam etti.
Önce Hükûmet Konağının, ardından da Papaz Okulunun önünden geçerek Katedral Meydanı’na ulaşmıştı. Öfke dolu gözlerle kiliseye bakarak yumruğunu savurdu.
Bu meydanın köşesinde, İmparatorluk Muhafızları adına Elba Adası’ndan getirilen ve Napolyon’un bizzat dikte ettirdiği duyuruların ilk kez orada basıldığı bir matbaa vardı.