Виктор Мари Гюго – Doksan Üç (страница 19)
“Buraya iyi şeyler yapmak için geldim.”
“Öyleyse uyuyalım.” dedi dilenci.
Yosundan yatağa yan yana uzandılar. Dilenci başını koyduğu gibi uykuya daldı. Marki her ne kadar yorgunluktan tükenmiş olsa da bir süre ayık kaldı. Doğrularak karanlığı izledi ve biraz düşündü. En sonunda geri uzandı. Bu yatağın üstünde yatmak, toprağın üstünde yatmaktan farksızdı. Fırsattan istifade, kulağını yere dayadı ve dinledi. Bu yer altı oyuğundan sesler geliyordu. Seslerin toprağın içinde yayıldığını herkes bilir. Duyduğu sesler aslında çan sesleriydi.
Tehdit çanları çalmaya devam ediyordu.
Marki uykuya daldı.
V
UYANDIĞINDA GÜN DOĞMUŞTU
Dilenci ayakta bekliyordu. Kulübesinde değildi tabii çünkü orada dik durmak imkânsız. Dışarıda eşikte duruyordu. Asasına yaslanmıştı ve yüzüne güneş ışığı vuruyordu.
“Monsenyör.” dedi Tellmarch. “Tanis çanına dört kez vuruldu. Sesleri duydum. Rüzgâr yönü değişti, rüzgâr karadan esiyor. Başka da ses duymadım. Tehlike çanları kesilmiş olmalı. Çiftlikte ve Herbe-en-Pail köyünde her şey sessiz. Maviler ya uyuyor ya da köyü terk ettiler. Tehlikenin büyüğünü atlattık. Ayrılmak bizim için ihtiyatlı olacak. Benim için dışarı çıkma zamanı.”
Ufukta bir noktayı gösterdi.
“Ben bu tarafa gidiyorum.” Sonra ters yönü göstererek, “Siz de o tarafa gideceksiniz.” dedi.
Dilenci ağır bir şekilde Marki’yi selamladı.
“Acıktıysanız şu kestaneleri de yanınıza alın.” diye ekledi akşam yemeğinin kalıntılarını işaret ederek.
Bir süre sonra da dilenci ağaçların arasında kayboldu.
Marki ayağa kalktı ve Tellmarch’ın belirttiği yöne gitti.
Eski Norman köylülerinin dediği gibi “Gün ağarıyordu.” İspinozların ve çalı serçelerinin cıvıltısı duyuluyordu. Marki, bir gün önce geçtikleri yolu takip etti. Çalılıktan çıktıktan sonra kendisini taş haçla işaretlenmiş yol ağzında buldu. Afiş hâlâ oradaydı, yükselen güneşte göz alıcı bir beyazlıkla duruyordu. Bu bildirinin altında, azalan ışık yüzünden dün akşam okuyamadığı küçük harflerle yazılmış bir yazı olduğunu hatırladı. Haç kaidesi üzerine çıktı. Bildiri, “PRIEUR DE LA MARNE” imzasının altında, küçük harflerle yazılmış aşağıdaki satırlarla bitirilmişti:
“Gauvain!” dedi Marki.
Durdu, derin düşüncelere daldı. Gözlerini afişin üzerinden çekmemişti.
“Gauvain!” diye tekrarladı.
Yürüdü, kaidenin etrafında döndü, haça baktı, geri geldi ve afişi yeniden okudu.
Sonra yavaşça uzaklaştı. Yanında biri olsaydı, onun kendi kendine bir şeyler mırıldandığını duyabilirdi:
“Gauvain!”
Solundaki çiftliğin çatıları, yürüdüğü yolların çukurunda görünmüyordu. Sarp bir tepenin eteklerine tırmanmaya başladı. Tepenin etekleri dikenli karaçalı olarak bilinen türlerin çiçekleriyle kaplıydı. Tepenin zirvesi “tilki başı” denen noktalardan biriydi. Tepenin eteklerindeki ağaçlar ise manzarayı kapatıyordu. Ağaç yaprakları ışıl ışıl parlıyordu. Doğa, sabahın derin neşesi içindeydi.
Birdenbire bu manzara berbat oldu. Bir pusu kurulmuş gibiydi. Tarlalardan ve sabah ışığında parıldayan ormanlardan feryat figan çığlıklar ve tüfek sesleri yükseldi. Ortalık alev alevdi. Sanki yanan köy ve çiftlik değildi de yanan bir saman demetiydi. Parlak alevlerle karışan yoğun bir duman etrafı kaplamıştı. Sadece şaşırtıcı değil, aynı zamanda korkutucuydu da. Huzuru gazaba dönüştüren bir korkunçluk. Şafağın tam ortasında bir anda cehennem patlaması yaşanıyordu sanki. Çatışma, Herbe-en-Pail yönünde devam ediyordu. Marki durdu.
Böyle bir durumda herkes aynı şeyi hissederdi; merak korkudan daha güçlüdür. İnsan yaşam tehlikesi altında bile neler olup bittiğini öğrenme güdüsüne karşı koyamaz. Dibinde çukur bir patika bulunan tepeye tırmandı. Birilerinin onu görme ihtimaline rağmen neler olduğunu görebilmek için izlemeye koyuldu. Birkaç dakika içinde durup etrafına baktı. Aslında hem yaylım ateşi hem de yangın vardı. Biri rahatlıkla çığlıkları duyabilir ve ateşi görebilirdi. Çiftlik belli ki bazı gizemli felaketlerin merkezindeydi. Ne olmuş olabilirdi? Çiftlik saldırıya mı uğramıştı? Ve eğer öyleyse kim tarafından? Bu bir savaş olabilir miydi? Yoksa askerî bir infaz olması daha olası mıydı? Belki de Maviler devrimci bir kararnamenin emriyle dayanıklı çiftlikleri ve köyleri ateşe vererek onları cezalandırıyordu. Mesela yasanın öngördüğü şekilde ağaçları kesmeyi ihmal eden ve cumhuriyet süvarilerinin geçişi için yol açmayan her çiftlik ve mezra yakılmış olabilirdi. Ernée yakınlarındaki Bourgon cemaati de bu şekilde cezalandırılmıştı kısa bir süre önce. Herbe-en-Pail için de durum aynı mıydı? Kararnameyle emredilen yerlerin açılması için, ne çalılıklarda ne de Tanis ve Herbe-en-Pail çevresindeki ağaçların kesilmediği aşikârdı. Bunun cezası bu muydu? Çiftlik, yetkili muhafızdan emir alınarak işgal mi edilmişti? Bu yetkili muhafız, keşif kolunda “cehennem kolonileri” olarak adlandırılan ekipten miydi?
Marki’nin tünediği zirve, Herbe-en-Pail korusu adı verilen vahşi ve tüylü bir çalılıkla çevrilmişti. Burası bir orman kadar genişti ve tüm Bretonya ormanlarında olduğu gibi dağ geçitleri, patikaları ve çukur yolları vardı. Cumhuriyet orduları bu labirent gibi yerde sık sık yolundan sapıyordu.
Eğer bu bir infazsa acımasız bir infazdı. Çünkü oldukça hızlı olmuştu. Tüm acımasız işler gibi bu da çabucak olup bitmişti. İç savaş bu vahşi eylemleri de beraberinde getirmişti. Marki, tüm olanları kafasında atıp tutarken ve aşağı inip inmemek konusunda tereddüt ederken, çatışma sesleri kesilmişti. Daha doğrusu yok olmuştu. Marki, koru boyunca dağılan azgın ve coşkun birliği görebiliyordu. Ağaçların altında ürkütücü bir koşuşturma vardı. Birlik, çiftlik tarafından ormana girdi. Trampet sesleri devam etmesine rağmen artık ateş açan yoktu. Ortalık mahşer yerine dönmüştü. İz sürüyorlardı. Belli ki birisini arıyorlardı. Velvele alabildiğine yayılmıştı. Öfke ve zafer çığlıkları birbirine karışmıştı. Kopan yaygara yüzünden hiçbir ses anlaşılmıyordu. Birdenbire, bir duman bulutu içinden ortaya çıkan bir hat gibi bu yaygarada da bir ses net bir şekilde duyulmuştu. Bu bir isimdi. Binlerce kişi aynı şeyi tekrarlıyordu. Marki bu sefer açıkça duyuyordu:
“Lantenac, Lantenac! Lantenac Markisi!”
Onu arıyorlardı.
VI
İÇ SAVAŞ DEĞİŞİKLİKLERİ
Etrafı birdenbire, her yönden tüfekler, süngüler ve kılıçlarla doldu. Loş ışıkta üç renkli bir bayrak açıldı. “Lantenac!” haykırışları kulaklarında çınlıyordu. Ayaklarının dibinde, diken ve dalların arasında vahşi yüzler belirdi.
Marki, ormanın her yerinden görülebilen yüksekliğin zirvesinde tek başına duruyordu. Adını haykıranları pek seçemiyordu ama onu herkes görebiliyordu. Ormanda bin tüfek varsa hepsinin tek hedefi oydu. Korulukta görebildiği tek şey ona çevrilen barut gibi gözlerdi.
Şapkasını çıkardı, siperliğini geri çevirdi ve cebinden beyaz bir kokart çıkardı. Dikenli bir çalıdan kopardığı parça yardımıyla kokartı şapkasının siperliğine tutturdu. Sonra şapkayı tekrardan kafasına geçirdi. Başını, alnını ve kokartı açığa çıkaran kalkık siperliği ve yüksek sesiyle, geniş ormana hitap ediyormuş gibi seslendi:
“Ben aradığınız adamım. Ben Lantenac Markisi, Fontenay Vikontu, Breton Prensi ve Kral’ın ordularının korgeneraliyim. Bu işe bir son verelim. Nişan al! Ateş!”
Keçi derisi yeleğini iki eliyle açarak çıplak göğsünü gösterdi.
Üzerine doğrultulmuş silahları görmek için gözlerini aşağı indirdi. Etrafı diz çökmüş adamlarla çevriliydi.
Büyük bir haykırış yükseldi:
“Yaşasın Lantenac! Çok yaşa Lordumuz! Yaşasın General!”
Aynı anda şapkalar fırlatıldı, kılıçlar neşeyle sallandı. Uzun sırıklara asılı kahverengi yün şapkalar her taraftan yükseliyordu.
Bir Vendean grubu etrafını sardı.
Onu görünce dizlerinin üzerine çöktüler.
Efsanelere göre antik Thuring ormanlarında, hem insanlardan üstün hem de onlardan zayıf bir dev ırkı yaşardı. Bu tuhaf ırkı Romalılar korkunç hayvanlar olarak görür, Almanlar da duruma göre tapılacak ya da imha edilecek ilahi tecessümler olarak kabul ederdi.
Bu varlıklardan birinin hissettiğine benzer bir hisle, bir canavar gibi muamele görmeyi bekleyen Marki birdenbire bir Tanrı olarak karşılanınca bu efsaneyi hatırlamıştı.
Tüm o parıldayan gözler ona bir tür vahşi sevgiyle bakıyordu.
Kalabalık; silahlarla, kılıçla, tırpanla, direk ve sopalarla kuşanmıştı. Hepsi büyük beyaz kokart iliştirilmiş keçe şapkalar ya da kahverengi şapkalar takıyordu. Hepsi bol miktarda tespih ve tılsım taşıyordu. Dizleri açıkta kalmış geniş pantolonlar, deri ceketler ve deri tozluklar giymişlerdi. Baldırları çıplak, saçları uzundu. Bazılarının sert bir görünümü vardı ama hepsinin alnı ak, başları dikti.
Soylu bir delikanlı diz çökmüş adamların arasından geçti ve telaşla Marki’ye yaklaştı. Köylüler gibi kalkık siperliği olan beyaz kokart tutturulmuş keçe bir şapka takmıştı. Üzerinde deri bir ceket vardı. Ama narin elleri vardı. Boynuna beyaz ipek bir eşarp takmıştı. Belinde de altın kabzası olan bir kılıç asılıydı.
Tepe noktasına ulaştıktan sonra şapkasını bir kenara attı, eşarbını çözdü ve diz çökerek Marki’ye hem eşarbı hem de kılıcı sundu.
“Gerçekten de sizi arıyorduk.” dedi. “Ve sizi bulduk. Komutanlık kılıcını alın. Bu adamlar artık sizin hizmetinizde. Ben onların komutanıydım; şimdi sizin askerliğinize terfi ediyorum. Bağlılığımızı kabul edin Lordum. Emirleriniz için hazırım, Generalim.”