Соломон Нортап – 12 yıllık esaret (страница 7)
James II. Burch bir köle tüccarıydı. Düşük fiyatlara adam, kadın, çocuk satın alıp onları satardı. Haysiyetsiz mesleği insan eti vurgunculuğuydu ve Güney’de böyle tanınırdı. Şimdilik bu hikayeden uzaklaşacak ama hikaye sona ermeden tekrar görünecek. Adam kırbaçlayan bir tiran olarak değil ama ona hak ettiği cezayı verememiş bir mahkemede tutuklanmış, köpeklik yapan bir suçlu olarak.
5. Bölüm
Hepimiz bindikten sonra Orleans Gemisi, James Nehri’nde ilerlemeye devam etti. Chesapeake Körfezi’ni geçtikten sonra ertesi gün Norfolk şehrinin karşı kıyısında bir yere geldik. Demir atmış beklerken bir mavna yanaşıp kasabadan dört yeni köle getirdi. On sekiz yaşında bir çocuk olan Frederick, tıpkı kendisinden birkaç yaş büyük olan Henry gibi köle olarak doğmuştu. İkisi de şehirde ev hizmetçisi olarak çalışmışlardı. Maria, kusursuz vücudunun yanında cahil ve oldukça kibirli duruşuyla nispeten daha soylu ten rengi olan bir kızdı. New Orleans’a gitme fikri onu hoşnut etmişti. Kendi ilgi duyduğu şeyleri aşırı değerli görüyordu. Tepeden bakan bir edayla arkadaşlarına dönüp New Orleans’a varır varmaz zevk sahibi, zengin ve bekar bir beyefendinin hemen kendisini satın olacağından hiç şüphe duymadığını söyledi!
Ancak dördünün içinden en öne çıkan Arthur’du. Mavna gemiye yaklaşırken başında bekleyenlerle yiğitçe mücadele ediyordu. Onu gemiye büyük uğraşlar sonucu bindirebildiler. Maruz kaldığı davranışlara yüksek sesle itiraz ediyor, serbest bırakılmayı talep ediyordu. Yüzü şişmiş, yara izleri ve morluklarla dolup taşmıştı. Yüzünün bir tarafındaysa tamamen açık bir yara vardı. Aceleyle ambar girişinden ambara doğru girmeye zorlandı. Hikayesinin bir kısmını o öyle cebelleşirken öğrenmiştim ki daha sonra tamamını da anlattı. Hikayesi şöyleydi: Uzun süre Norfolk şehrinde özgür bir adam olarak ikamet etmiş. Ailesi orada yaşıyormuş ve çekirdekten yetişme duvarcıymış. Bir gün bir yerde alıkonulduktan sonra gece geç saatte şehrin varoşlarındaki evine dönerken ıssız bir sokakta bir çetenin saldırısına uğramış. Gücü tükenene kadar dövüşmüş. Sonunda etkisiz hale getirilince ağzını kapatıp elini kolunu bağlamışlar ve kendinden geçene kadar dövmüşler. Onu birkaç gün Norfolk’taki köle hücresinde saklamışlar. Görünüşe bakılırsa bu tarz yerler Güney’deki şehirlerde oldukça yaygınmış. Bir gece önce dışarı çıkarılmış ve kıyıdan ayrılıp bizim gelişimizi bekleyen mavnaya bindirilmiş. İtirazlarına bir süre daha devam etti ve hiçbir şekilde uzlaşmadı. Fakat sonunda sustu. Karanlık ve düşünceliydi ve kendi kendine bir şeyler salık veriyordu. Çehresi en sonunda çaresizlikte karar kıldı.
Norfolk’tan çıktıktan sonra kelepçeler çıkarıldı ve gün boyu güvertede durmamıza izin verdiler. Kaptan, Robert’ı garsonu seçti. Bense yemek konusuna, yemeğin ve suyun dağıtımına gözcülük edecektim. Üç yardımcım vardı: Jim, Cuffee ve Jenny. Jenny’nin yapacağı şey kaynatılmış ve şeker pekmeziyle tatlandırılmış mısır ununu kavurmaktı. Jim ve Cuffee mısır ekmeğini ve domuz pastırmasını pişirecekti.
Varillerin üstünde duran uzunca bir tahtadan müteşekkil masanın yanında durup herkese bir parça et ve ekmek kesip veriyor, Jenny’nin demliğinden de her birine bir fincan kahve dolduruyordum. Tabaklar halledilmişti; şimdi siyah ellerin bıçak ve çatalları tutma vakti gelmişti. Jim ve Cuffee iş konusunda çok hassas ve dikkatliydi. İkinci aşçı pozisyonlarından övünç duyuyor gibiydiler; ayrıca üzerlerinde büyük bir sorumluluk olduğunun da bilincindeydiler. Bana kahya diyorlardı. Kaptan bana bu adı vermişti.
Köleler günde iki kez olmak üzere saat on ve beşte besleniyorlardı. Yemekler ve porsiyonları her zaman aynıydı ve yukarıda açıklandığı şekilde veriliyordu. Geceleyin ise ambara götürülüp sıkıca bağlanıyorduk.
Nadiren de olsa şiddetli bir fırtına bastırırdı ve karayı göremez olurduk. Gemi, biz alabora olacağını düşünürken bata çıka giderdi. Kimisini deniz tutarken kimisi dizlerinin üstünde dua ederdi. Kimisi de korkudan felç olmuş gibi sıkı sıkı birbirine tutunurdu. İnsanları deniz tuttuğunda bizim kaldığımız bölge pis ve mide bulandırıcı bir hale gelirdi. Merhametli deniz o günlerde bizi acımasız adamların elinden kurtarsaydı ona minnet duyardık. Bizi yüzlerce kırbaç darbesinden ve nihayetinde ölümlerden kurtarırdı. Randall ve küçük Emmy’nin deniz canavarlarının içine çekilip boğulduğunu düşünmek, daha az acı çekip öleceklerinden olsa gerek, onları şu an oldukları gibi düşünmekten daha hoş geliyordu.
Eski Pusula Noktası veya Duvardaki Delik denen bir yerden Bahama Kıyıları’nı gördüğümüzde üç gündür rüzgarsızlıktan yol alamamıştık ve öylece bekliyorduk. Hemen hemen hiç esinti yoktu. Körfezin suları kireç suyu gibi bembeyaz görünüyordu.
Bütün bu olaylar silsilesinde, şimdi sıra hiç hatırlamak istemediğim, bende hep pişmanlık hissettiren bir olaya geldi. Esaretten kurtulmama izin veren Tanrı’ya şükrediyorum ki, onun merhameti sayesinde ellerimi yarattıklarının kanına bulamadım. Benimle benzer koşullar altında yaşamamış olanlar beni eleştirmesinler. Zincirlenip dövülene, evinden ve ailesinden koparılıp esaret diyarlarına getirilene kadar özgürlük için neler yapmayacaklarını söylemesinler. Tanrı’nın ve insanın gözünde ne kadar haklı olduğumu tartışmak şu an için gereksiz bir çaba olur. Çok daha kötü sonuçları olabilecek bir meseleyi kazasız belasız atlattığım için kendimi tebrik ettiğimi söylemem yeterli olacaktır.
Fırtına dindikten sonraki akşamüstü, Arthur ve ben geminin başındaydık. Çıkrığın üstünde oturuyorduk. Bizi bekleyen muhtemel kader üzerine konuşuyor, talihsizliğimizin matemini tutuyorduk. Arthur katıldığım bir şey dedi: Ölüm, önümüzde yaşanmayı bekleyen günlerden daha az korkutucuydu. Uzun süre çocuklarımızdan, köle olmadan önceki hayatımızdan ve nasıl kaçabileceğimizden bahsettik. Geminin kontrolünü ele geçirmek üzerine düşündük. Böyle bir durumda New York limanına gidebilme ihtimalini tartıştık. Pusuladan çok az anlıyordum ama bunu denemek yine de aklımı çeliyordu. Mürettebatla lehimize ve aleyhimize olabilecek karşılaşmaları tartıştık etraflıca. Kime güvenilir, kime güvenilemezdi? Saldırının doğru zamanı ve biçimi neydi? Hepsi defalarca konuşuldu. Plan ortaya konduğundan bu yana ümitlenmeye başlamıştım. Sürekli aklımın içinde bu dönüp duruyordu. Her türlü zorluk çıkaracak ihtimale karşın üstesinden gelecek planlar da yapıyorduk. Diğerleri uyurken Arthur ve ben planımızı geliştiriyorduk. Sonunda, temkini elden bırakmadan Robert’ı niyetimizden haberdar ettik. Anında onayladı ve hevesli bir şekilde komplo tartışmalarımıza dahil oldu. Güvenebileceğimiz başka bir köle daha yoktu. Korku ve cehalet içinde yetiştirildiklerinden beyaz bir adamın bakışıyla nasıl usulca sineceklerini tahmin etmek zor değildi. Bunun gibi riskli bir sırrı böylelerine söylemek güvenli olmayacağı için sonunda üçümüz bu korku dolu sorumluluğu yüklenip kendimiz gerçekleştirme kararı aldık.
Söylemiş olduğum gibi gece olunca ambara kilitleniyorduk. Güverteye nasıl ulaşacağımız konusu baş gösteren ilk zorluktu. Ama geminin baş kısmında otururken ters duran tekne dikkatimi çekmişti. Eğer kendimizi onun altına saklarsak, herkes ambara doğru koştururken kalabalıkta fark edilmezdik. Bu deneyi uygulamaya geçirmek için beni seçmişlerdi. Ertesi gece akşam yemeğinden sonra bir fırsatını bulup kendimi hızla teknenin altına sakladım. Güverteye yakın bir yerden etrafımda olup biteni gözleyebiliyordum. Sabah olup herkes kalktığında ise saklandığım yerden kimse fark etmeden çıkıyordum. Sonuç oldukça memnun ediciydi.
Kaptan ve muavin, kaptan kabininde uyuyorlardı. Robert’ın garsonluk yaparkenki gözlemleri doğrultusunda yattıkları bölgeyi netleştirdik. Ayrıca bize, masada daima iki tabanca ve bir de denizci kaması bulundurdukları bilgisini vermişti. Mürettebatın aşçısı ise gerektiğinde hareket ettirilebilen bir araç olan aşçı kamarasında uyuyor, yalnızca altı kişi olan denizciler ya üst güvertede ya da geminin hamaklarında yatıyorlardı. Sonunda bütün çalışmalar tamamlanmıştı. Arthur ve ben sessizce kaptanın kabinine girip tabancalarla denizci kamalarını alacak, kaptanı da muavini de haklayacaktık. Elinde bir sopayla Robert da güverteden kabine doğru açılan kapıda bekleyecek ve ihtiyaç halinde denizcileri biz yardıma gelene kadar dövecekti. Sonra da şartlara uygun adım atacaktık. Saldırı, direnişi engelleyecek kadar ani ve başarılı olursa, ambar ağzı kapalı tutulacaktı. Yoksa da köleler yukarıya çağrılacak ve hep birlikte o kalabalıkta, telaş ve kargaşada ya özgürlüğümüzü kazanacak ya da hayatımızı kaybedecektik. O zaman kaptan ben olacaktım, dümeni kuzeye çevirecek ve bahtımıza bir rüzgar bizi özgürlüğün toprağına sürerse sürecekti.
Muavinin adı Biddee idi. Duyduğum bir adı nadiren unutmama rağmen kaptanınkini hatırlayamıyorum. Kaptan küçük, soylu bir adamdı. Dik, sağlam ve gururlu görünüşüyle cesaret timsali gibi dururdu. Eğer hâlâ hayattaysa ve bu sayfaları okuyabilirse, geminin 1841’de Richmond’dan New Orleans’a seyahatiyle ilgili bilmediği, kendi seyir defterinde yazmayan bir şey öğrenecektir.
Hepimiz hazırdık ve sabırsızca planımızı gerçekleştirme fırsatını kolluyorduk. Ama sonra üzücü ve beklenmedik bir şey oldu: Robert hastalandı. Kısa süre sonra çiçek çıkarttığını söylediler. Gün geçtikçe durumu ağırlaşıyordu. New Orleans’a varmadan dört gün önce öldü. Denizcilerden biri onu battaniyesinin içine sıkıca bağlayıp ayaklarına da yük taktı. Sonra onu ambar ağzına yatırıp tırabzanların üstüne yerleştirdiği yüklerle havaya kaldırdı ve zavallı Robert’ın cansız bedeni körfezin beyaz sularına bırakıldı.