Samipaşazade Sezai – Sergüzeşt (страница 2)
Sandallar sahile yanaşarak bu kızları bir eve götürdüler. Eve girdikleri zaman, esircinin karısı karşılayarak:
“Bu ikisi güzel! Bu küçük kız, hastalıklı bir şeye benziyor. Bunu buraya ölsün diye mi getirdin?” dedi.
Hacı Ömer:
“Biz de bunu bin liraya almadık ya! Tam, Yüksek Kaldırım’daki Mustafa Efendi’nin karısının istediği gibi bir küçük…” cevabını verdi. O gece Çerkezler o evde kaldılar; üç günde, beğenmeye bağlı olarak, üçünün de pazarlığı bitti.
Bu evde kızlar geceleri bir odaya toplanır, birbirleriyle konuşurlardı; fakat çok gülmek, Çerkezce konuşmak yasaktı. Bir müşteriye gidip de, her ne sebepten dolayı olursa olsun, beğenilmeyerek gelen esirlere on on beş kırbaç vurulurdu.
Bu eve gelişlerinden birkaç hafta sonra, bir sabah, Hacı Ömer o küçük esir Çerkez’e:
“Haydi kalk, gideceğiz.” dedi.
Çocuk, kendi yaşındakilere mahsus bir tavırla hemen yerinden kalktı. Koşarak beraber geldiği kızlardan birinin boynuna sarıldı. Birbirleriyle öpüşüp ayrıldıkları zaman, çocuğun gözünde, küçücük ruhunun acısını belirten bir damla yaş gözüktü; sonra birdenbire hayatın ıstırap yükünü hissetmeye başlayan adamlar gibi, minimini kaşlarını çattı. Ciddi, müteessir, düşünceli bir çehre ile esircinin o kocaman ellerinden tutarak evden çıktılar. Yürüyorlardı. Çocuk sokakta giderken, etrafından geçen arabalara, tramvaylara hayran hayran bakıyordu. Tophane Meydanı’na geldikleri zaman, orada birçok çocuğun gülüşerek, haykırarak oynadıklarını gördü. Duygular kaynaşan kalplerinden geçen arzular üzerinde hiç düşünmeden hemen uyuvermek çocukların özelliklerinden olduğu için, kendisinden geçerek (yerde koşuşan bu yaratıkların gökyüzünde uçuşan kuşlarla bir münasebeti olmalı), kendilerinden bir topluluk gördükleri zaman ona katılma sevdasının şevkiyle, hemen onların yanına doğru koşmaya başladı.
Birdenbire esircinin o büyük, o korkunç gözlerini açarak:
“Gel buraya… Şimdi kırbacı çıkarırım!” dediğini işitir işitmez, yavaş yavaş geri döndü.
Yanındaki gulyabaninin ellerini tutarak kendisinin nasıl bir demirden esaret pençesi içinde olduğunu birinci defa olarak hissetti. Yürüyorlardı.
İkisi de hiç lakırdı söylemiyordu. Köprünün üzerinden geçerken iki tarafa yanaşıp kalkan vapurlardan gözünü ayırmıyordu. Birkaç adım daha ileri gidip de vapur düdüklerinin sesini işitir işitmez bulunduğu yerde vücuduna titreme geldi. Zira, memleketinden ayrılıp gelirken, Batum’da duran vapur düdüğünün aksi hâlâ kulağında kalmıştı. Karşı tarafta, gökyüzünün mavi gölgesi altında, omuz omuza yükselmiş dağların üzerinden dökülüp gelen bir rüzgâr, saçlarını dağıtarak görmüş olduğu bir rüyayı, yani memleketini hatırlatarak mustarip kalbine anlaşılmaz bir surette teselli veriyordu. Yürüyorlardı. Köprüyü geçip de Yeni Cami’nin önüne geldikleri zaman çocuk, rengi büsbütün uçmuş yüzünü, korku ve tereddüde delalet eden bir hâl ile kaldırarak Hacı Ömer’e:
“Karnım aç.” dedi.
Esirci kolunu çekerek düşürecek gibi olduktan ve yine itip doğrulttuktan sonra:
“Yürü!” dedi.
Yürüyorlardı. Biçare çocuğun o güzel fakat renksiz dudakları titriyordu. Çakmakçılar Yokuşu’nu çıkarken, ayaklarının sızladığını hissediyor; fakat korkusundan söylemiyordu. Gözüne, karşısındaki on adımlık yer yürümekle bitmez tükenmez, sonsuz bir mesafe gibi görünmeye başladı. Ayakları dolaşacak gibi oldu. Sonra yine doğruldu. Yürüyorlardı. Beyazıt Meydanı’na geldikleri zaman, gözünü çevirip de bir tarafa bakmaya mecali kalmamıştı. Bacakları, güya vücuduna bağlanmış, birer kurşun gibi ağır gelmeye başladığından, vücudundaki bütün kuvveti onları sürüklemeye ancak yetişiyordu.
Hele şükürler olsun, Beyazıt’ta tramvay durağının yanındaki bir kahvede oturdular. Yorgunluktan gücü kuvveti kalmayan çocuğa, o hasır iskemle bir kraliçenin saltanat tahtına çıkması kadar huzur ve sefa verdi. Esirci, bir simit, biraz da peynir aldı. Çocuk bunları yedikten ve bir bardak da su içtikten sonra, tramvaya binerek Aksaray’a, oradan diğer hattın tramvayıyla Yüksek Kaldırım’a indiler.
Esirci, küçük bir sokak, tenha bir mahallenin içinde bir evin kapısını çalıyordu.
Öğleye rastlayan bu saatte, doğunun parlak güneşi, bu küçük, bu tenha sokağı aydınlatarak kapısını çaldıkları evin üst kat pencereleri, saçağının gölgesi altında kalır ve alt kat pencerelerinin kafeslerinden süzülerek giren gün ışığı, evin iç tarafına doğru nüfuz ettikçe, sönüyor gibi görünürdü. O sırada, öteki sokaktan çıkan kör bir dilenci, elindeki değneği fasıla ile bir usulde kaldırımlara vurarak: “Devr-i lalinde baş eğmem bâde-i gülfâma ben.” gazelini okuyarak geçiyordu. Evin kapısında bir köpek uyuyor, komşunun damında bir iki kedi dolaşıyordu. İnsan bu sokaklarda yürüdükçe, yapılış ve sıralanışına bakarak kendini Orta Çağ’a doğru seyahat ediyor sanırdı.
Evin kapısını açan bir Arap halayık:
“Sefa geldiniz Hacı Ömer Efendi, buyurun.” dedikten ve hanımına gidip haber verdikten sonra, bunları hanımın odasına götürdü.
Bir başörtüsüyle köşede oturan hanım şişman ve esmerdi. Kaşlarına bir parmak kalınlığında rastıklar sürmüştü; kaba bir yaradılış çirkin bir kıyafete girmişti.
Odaya girip de esirci:
“Git, hanımın eteğini öp.” dediği zaman, küçük esir gidip kadına sarılmak isteyince, hanım gayet sert bir tavırla geriye doğru itti.
Kız, mahzun mahzun geri çekilerek mindere oturdu.
Hacı Ömer şiddetle:
“Senin mindere oturmak haddin mi? Sen esirsin! Kalk ayakta dur.” dedikten sonra, hanıma doğru dönerek:
“Kusuruna bakmayın, daha acemidir. Geleli birkaç gün oldu. Siz istediğiniz gibi terbiye edersiniz.” diyerek özür diledi.
Çocuk, bu emirlere hayret ve üzüntü içinde itaat etti. Bir taraftan hanım çocuğun vücudunu eliyle yoklayarak ucuz almak için birçok kusur bulup, diğer taraftan Arap halayık da inceden inceye muayene ederek:
“Hanımefendi, bu nafile, zayıf, pek zayıf, bu ölür.” dedi.
Hasılı iki tarafın, bu henüz aklı ermeyen mahluktan istifade için, hırs saiki ve menfaat sevdasıyla saatlerce ettikleri pazarlık kırk lirada son buldu.
Esirci Hacı Ömer, edindiği alışkanlıkla bu senedi çabucak yazarak evden çıkıp gitti.
Hanımının verdiği emir üzerine Arap halayık, yanında uysal bir sessizlikle giden küçük kızı mutfağa indirdi. Kendi yemek pişirirken, ona da su taşıtırdı. Hanım, evin idare ve intizamını tam bir dikkatle yerine getirir ve devam ettirir; fakat çok bağırır, pek çabuk hiddetlenirdi. Büyük kaşlarını çatarak sönük siyah gözleriyle bakışında bir çocuğu ağlatacak, bir adamı korkutacak kadar merhametsizlik görünürdü. Yalnız, on iki yaşında Atiye adındaki kızını mektepten dönüşünde kucakladığı zaman, yaradılış inceliği ve şefkat duygusu gibi kadınlara mahsus olan ulvi meziyetler, garip bir surette kendisini gösterirdi.
Bu özelliklerini tamamıyla kızına inhisar ederdi. Yoksa zaten hiç çocuk sevmez, hiç kimseye acımazdı. Gençliğinde ara sıra kendisini döven kocasının vahşi muamelesini görmüş ve en nazik yaratılan bir kadını bile en azgın hayvana benzetecek kadar tesirli olan kıskançlığı çok çekmişti. Hele bir zamandan beri vazifelerini kötüye kullanma ve rüşvet yemesinden dolayı yüce hükûmetin adil hükmü ile kocasının işten çıkartılmasının ıstırap ve kederini hissetmiş ve bunların hepsi kalbine bir merhametsizlik, bir neşesizlik getirmişti.
Manevi hayat olan zihin işlerinden ve bir cemiyet içinde anne olmak için gereken medeni terbiyeden mahrum bulunduğu için, daima halayıklarla uğraşır, onları merhametsizce döver, komşularının aleyhinde söylenir dururdu.
Kocası borçtan kurtulmak ve memuriyet elde etmek için gündüzleri dolaşır, akşamları geç gelir, sabahları erken giderdi.
Akşam olunca, Teravet adlı Arap halayık, kendisinin yattığı mutfağın üstündeki odaya, gayet ince bir şilte, katı bir yastık, kirli bir yorgan koydu. Sabahtan beri yorgunluktan takati kesilen bu esir yatağın içine girdi. Evin yukarı kattaki penceresinden bahçedeki nar ağacının dallarına akseden bir şamdanın hafif ışığına gözlerini dikerek yaradılış sırlarının anlaşılmaz bir hissine uyarak “Gece!” dedi. Yorganı başına çekti; sessiz, derin, masum bir uykuya daldı.
Sabahleyin erkenden gözlerini açtığı zaman, karşısındaki nar ağacında bir kuş ötüyordu. Bir kuşun ötüşüyle bir çocuğun ruhu arasında münasebet vardır. Yatağından kalktı; başını pencereye dayayarak kuşu seyretmeye başladı. Bu kuş doğmakta olan güneşin ilk ışıklarına karşı kanatlarını sallayarak uçtukça, göğsünde şafaktan al, mavi birtakım renkler dalgalanır, ağaca konduğu zaman, yeni açılmış bir çiçeğe benzerdi. Bu temaşaya o kadar dalmıştı ki içinde bulunduğu hayranlıktan Teravet’in: “Gel yatağını kaldır.” diye bağırarak azarlaması uyandırdı. Eline bir süpürge vererek süpüreceği odaları, edeceği hizmetleri, yukarıya, mutfağa taşıyacağı suları gösterdi. İsmini Dilber koymuşlardı. Zira hanım kendisini bu ad ile çağırmaya başladı. Biçare Dilber, sabahları erken kalkar, incecik şiltesini bin bela ile kaldırır, odaları süpürür, kovaların içine birer parça su koyarak yukarı çıkarırdı.