Samed Behrengi – Samed Behrengi Bütün Öyküleri (страница 8)
Babamın yanına vardığım zaman, caddeler sokaklar ıssız ve bomboştu. Tek tük taksiler gelip geçiyordu. Babam her zamanki gibi, zerzevatçılık yaptığı el arabasının üzerinde yatıyordu. Babamın yanında yatıp uyuyacaksam önce bana da yer açması için onu uyandırmam gerekecekti. Bizimkinden başka el arabaları da vardı orada duvar diplerinde, onların sahipleri de kendi arabaları üzerinde uyuyorlardı. Birkaç kişi de yere kıvrılmış, zeminin üstünde yatmıştı. Burası işlek bir yol kavşağı üzerindeydi ve hemşerilerimizden birinin içinde buz satıcılığı yaptığı bir büfesi vardı orada. O kadar uykum vardı ki, yorgunluktan el arabamızın tekerlerinin dibine yığılıp kalmışım, orada uykuya daldım.
Şangır şungur şangır şungur…
“Hey Latif neredesin? Latif, neden cevap vermiyorsun? Hani gidip gezecektik, neden gelmiyorsun?”
Şangır şungur şangır şungur…
“Latifçiğim, sesimi duyuyor musun? Benim, Deve! Seni götürüp gezdirmek için geldim. Hadi kalk da gidelim…”
Deve, balkonun altından geçerken, uykudan uyanıp fırladım ve o yükseklikten atlayıp sırtına bindim. Neşem yerindeydi şimdi:
“Geldim, sırtına bindim artık. Daha ne diye bağırıp çağırıyorsun?”
Beni görünce Deve de neşelendi, bir yandan ağzındaki sakızı çiğneyip geviş getirirken, sakızın bir kısmını da bana verdi. Birlikte yola koyulduk. Biraz yol almıştık ki Deve, başını çevirdi:
“Gelirken senin mızıkanı da getirdim yanımda, al şunu da biraz çal, giderken dinleyeyim.”
Güzelim mızıkamı Deve’den aldım ve oldukça keyifli bir şekilde çalmaya başladım. Deve de boynundaki büyük ve küçük çıngırakları şangırdatarak, mızıkamla çaldığım müziğe eşlik ediyordu.
Deve, başını benden yana çevirdi:
“Latif, akşam yemek yedin mi?”
“Yok yiyemedim. Param yoktu.”
“O zaman, önce gidelim akşam yemeği yiyelim.”
O sırada beyaz bir tavşan üstümüzdeki ağacın tepesinden aşağı atladı:
“Sevgili Deve, bu akşamki yemeğimizi villada yiyeceğiz. Ben önden gidip diğerlerine de haber vereyim. Siz de arkadan gelirsiniz.”
Tavşan, elinde tutup kemirdiği havucun geri kalanını akan suya attı ve zıplaya zıplaya yoluna gidip, uzaklaştı.
Deve:
“Villa dediği yer neresidir, biliyor musun?”
“Sanıyorum yazlık bir ev falandır.”
“Yok, yazlık ev değil. Zengin insanlar, havası ve suyu güzel olan manzaralı yerlerde, kendileri için saray gibi evler yaptırırlar. Bu villalara her canları sıkılınca veya istirahat etmek istediklerinde gider dinlenirler, keyif yaparlar. İşte bu tür saray yavrusu evlere
Deve bunları söyledikten sonra birden yükseldi, tıpkı kuşlar gibi gökyüzünde yükselip uçuyordu. Güzelim evler bahçeler ayaklarımızın altında kalmıştı artık. Ne hava kirliliği ne sis ne de toz duman vardı bu yükseklerde. Evler ve sokaklar yukarıdan öyle güzel görünüyordu ki bir an film seyrediyorum hissi verdi bana. Sonunda Deve’ye,
“Tahran’dan dışarı çıkmış olmayalım?” demek zorunda kaldım.
“Niye böyle düşündün?”
“Çünkü Tahran’ın bu taraflarında hiç hava kirliliği ve sis yok. Hem bütün evler kocaman ve çiçek gibi tertemiz.”
Deve gülerek cevap verdi:
“Çok haklısın Latifçiğim. Tahran’ın gerçekten de iki ayrı yüzü var ve her ikisi de birbirinden o kadar ayrı ki… Şehrin kuzeyi ve güneyi… Tahran’ın güneyinde kirlilik, sis, toz duman, ne ararsan var; kuzey tarafı ise tertemiz. Çünkü bütün eski püskü otobüsler güney tarafında çalıştırılıyor. Bütün tuğla ocakları o tarafta. Kalitesiz yakıtla çalışan bütün eski arabalar, kamyonlar o tarafta çalışıyor bütün gün. Güney tarafının hemen hemen bütün yolları taş toprak hâlâ. Kuzey mahallelerinin bütün pis ve atık suları kanallarla güneye akıtılıyor. Sonuçta ne oluyor? Güney tarafı, aç, sefil ve perişan insanların doldurduğu mahallelerden oluşuyor; kuzey tarafı ise kibar ve zengin sınıfının oturduğu yer. Sen hiç Hasırabad’ı, Naziabad’ı veya Hacıabdulmahmud Caddesi’ni duydun mu? O semtlerde yaptıkları on katlı, mermer kaplı binaları gördün mü? O gösterişli binaların altındaki mağazalar zengin adamların iş yerleridir, müşterileri de lüks otomobillerle ve bilmem kaç bin dolarlık cins köpekleriyle gelirler bu mağazalara…”
“Evet, güney mahallelerinde böyle şeyler hiç görülmez. Orada bir Allah’ın kulunun arabası yoktur. İnsanlar olsa olsa el arabasına sahiptir, onunla da bir izbe köşeye çekilir, üzerinde uyurlar.”
Açlık o kadar bastırmıştı ki neredeyse midem delinecek sanmıştım.
Tam altımızda büyükçe bir bahçe uzanıyordu. Rengârenk ışıklar içinde, insana ferahlık veren, serin ve huzurlu bir çiçek bahçesiydi. Bahçenin tam orta yerinde bir gül demeti gibi kondurulmuş zarif bir köşk, köşkün birkaç metre ötesinde kocaman bir havuz görünüyordu. Tertemiz suyun içinde kırmızı balıklar yüzüyordu. Havuzun hemen yanı başında masalar ve sandalyeler vardı. Masaların üzerine çeşit çeşit nefis görünüşlü yemekler konulmuştu, her birinin kokusu insanı mest edecek kadar güzeldi.
Deve:
“Hadi aşağıya inelim. Akşam yemeğimiz hazır.”
“Peki, bu bahçenin ve villanın sahibi nerede?”
“Onu hiç düşünme sen. Elleri bağlı şekilde, evin bodrumuna atıldı.”
Deve’m, havuzun kenarındaki rengârenk çinilerin üzerine indi, sonra çöktü, ben de aşağı indim. Tavşan hazır bekliyordu, elimden tuttu ve bizim için hazırlanmış olan masalardan birinin yanına götürüp, etrafı gösterdi. Kısa bir süre sonra konuklar da gelmeye başladı. Oyuncaklar otobüs ve minibüslere binmişti, bazıları da uçak ve helikopterlere… Eşekle kaplumbağa, deve yavrularının kuyruğuna yapışmış, maymunlar oradan oraya zıplayıp sallanarak, tavşanlar ise zıplaya zıplaya geliyordu. Sonunda bu ilginç ve merak uyandıran misafirler topluluğu, sadece kokusu bile insanın ağzının suyunu akıtan yemeklerle dolu masalara ulaşmıştı. Çeşit çeşit kebaplar, dolmalar, pilavlar, kavurmalar ve benim adını sanını tanıyıp bilemediğim nice yemeklerle doldurulmuştu masaların üzeri. Her çeşit meyve, masalardan yere taşacak kadar bol bol vardı.
Bu sırada, Deve, bir baş ve boyun hareketiyle, havuzun etrafındaki masalarda oturmuş olan tüm konukları susturdu ve konuşmaya başladı:
“Büyük ve küçük tüm misafirlerimizi hoş geldiniz, sefalar getirdiniz diyerek selamlıyorum. Şimdi size bu önemli gecede neden ve kimin onuruna bu büyük şöleni tertip ettiğimizi söylemek istiyorum. Tahmini olan var mı?”
Eşek:
“Latif için. İstedik ki o da bir gün olsun şöyle doyasıya yemek yiyebilsin. Midesi dolsun ve güzel bir yemeğe hasret kalarak yaşamasın.”
Ayı, kafesinin parmaklıkları ardından,
“Latif, sürekli mağazaya gelip bizi seyreder, biz hepimiz onu çok seviyoruz.” dedi.
Kaplan,
“Öyle tabii, Latif hep bizimle birlikte olmayı isterdi, biz de ona eşlik ettiğimiz için çok mutluyuz.” diye cevapladı Ayı’yı.
Aslan:
“Evet. O zengin çocukları bizim gibi oyuncaklardan çok çabuk bıkıyorlar. Çünkü zengin babaları o çocukları sürekli yeni oyuncakçılara götürüp farklı oyuncaklar alır. Çocuklar da eski oyuncaklarıyla bir iki sefer oynadıktan sonra, kaldırıp bir köşeye atar ve bizden vazgeçerler. Biz de bir köşede öylece kalır, çürür gideriz.”
Ben de hepsine birden seslendim:
“Eğer siz, hepiniz yani, benim oyuncaklarım olsaydınız, emin olun sizden hiç bıkmazdım. Her zaman sizinle vakit geçirip oynardım ve asla yalnız bırakmazdım sizi kendi hâlinize.”
Bütün oyuncaklar tek bir ağızdan cevap verdiler:
“Biliyoruz. Biz seni çok iyi tanıyoruz. Ama senin olamayız. Bizi çok pahalıya satıyorlar.”
Sonra içlerinden biri konuştu:
“Maalesef babanın bir aylık kazancı bile içimizden bir tanemizi almaya yetmez.”
Deve herkesi susturdu:
“Evet, şimdi asıl konumuza dönelim tekrar. Hepinizin sözlerine katılıyorum, hepsi doğru. Lakin bu gece bu şölene ne için davet edildiğimize ve buraya niye toplandığımıza hiçbiriniz değinmedi.”
Ona ben cevap verdim:
“Beni buraya niçin getirdiğinizi biliyorum. ‘Bak Latif, herkesin babası seninki gibi aç biilaç, sersefil bir yol kenarında yatıp kalkmıyor.’ demek için getirdiniz beni buraya.”
Birkaç erkekle kadın, uzakça bir masada oturmuş, hızlı hızlı yemeklerini yemekteydiler. Bunların, o villanın hizmetçileri ve çalışanları olduğu belli oluyordu. Sonunda ben de yemeye başladım. Ama okadar çok yememe rağmen, sanki midemde bir kara delik varmış gibi bir türlü önümdekileri bırakamıyor, bir türlü doyamıyordum. Midemden sürekli gurultular geliyor gibiydi. Tıpkı ölecekmişçesine acıktığım o günlerdeki gibiydi hâlim. Sonra aklıma düşte olabileceğim endişesi geldi, acaba rüyadaydım da o yüzden mi doyamıyordum? Ellerimle gözlerimi yokladım. Her ikisi de gayet güzel yerindeydi. Sonra kendime sordum, “Acaba rüyada mıyım ben?” Hayır, rüyada değildim. Çünkü rüya görenlerin gözleri açık olmaz ve etraflarını göremezler. O hâlde neden bir türlü yemeye doyamıyordum? Midem niye hâlen daha kazınıyordu?
Sonra, kalktım ve etrafı gezmeye başladım, evin etrafında bir tur attım, duvarlarına ve dış cephesinde kullanılan kıymetli taşlara dokundum. O sırada, aniden, nasıl oldu nereden geldi bilemiyorum, bir toz bulutu gelip yüzüme çarptı. Villanın bodrumuna iniyordum, muhtemelen bu toz oradan geliyordu. Daha ilk basamaktayken gelip ağzıma burnuma doluşmuştu bu tozlar ve hıçkırttı beni, hapşırdım. Kendi kendime, “Bu da nesi, neredeyim ben?” diye soruyordum.