Samed Behrengi – Samed Behrengi Bütün Öyküleri (страница 14)
“Tepede, kayaların arasında şeftali ağacı büyüyüp kök salamaz. Ağaç dediğin su ister, yumuşak yer ister.”
Sahip Ali:
“Tamam anlaşıldı, nutuk çekmeyi bırak şimdi. Ben yukarıya doğru çıkıp bahçıvana bakayım hele gelmiş mi diye.”
Bahçıvan şehirden dönmemişti henüz. Polat ile Sahip Ali, bağın sakin bir köşesinde, sırtın arka tarafında, bir parça toprağı kazdılar. Ardından beni toprağın içine yerleştirdiler ve elleriyle üzerime toprak atıp düzelttiler, işleri bitince de gittiler.
Kara ve nemli toprak beni sımsıkı kucakladı ve bağrına bastı. Tabii ki o sırada henüz yeşerecek durumda değildim. Yeşerebilecek güce erişebilmem için zamana ihtiyacım vardı.
Dışarının soğuğu toprağın içine kadar işleyince, artık kış mevsiminin geldiğini ve toprağın üstünün karla kaplanmış olduğunu anladım. Yarım karış kadar toprağın altı soğuktan donmuştu, ama daha da derinlikler sıcaktı ve beni soğuktan, buz tutmaktan koruyabiliyordu.
Bu şartlar altında geçici bir süreliğine hareketsiz kalarak, toprağın altında tatlı bir uykuya bıraktım kendimi. Uyudum ki, bahar gelince iyice güçlenerek uyanayım, yeşereyim ve topraktan çıkayım, Polat ve Sahip Ali için bol meyve veren bir ağaç olayım. İri ve sulu şeftaliler verecek, güzel kızların utangaçça kızaran yanakları gibi al al meyvelerim olacaktı.
Kış boyunca görmüş olduğum rüyalardan pek bir şey yok aklımda. Ama bir seferinde şöyle bir düş gördüğümü hatırlıyorum: Büyüyüp koca bir ağaç olmuşum, Polat ve Sahip Ali üzerime tırmanmış dallarımı sallamaktalar, köyün üstü başı pejmürde bütün fukara çocukları da ağacın altına toplanmışlar. Yukarıdan düşen şeftalilerimi havada kapışıyor, büyük bir zevk ve lezzetle yiyorlar, ağızlarından akan sular göğüslerinden aşıp göbeklerine kadar süzülüyor. Kabak kafalı bir oğlan çocuk ha bire Polat’a sesleniyor, “Polat, bu yediğimiz şeyin adı neydi, söylemedin bir türlü. Eve döndüğümde nineme ne yediğimi, hem de ne kadar çok yediğimi söylemek istiyorum. O kadar çok yedim ki bu lezzetli şeyden, ama hâlâ doymadım tadına, yine olsa yine yiyebilirim.”
Üstleri başları iyice dökülen, yarı çıplak iki çocuk daha vardı, ağızlarına ve burunlarına sinekler üşüşmüştü. İkisinin de ellerinde irice birer şeftali, her ısırdıklarında keyifle kendilerinden geçiyor, ‘oh’ çekip duruyorlardı.
Bu anlattıklarım, gördüğüm düşlerimden biriydi.
En sonuncusunda ise badem çiçeği görmüştüm düşümde.
Hasta ve yarı baygın vaziyetteydim, birden yumuşak bir ses yükseldi, bu güzel sesle birlikte çok tanıdık gelen kokuların toprağın altına sızmakta olduklarını hissettim. Ses şöyle söylüyordu: “Ey badem çiçeği, gel de kokunu şu güzel şeftalinin yüzüne gözüne üfle. Uyanmazsa, bu sefer ellerinle okşa yüzünü ve bedenini. İzin ver de kokunu iyice hissetsin. Hem artık uyanması lazım çabucak, filizlenme ve yeşerme zamanıdır şimdi. Bütün çekirdekler uyanıyor uykularından.”
Tenimde ve yüzümde hareket etmekte olan badem çiçeğinin kokusu ve beni okşayan elleri öylesine hoştu ki, hep o vaziyette kalayım ve hiç uyanmayayım istiyordum. Ama olmadı. Uyanıp, kendime geldim. Biraz daha o eski hâlimde kalmak istedim, fakat badem çiçeği güldü bu hâlime ve dedi ki: “Hadi nazlanmayı bırak artık canım. İçinde yeni bir yaşamın tohumunu taşıyorsun ve yeşermeye, büyüyüp meyve vermeye can atıyorsun, öyle değil mi?”
Badem çiçeği yeni bir gelin kadar güzeldi, kar gibi beyaz ve tertemiz bir kıyafet vardı üzerinde, dudakları da tomurcuklanıp çiçeğe durmuştu âdeta. Elbette ben henüz kar görmüş değildim. Karın nasıl bir şey olduğunu, dalında bir meyveyken annemden duyup öğrenmiştim.
Badem çiçeğinin biraz önce kiminle konuşmakta olduğunu ve onu başıma kimin gönderdiğini öğrenmek istiyordum. Bunun üzerine, badem çiçeği kollarını boynuma doladı, bir öpücük kondurdu ve gülerek, “Amma da irisin, kucağıma sığmıyorsun.” dedi önce. Sonra devam etti: “Yanımızdaki ilkbahardı, yeşerip filizlenme vakti gelmiş, öyle söyledi.”
Baharın adını duyunca, sanki uyanıvermişim gibi şöyle bir silkinip kendime geldim. Bahar gelip geçmiş de ben henüz kabuğumu dahi yaramamışım diye düşündüm bir an. Bu perişan düşünceler içinde uyku sersemliğimden korkuyla sıyrılıp doğruldum. Etrafıma bakınca gördüm ki, karanlık ve ıslak toprak beni sımsıkı kucaklamış, şefkatle bağrına basmış âdeta. Kabuğum dışarıdan ıslaktı, ama içeriden terlemişti. Başımdan aşağıya su tanecikleri süzülüyor ve her yanımı sarıp, üstümü başımı ıslattıktan sonra toprağın içine doğru yol alıyordu. Çevremde birkaç bitkinin tohumu etrafına kök salmaya çalışıyordu. İçlerinden bir tanesi epeyce boy atmış, hatta sanırım toprağın üzerine başını uzatmış olmalıydı. İncecik köklerini bir o yana bir bu yana uzatıp bulabildiği gıda ve su damlalarını emiyor, sonra da bunları biriktirip yukarıya gönderiyordu. Tanımadığım bir başka tohum da ufak ufak kök salmış, öne eğik başıyla sabır içinde ve usul usul toprağı deliyor, yukarılara doğru yol alıyordu. İki gün sonra güneşin doğuşunu görmeye kesin kararlı gibiydi.
Yeni bir kök geçiyordu gövdemin tam altından, o uzanırken bir yandan da beni gıdıklıyordu. Dediğine göre, suyun kenarındaki badem ağacının köklerindendi. Bademin kökleri de olanca gücüyle toprağın suyunu ve besin maddelerini emip içine çekmekteydi.
Üzerime damlamakta olan su damlaları, toprağın üzerindeki kardan eriyip geliyordu ve birkaç gün sonra kesildi.
Günün birinde bir hışırtı duydum çevremden. Akıllı bir kara karınca sürüsü yanıma kadar ulaştı ve kabuğumu ısırmaya çalıştılar. Karıncalar, gelirken yanlarında, güneşin sıcaklığını ve baharın kokusunu da toprağın içine kadar getirmişlerdi. Isırmalarından anladığım kadarıyla tünel kazıyorlardı. Bir süre uğraşıp didinip, sert kabuğumu ısırıklarıyla delmeye çalıştılar, ama bunu başaramayacaklarını anladıklarında yollarını değiştirip başka bir yöne doğru tünel kazma faaliyetlerine devam ettiler. Toprağın üzerine çıkıp da ağaç olacağım vakte kadar bir daha da görmedim onları.
Suyu eme eme o denli şişmiştim ki, sonunda kabuğum dayanamayıp çatladı. İşte bu çatlaktan, ilk minik beyaz kılcal kökümü dışarıya uzattım ve toprağın içine doğru sürdüm. Böylece, o büyüyüp de güçlü bir kök hâline gelince, onun üzerinde doğrulup boy atacak, filizlenecektim. Sonrasında ufacık sürgünümü yukarı doğru gönderdim. Başını eğerek yükselmesini ve boy atmasını, toprağı yarıp güneşi bulmasını öğretmiştim ona. Sürgünün ucunda ufacık bir filizim vardı, toprağı yarıp yüzeye çıktığımda gövdemi oluşturacaktı. Köklerim iyice güçlenip etrafından besin maddeleri emecek hâle gelinceye değin, içimde depoladığım besini tüketiyor, minicik köklerimle sürgünümü bununla besliyordum.
Toprağın içinde beni boğulmaktan kurtaracak kadar hava vardı. Dışarısının ısısı da toprağa girebiliyordu üstelik.
Bu günlerde yorgunluğum kalmamıştı artık. Başlarda kendi içimde gelişmiş, böylece dönüşmüş ve yepyeni bir hâle girmiştim. Tabii, çekirdek olduğum zamanlar, tam anlamıyla olgun bir çekirdektim, bir yere kıpırdayıp hareket edemiyor, serpilemiyordum. Fakat artık tam bir ağaç olmak istiyordum, bununla birlikte hâlen çok fazla eksiğim ve gidecek çok yolum vardı önümde. Kendi kendime düşünüp duruyordum: Tam bir çekirdekle henüz gelişmemiş bir ağaç arasındaki fark, çekirdeğin bir çıkmaz yola girdiğinde kendini değiştirmemesi hâlinde çürümesinin kaçınılmaz oluşuydu, buna karşılık henüz gelişmemiş durumdaki ağacın önünde oldukça parlak bir gelecek kendisini bekliyordu. Her şey, her saniye değişip dönüşmekteydi. Tüm bu gelişmeler, birbirini takip edip de üst üste birikmeye başladığında, belirli bir aşamaya varıyor ve artık o şey eskisinden farklı bir hâle dönüşüyordu. Mesela ben, artık bir çekirdek değildim, ufak bir fide, gelişen bir sürgün hâlini almıştım. İncecik köklerim ve oluşum halinde bir gövdem vardı, filizlerim ve sarı yaprakçıklarım iki çeneğimin arasında toplanmış, devamlı yukarı doğru boy atmaktaydım. Toprağın üzerine kendimi tamamen atınca, yaprakçıklarımı güneşin önüne serecektim, güneş de onları yemyeşil renge boyayacaktı. Bol tomurcuklu ve sulu şeftaliler veren, çiçekli bir ağaç olma düşü beni canlı tutuyordu. Ufacık ve körpe bir sürgündüm henüz, ama aydınlık bir gelecek uzanıyordu önümde…
Ceviz büyüklüğünde bir taş önüme dikilmiş, büyüyüp gelişme yolumu kesmişti. Onu delip geçemeyeceğimi anladığımda, çaresiz bir şekilde çevresinden dolanıp yukarı doğru yürüyüşümü sürdürdüm.
Yukarı doğru her yükseldiğimde, güneşin sıcaklığını daha fazla hissediyor, bunu hissettikçe de daha fazla ona doğru uzanıyordum. Artık toprağın hemen yüzeyine daha yakın ot köklerinin arasından geçmekteydim. Nihayetinde, toprağın üst yüzeyine, güneş ışığının sızdığı kısma eriştim. Artık yukarı doğru sadece çok ince bir tabaka kalmış olduğunu anladım. Çok sürmedi, birkaç saat sonra bir baş darbesiyle o ince kısmı da yardım ve başımı topraktan yukarı doğru uzattım. Yüzeye çıkınca, güneşin ışığı ve sıcaklığı karşıladı beni.
Toprağın üzerine çıkmıştım artık. Bu toprak annemin de annesiydi, benim de annemdi. Kuşkusuz tüm canlıların toprak anasıydı o.
Az ötemde, baştan ayağa beyazlara bürünmüş badem ağacını gördüm, güneşin altında sere serpe uzanmış, parıl parıl parlıyordu. Öylesine güzel ve hâlinden hoşnuttu ki, beni de yürekten mutlu etti. İçtenlikle selamladım onu, badem ağacı da cevaben, “Merhaba canım, ay yüzlü güzelim, toprağın üstüne hoş geldin, aşağıda ne var ne yok?” dedi.