Сабахаттин Али – YENİ DÜNYA (страница 3)
Keman çalan uzun kafalı, esmer delikanlı eğilerek dava vekilinin selamını iade etti. Melek, başıyla belli belirsiz bir işaret yaptı; kucağındaki udun üzerine abanarak avaz avaz bağıran ihtiyar sanatkâr ise, dünyanın farkında olmadığı için şarkısına devam ediyordu.
Melek, içinden: “Aman yarabbi, bu heriften kurtulamayacak mıyım?” dedi. Ömründe bu derece iğrendiği bir adama rast gelmemişti. Beş seneden beri hayatını sesiyle kazanıyor, sıkıştıkça vücudunu bu sese yardımcı yapmak mecburiyetinde de kalıyordu. Bu meslekte adam seçmek pek adet değildi, ama bunun da bir haddi vardı. Zaten bu tiksinmesinde Hüseyin Avni’nin suratının pek rolü yoktu. Melek’e asıl korkunç gelen onun yapışkan bir ifade taşıyan hareketleri ve siyah gözlüklerinin arkasında kirli bir paçavra gibi sallanan bakışlarıydı.
Diğer tutkunlarının ısmarladığı bir çayı bile hakir görmeyen ve bu eli açık hovardayı bir gülümseme ile tediye-8eden genç kadın, Hüseyin Avni’nin, evinden kim bilir ne sahnelerden sonra alıp kendisine hediye ettiği birkaç altın bileziği bir türlü koluna takamıyordu.
Kahvecinin söylediğine göre bu adam evvelce, Hukuk Mahkemesi azasından imiş, sarhoşluğu yüzünden çıkarmışlar, çok az bir tekaüt maaşı alıyor ve üç çocuğu ile karısını dava vekilliği ederek geçindiriyormuş. Hukuk mezunu olmayıp zabıt kâtipliğinden yetiştiği ve işine gücüne karşı hiç alakası olmadığı için yazıhanesine günde birkaç köylüden başka uğrayan olmazmış.
Kahveci:
“Metelik yoktur herifte, nesine yüz verirsiniz?” diyordu.
“Günde iki köylüye iki istida yazıp yarım kâğıt alır, onu da lokantacı Mahir’de rakıya yatırır, evde çoluk çocuk aç beklesin. Yaşından da utanmaz, aksakalına da bakmaz, yazıhanesine uğrayan altmışlık köylü karılarına saldırır. Dayak yemediği gün yoktur. Şu kahvemize gelen efendilerin hiçbirinin ona yüz verdiğini gördünüz mü? Çamur gibi adamdır!”
Melek, bu kasabaya geleli iki ay olmuştu ve Hüseyin Avni bir gece bile kahveye gelmemezlik etmemişti. Her akşamüzeri, yazıhanede mi olur, lokantada mı olur, bir miktar rakısını içer, daha ikinci kadehte titremeye başlayan adımlarla kahvenin yolunu tutardı. Bu genç, sıska ve esmer kadıncağızın biraz çatlak, fakat yanık sesi onu çıldırtıyordu. Fakat onun bir kadına ısrarla yapışması için böyle bir sebebe de hacet yoktu. Bütün kadınlardan, en güzelinden en çirkinine, en küçüğünden en yaşlısına kadar öyle bir hava intişar9 ediyordu ki, çeşit çeşit olmasına rağmen müşterek bir hususiyeti haber veren bu kâh latif kâh baş ağrıtacak kadar sakil10 kokular onun hurdalaşmış vücudunda ıstıraplı bir sarsıntı bırakarak yayılıyorlar, zavallıyı uykudan, hatta düşünmekten mahrum ediyorlardı.
Çürük dimağının nasıl imal ettiği insanı şaşırtan bin bir türlü dalaverelerle karısını kandırıyor, bir sandık köşesinde, bir çıkın dibinde nasılsa kalmış olan kıymetli birkaç parça eşyayı aldığı gibi sazlı kahveye gidiyor ve birkaç şarkı isteyip çaldırdıktan sonra getirdiği şeyleri küçük çırak Hamdi ile Melek’e yolluyordu.
Kemancıyı birkaç kere yazıhanesine çağırıp kuru zeytin ile rakı ikram etmişti. Bir efendiye masa arkadaşlığı etmekten gurur duyan genç çingenenin Melek üzerinde lehinde tesir yapacağını ümit ediyordu. Fakat artık sabrı tükenmişti: Yarım yamalak selamlardan ve pek kıstırdığı zamanlarda genç kadının ağzından dökülen “Nasılsınız efendim?” yollu bir hatır sormadan başka bir şey gördüğü yoktu. Hâlbuki ihtiyar etlerini seyrek fasılalarla kamçılayan ihtiras nöbetleri tahammül edilmez hale gelmişti. Oturduğu yerden Melek’e doğru bakarken, derhal fırlayıp saldırmak isteyen vahşi bir hisse kapılıyordu.
Birkaç akşam evvel kemancı vasıtasıyla kadını yazıhanesine davet ettiği halde bu teklifi, patron razı değil diye reddedilmiş, kemancıdan cevap bekleyerek geçirdiği yirmi dört saat, kız isteyip cevap bekleyen delikanlılara taş çıkartacak bir ümit ve yeis11 silsilesi halinde geçmişti. İki günden beri sabahtan akşama kadar içiyor ve bin bir türlü planlar kuruyordu.
Aynı masada oturduğu kasaplar, kahvede içki yasak olduğu için çay fincanlarına koydurup getirttikleri konyakları içiyorlar ve ona da ikram ediyorlardı. Esrar sigaralarının dumanı Hüseyin Avni’nin kırmızı kapaklı gözlerini ve kuru genzini yakıyordu.
Melek, ihtiyar udinin sesini bastırarak:
diye bağırdıkça Hüseyin Avni öne doğru eğiliyor, yere düşecek gibi oluyordu.
Bu şarkının bestesinde, sözlerinde ve Melek’in ağlar gibi bir ifade alan söyleyişinde garip bir zavallılık, bir yalvarma vardı. İhtiyar adam, ağzının içinde bir şeyler mırıldanıyor, fakat ancak gırtlağını yırtar gibi dışarı fırlayan bir “Ah!” duyulabiliyordu. Bir aralık ufak ve buruşuk bir kâğıda bir şeyler karalayarak kemancıya gönderdi, biraz sonra saz, eski bir şarkıya başladı: Bir dame düşürdü beni ki bahtı siyahım, Billahi bu sevdada benim yoktur günahım! Bunu, kısa fasılalarla diğer kâğıtlar ve ihtiyarın haline uygun diğer şarkılar takip etti.
Kahvenin kapısı aralanarak içeri sekiz on yaşlarında bir kız başı uzandı. Kıvırcık saçları ıslak bir pösteki gibi ensesine yapışmıştı. Gözleriyle, şaşkın ve kararsız, etrafı süzdükten sonra oralarda dolaşan Hamdi’yi çağırdı, bir şeyler söyledi. Hamdi, tek tük evlerine yollanmaya başlayan müşterilerin arasından sıyrılarak Hüseyin Avni’nin yanına geldi ve kara gözlüklerini düzeltmeye çalışan ihtiyara: “Beybaba! Senin küçük kız gelmiş, evden istiyorlarmış!” dedi.
Sarhoşun yağlı yüzünün gerildiği ve seyrek sakallarının dimdik olduğu görüldü. Bir kedi gibi yerinden fırlayarak: “Defolsun, beni burada bari rahat bıraksınlar!” diye homurdandı ve yumruğunu kapıya doğru uzattı. Aralık kapı hemen kapandı, Hüseyin Avni tekrar iskemlesine çöktü. Kahve adamakıllı tenhalaşmıştı. Kalanlar başladıkları partiyi herhalde bitirmek isteyen birkaç tiryaki oyuncudan ibaretti. Biraz sonra saz da bitti. Ud torbaya, keman kutuya kondu. Udi, hiç konuşmayan ve etrafına bakınmayan bir ihtiyar, önündeki çay fincanını son bir defa diktikten sonra kahveciden gündeliğini alıp gitti. Kemancı, Hüseyin Avni’nin yanına gelerek:
“Nasılsın beybaba!” dedi, başıyla da: “Ne idelim, bir türlü olmuyor işte!” der gibi bir işaret yaptı.
Sarhoş ihtiyar:
“E… Bu ne kadar sürecek ya? Bizde hal kaldı mı ya?” diye mırıldandı.
Melek, patrondan parasını almış, kendisini hana kadar götürecek garsonun hazırlanmasını bekliyordu. Astragan taklidi eski bir mantonun içinde vücudu titriyor gibiydi. Siyah dekolte iskarpinleri çamurlanmış ve silinmemişti. Hüseyin Avni yerinden fırladı. Genç kadına doğru yürüyerek onun koluna yapıştı:
“Ben götüreyim seni, ruhum!” dedi. Melek, vücudunun sıcak bir köşesine ıslak bir el dokunmuş gibi ürperdi.
“Teşekkür ederim… Hacet yok!” diye mırıldandı.
“Hacet yok olur mu ya? Bize de bu kadar cevretmek12 reva mı ya? İnsanda tahammül bırakmıyorsun vallahi!”
Bu sözlerle beraber kadının zayıf kolunu daha çok sıktı. Melek, hızla silkindi. Muvazenesini13 kaybeden dava vekili dizlerinin üstüne düşerek alnını iskemlelerden birine vurdu.
Kalktığı zaman, sağ kaşının üst tarafında kırmızı bir şiş görünüyordu. Bir eliyle gözlüğünü düzelterek:
“Ne demek istiyorsun yani?” dedi, sesi hırıltı gibi çıkıyordu.
Başını kemancıya çevirerek:
“Ulan!” dedi, “Nedir bu yaptığınız? Bu cilve biraz uzun kaçıyor!”
Kemancı, kahve ocağı tarafında kayboldu. Hüseyin Avni tekrar Melek’in koluna sarılmak isteyerek, bir adım attı. Genç kadın korkak gözlerle etrafına bakınıyordu. Kahvede oyun oynayanlar ayağa kalkmışlardı. Bir kısmı kasketini alıp gidiyor, bir kısmı ihtiyar avukatla Melek’in etrafına toplanıyordu. Esrar çeken kasaplar başlarını birbirlerine yaklaştırmışlar; susuyorlardı.
Tavandaki lüks lambaları parlayıp sönerek ömürlerinin azaldığını bildiriyorlardı. Patron, kemancının hesabını kesmiş, o da kalabalığa doğru sokulmuştu. Hüseyin Avni etrafının farkında değildi. Genç kadının tekrar eline geçirdiği kolunu titrek parmaklarıyla sıkarak: “Sen geliyor musun şimdi?” dedi.
Melek kısaca: “Hayır!” diye cevap verdi. Fakat ne yapacağını kestiremeyerek olduğu yerde kaldı ve sağa sola bakındı. Bu anda, birdenbire sol yanağı üzerinde sarhoşun terli elini hissetti. Birisi saçlarını çeker gibi oldu ve müthiş bir acı duydu. Başka birisi onu yakaladığı gibi birkaç adım öteye götürdü, bir iskemleye oturttu; bu, kendisini hana götürecek olan garsondu. Kahveci ile iki çırağı birkaç adım ilerde, yere eski bir çul gibi yığılmış olan avukatı tekmeliyorlar, kafasına gözüne yumruk vuruyorlardı. Biraz sonra çıraklar çamurlara bulanan sarhoşu bacaklarından ve kollarından yakalayıp kahvenin önüne, yağmurun altına bıraktılar.
Melek, birkaç dakika iskemlede ses çıkarmadan oturduktan sonra çırağa: “Haydi gidelim!” dedi.
Dışarı çıktıkları zaman, kahvenin üçayak taş merdiveninin dibinde Hüseyin Avni’nin hâlâ yattığını ve yağmurdan iliklerine kadar ıslanan küçük kızının onu kaldırmak için şurasından burasından çekelediğini gördü. Onları birkaç adım geçtiler, kızcağız çıkanları fark etmemişti.
“Babacığım, ne olursun babacığım, hadi gidelim!” diye ağlıyordu. Nezleli sesi, artık biraz hafiflemiş olan yağmurun şıpırtılarına karışıyordu.