18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Сабахаттин Али – İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN (страница 6)

18

Bedri: “Teşekkür ederim,” dedi. “Bir şey içmeyeceğim. Yalnız, sizinle hemen biraz konuşmak istiyorum.”

Diğer muallimler kahveye pek uğramayan bu oyunbozana iç sıkıntısıyla baktılar. Müdür: “Baş üstüne kardeşim, istersen şu partiyi bitiriverelim. Acele mi? Pekâlâ!”

Yanındaki seyircilerden birine dönerek: “Hadi bakalım, benim yerime bir el oynayıver. Dikkat et ha! İki partidir içerideyim!” dedi.

Yerinden kalktı. Nispeten tenha bir köşeye gittiler. Bedri, evvela söyleyecek bir şey bulamadı. Müdür daha çabuk davranarak: “Galiba şu mektup meselesini soracaksınız. Sabahtan beri gelirsiniz diye bekledim, siz görünmeyince herhâlde kendisi de hatasını anlamıştır, dedim. İki gözüm, siz çok yer gezip çok şey görmüşsünüz, ama bizim de tecrübemiz fazla. Böyle ufak yerlerde insan, adımını çok hesaplı atmalı, insanı tefe koyup çalıverirler. Burası Almanya değil… Siz Almanya’da bulunmuştunuz değil mi?”

“Hayır, Viyana’da.”

“Neyse, hepsi bir. Burası Avrupa değil. Gerçi Avrupa’ya benzemek istiyoruz, ama yavaş yavaş.”

Bedri, sert ve asabi bir hareketle müdürün sözünü kesti: “Bunları ne diye söylüyorsunuz?” dedi. Biraz durduktan sonra ilave etti: “Mektubu niçin aldınız? Yahut üstünü okuduktan sonra niçin tekrar vermediniz de başkasıyla yolladınız?”

Buraya, müdürle adamakıllı kavga etmeye gelmişti. Bu anın yaklaştığını hissediyordu. Müdür, elini onun omzuna koyarak samimiye çok benzeyen bir sesle: “Sizi müşkül vaziyetten, derhâl ortalığa yayılacak olan dedikodulardan kurtarmak için!” dedi.

Bedri, sesi titreyerek: “Beni aptal yerine mi koyuyorsunuz?” dedi. “Benim o kızla postaya mektup gönderdiğimi sizden başka kimse görmedi, görmüş olsalar da sizden başkasının aklına böyle bir münasebetsizliğin geleceğini tasavvur edemem…”

Yerinden fırladı. Yüzü sapsarı olmuştu: “Bu mesele üzerinde konuşmak, size izahat vermek mecburiyetinde kalmak bile bana müthiş azap veriyor. Bu kadar bayağıca bir isnat altında kalmak…”

Müdür, onu kolundan çekip oturttu. Sesinde hep o sakin ve samimi eda vardı: “Belki asabileşmekte haklısınız!” dedi. “Yalnız benim, vazifemden başka bir şey yapmadığıma emin olunuz. Hakkınızda hüsnüniyet dışında en küçük bir şey düşünmediğime emin olunuz, yalnız muhitin böyle olmadığını ve ekseriyetin kötü niyetle hükümler vereceğini göz önünde tutmaya mecburum.”

“Talebe karşısında beni kepaze bir mevkie düşürdünüz!”

“Böyle yapmasam daha fena mevkie düşecektiniz!”

“Ben talebenin yüzüne nasıl bakacağım!”

“Yok canım, bunlar olağan şeylerdir. O kadar üzülmeye değmez. Bir parça dikkatli hareket etmek kâfidir.”

Ayağa kalktı. Gözüyle takip ettiği parti bitmiş, yerine bıraktığı arkadaşı oyunu kaybetmişti. Sözü kısa kesmek için: “Yarın mektepte uzun uzun konuşuruz. Zamanla bana hak vereceksiniz,” dedi. Sonra aklına gelmiş gibi ilave etti: “Ha, çocuklara akşamları teker teker ders vermeyi münasip bulmadım. Kulağıma birtakım lakırdılar geldi. Malum ya, karma mektep. Ebeveynin itimadını sarsmaya gelmez. Müsaade!” diyerek uzaklaştı.

Oyuna başlarken kendisine sorucu gözlerle bakan arkadaşlarına: “Hiç!” dedi, “Herkesi aptal mı sanıyor nedir? Bizim elimizden neleri geçti… Böyle kurtları genç kızların arasına başıboş salmaya gelir mi hiç! Ara sıra gözümüzün kör olmadığını anlatmalıyız…”

Kâğıtları eline aldı, “Hadi bakalım, bu sefer hakkınızdan geleceğim,” diyerek karıştırdı ve dağıtırken kendi kendine söylenir gibi mırıldandı: “Bu kadar senedir müdürlük ediyorum, bulunduğum mektepte hiç vukuat vermedim. Bu yaştan sonra şu züppe için başımı derde mi sokacağım.”

Bedri, olduğu yerde kalmıştı. Yolda gelirken hazırladığı müthiş cümleler, ağır hakaretler, hatta çıkarmak niyetinde olduğu kavga suya düşmüştü. Aklının almadığı bir bayağılığı, düşünmekten bile utandığı bir iftirayı bu kadar tabiilikle müdafaa eden bir insana karşı değil kendini müdafaa etmek, ona küfretmek bile imkânsızdı. Her söyleyeceği sözün, karşılığı imkânsız bir cevapla karşılaşacağını derhâl anlamıştı. Kötü niyeti esas olarak kabul eden ve bir insanın dürüst, samimi ve namuslu olabileceğine ihtimal vermeyen bir kimseye karşı kendini müdafaa edebilmenin hazin imkânsızlığı onun elini kolunu bağlamıştı. Süratle kahveden çıkarak mektebe döndü, canı bir şey çalmak istemiyordu. Bavulunu karıştırarak rastgele bir kitap aldı ve okumaya çalıştı.

5

Macide, arkadaşlarından ayrılıp eve dönünce derhâl odasına çıktı. Çantasını yavaşça bir kenara bıraktı. Göğüslüğünü sükûnetle çıkardı, yüzünü gözünü yıkadı, sonra tekrar çantasının başına giderek bir coğrafya kitabı aldı ve minderin üstünde çalışmaya koyuldu. Aynı sayfayı iki defa okuduğu halde neden bahsettiğini anlamamıştı. Düşünceleri mütemadiyen sıyrılıp başka taraflara kaçıyordu. Birisiyle mücadele ediyormuş gibi dişlerini sıktı ve kaşlarını çattı. Göğsü süratle inip kalkıyor ve yumrukları titriyordu. Nihayet elindeki kitabı bir kenara fırlatarak mindere kapandı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Sesini duyurmamak için dişlerini hırsla ot yastığa geçiriyordu. Bu kendini sıkma onun hiddetini daha çok artırıyor, başına müthiş bir ağrı getiriyordu. Hırsından, yalnız hırsından ağlıyordu. Herkese, en başta Bedri olduğu halde müdüre, arkadaşlarına, kendine ve etrafındakilere kızıyordu. Ne hakları vardı? Onu küçük düşürmeye, onunla alay etmeye, bütün bu iğrenç hadiselere sebep olmaya ne hakları vardı? Mektebe gitmek ona korkunç bir şey gibi geliyor, gitmemek ve neden gitmediğinin sebebini söylemek veya başkaları arasında bu sebebin fısıldandığını düşünmek daha müthiş görünüyordu. Dün akşam, müdürün o muamelesinden sonra kendine hâkim olmaya çalışmış, muvaffak da olmuştu; fakat bugün mektepte arkadaşlarının ona karşı aldıkları tavır gözünden kaçmamıştı. Mektebe derhâl yayılan hadise, Macide’nin sessizliğini kendini beğenme zannedenlerin veya onun yeteneğini çekemeyenlerin açıkça hücuma geçmelerine sebep olmuştu. Yanında, duyabileceği şekilde: “Vah vah! Neler oluyormuş da haberimiz yokmuş! Müdür bey sağ olsun!” gibi sözler söyleniyor, bakışlar beş on misli manalanıyordu. Mağrur ve kendini beğenmiş değildi. Hiç değildi, hatta belki de bunun aksine olarak nefsine itimadı henüz pek zayıftı, fakat buna rağmen bu çocukların nasıl olup da başka birine bu derece ehemmiyet vererek bütün kafalarını onunla alakadar edebildiklerini anlayamıyordu. Bir insanı kendisi kadar, kendi düşünceleri, dertleri, korkuları ve noksanları kadar ne meşgul edebilirdi? Hâlbuki bütün arkadaşlarının gözünde sanki sihirli bir gözlük vardı ve onların kendilerini görmelerine mâni oluyordu. Bu kadar ahmakça bir körlüğe başka türlü mana verilemezdi. Anasının düzgün ve boyalarını çalıp, sürünerek mektebe gelen bir kızın başka bir kıza, tırnaklarını biraz sivriltmiş diye kinayeli laflar söylemesi; oğlan çocuklarla pazar günü gezmeye gidip bütün şehre yayılacak kadar kepazelik çıkaran ve bu yüzden daha iki gün evvel disiplin kuruluna çıkıp bir hafta uzaklaştırma alan bir zavallının hiç yüzü kızarmadan “Aman yarabbi! Hiç utanmak kalmamış… Ayşe’nin Ahmet’le gezişine bakın!” demesi sadece gevezelik ve düşüncesizlik olamazdı.

Macide, etrafındakilerde hoşuna gitmeyen herhangi bir şey gördüğü zaman aklına ilk olarak: “Acaba ben de aynı şeyi yapmıyor muyum?” düşüncesi gelirdi, fakat arkadaşlarından hiçbirinin, ömründe bir defa olsun, kendini böyle bir sualin karşısında bırakmadığı muhakkaktı. Onlara karşı derin bir istihfaf11 duydu. Bu yüzden hayatının yolunu değiştirecek kadar heyecana düşmeyi nefsine karşı bir haksızlık saydı. “Ne yaparlarsa yapsınlar, aldırış bile etmeyeceğim!” diyerek kalktı. Sofradaki muslukta yüzünü, gözünü yıkadı. Tekrar odasına gelip mindere oturunca biraz evvel elinden attığı kitabı aldı ve oldukça sükûnetle yarınki dersi gözden geçirdi. Yalnız, ara sıra gözleri dalıyor, kafasından hain yüzlü arkadaşlarının hayali geçiyor yahut Bedri, mahcup ve hiddetli tavrıyla karşısında dikilip duruyordu, fakat Macide her defasında hafifçe başını silkip kaşlarını kaldırarak bunları önünden uzaklaştırıyor ve derslerine dönüyordu. Ertesi günü mektep ona korktuğu kadar değişmiş görünmedi. Daha yolda iken içinde hiçbir sıkıntı bulunmadığını tespit etmişti. İyi bir haber almaya gidiyormuş gibi manasız bir hisle ayakları yolun bozuk kaldırımlarında çabucak sekiyordu. Sabahleyin derse girmeden evvel ve ders arasındaki teneffüslerde kızların kendilerine başka meşguliyetler bulduklarını, iki gün evvelki vakanın zannettiğinden çok daha erken unutulacağını gördü. Arkadaşları arasında hiçbir zaman mühim bir yer tutmadığını, hiçbir zaman büyük ve devamlı bir alakanın merkezi olamayacağını belki biraz hüzünle, fakat müsterih12 bir nefes alarak hatırladı. Birkaç gün içinde hayat eski şeklini aldı.

Şimdi yedi kişi beraber müzik dersi görüyorlardı. Bedri, eskisine nazaran biraz daha dalgın, biraz daha sinirliydi. Ara sıra, küçük sebeplerle bağırıveriyor, fakat biraz sonra kendini affettirmek ister gibi yumuşak bakışlarla etrafını süzüyordu. Bilhassa Macide’ye karşı tavrı çekingen olduğu kadar müşfikti.13 Kendi yüzünden genç kızın ne kadar üzüldüğünü tahmin eder gibiydi. Ona hem ortada bir şey yokmuş hissini vermek, hem de olan işlerde kendisinin bir kabahati olmadığını anlatmak istiyordu. Ara sıra koridorda birbirlerine rast gelince pek kısa bir bakışla gözlerini birbirlerine dikiyorlar ve bu anda bazı hususlarda anlaştıklarını fark ediyorlardı. Çocuklar dersteyken Bedri ara sıra sınıfın önünden geçerdi. Macide bu sırada onun adımlarını yavaşlattığını ve camekânlı kapıdan sınıfa bakan gözlerinin kendini aradığını hissederdi. Aralarında aynı haksızlığa uğrayan iki kişinin yakınlığı oluşmaya başlamıştı. Bilhassa Macide, Bedri’nin ağır ve dalgın halinin tesiri altındaydı. Akşamüzerleri eve dönerken bazen arkada kalıyor ve herhangi bir iş için çarşıya inen Bedri’nin uzun boyu, biraz düşük omuzları, daima öne eğilmiş başıyla, yokuşun alt tarafında kayboluşunu seyrediyordu. Kendi kendine bile itiraf etmek istemediği halde, onun başka kızlarla fazlaca konuşması adamakıllı canını sıkıyordu. Böyle zamanlarda, “Acaba müdür bey haklı değil miydi?” diye kendine soruyor, fakat bütün bu değişmelerin müdürün o müdahalesinden sonra başladığını hatırlayarak nefsine karşı temize çıkmaya çalışıyordu. Arkadaşları o hadiseyi unutmuş görünmekle beraber, Bedri ile Macide’nin herhangi bir vesileyle yan yana gelmelerini, birkaç kelime konuşmalarını manalı bakışlar için bahane yapmakta devam ediyorlardı. Bu hâl Macide’yi büsbütün şaşırtıyor, fakat nedense Bedri’ye daha çok yakınlaştırıyordu. Artık, her derste gözü kapının camındaydı ve onun koridordan geçmesini yüreği hızla atarak bekliyor, dışarıda adımlar duyunca ne vaziyette olursa olsun, başı çevriliyordu. Diğer çocukların dikkatine çarpacak herhangi bir şey yapmaktan adamakıllı korktuğu halde, Bedri’nin bakışlarına uzun müddet karşılık veriyor ve cesaretinden dolayı garip bir gurur duyuyordu. Mamafih ne kendi tabiatı ne de Bedri’nin hali bu hislerinin daha fazla artmasına müsaade edecek gibi değildi. Genç adam akşamları ders verirken olsun, teneffüslerde yahut mektep dönüşü yolda olsun, konuşmak fırsat ve imkânlarını asla kullanmıyor, buna mukabil,14 hiç umulmadık bir zamanda, hırsızlama gibi bir bakışla birçok şeyler ifade etmeye çalışıyordu. O da artık lakayt değildi. Müdür, onun gözlerini istemeyerek Macide’nin üzerine çevirmişti. Şimdi genç kızın insana hayret veren müzik istidadı kadar, onu alakadar eden bir boyu, bir çift eli ve içinde birçok şeyler saklı olan gözleri vardı. Ne sözlerinde ne tavırlarında hiç yapmacık bulunmayan, bir kadında pek az görülen bir cesaret ve bir açıklıkla insana uzun uzun bakan gözlerinde birçok şeyler ifade eden, fakat aynı zamanda bunlara gene pek tabii bir irade ile hâkim olmayı bilen bu on altı yaşındaki genç kızı, mektebin diğer talebeleriyle karıştırmaya imkân yoktu.