Сабахаттин Али – KUYUCAKLI YUSUF (страница 8)
Kadın, kızına: “Haydi Kübra, doğrul azıcık, Yusuf Ağa geldi!” dedi.
Kız, başını çevirdi. Yusuf’a doğru baktı, sonra yavaşça doğrularak sırtını duvara dayadı ve yorganı göğsüne çekti. Siyah saçları omuzlarına dökülüyor ve bu, onları geriye atmaya uğraşıyordu. Omuzlarına kadar çıplak olan kolları soğuktan diken dikendi. Yusuf, odanın bir köşesine çekilip yataktaki kıza uzun uzun baktı. Kız da hiç başını çevirmeden buna bakıyordu. Bir müddet sonra Yusuf, yorulduğunu hissetti ve gözlerini odada dolaştırmaya başladı.
Bütün ev, zemini toprak bir odadan ibaretti. Eşya namına Kübra’nın yatağı, yatakla ocağın arasında duran ufak bir tahta sandık ve bir de yatağın önüne serili duran eski bir kilim parçası vardı. Ocak başında iş görmeye çalışan kadın, ikide birde tahta sandığı açarak içinden bir toprak tencere veya bir avuç tuz alıyordu. Üstü toprak olan tavanın isli kalaslarında birkaç koçan mısır sallanıyordu. Kübra’nın yatağının üst tarafında, duvarda bir delik ve bu delikte kireçle sıvanmış bir cam parçası vardı: Herhâlde bu, pencere vazifesini görecekti; fakat içerisi görünmesin diye sıvanan kireç, ışığın da pek azını içeri bırakıyordu.
Yusuf’un gözleri tekrar kıza ilişince onun hep kendisine baktığını gördü. Bir şey söylemek lüzumunu duyarak: “Çok hasta mısın?” dedi.
“Değilim!”
“İyi öyleyse!”
Tekrar sükût başladı. Ocakta çorba pişirmeye çalışan kadının tıpırtısından başka bir ses yoktu; bir de toprak dama düşen yağmur damlalarının boğuk sesi… Bu sırada dışarıda hafif ayak sesleri oldu, evin civarında biraz dolaştı, sonra kireçli pencerede birdenbire bir insan başı belirdi. Kadınla kızı da bunun farkına varmışlardı. Birbirlerine bakıştılar.
Yusuf derhâl yerinden fırladı, kapıya koştu; fakat kadın arkasından yetişerek onu kolundan yakaladı:
“Aman oğlum, mahalle kızanlarıdır; her zaman böyle bakarlar; sen otur, rahatına bak!”
Yusuf, gene eski yerine gidip oturdu. Dizlerini dikip çenesini üstüne dayadı ve kollarını da dizlerinin alt tarafından kavuşturdu. Bu sefer kıza olsun, kadına olsun, çabuk çabuk, gözlerini kırpıştırarak bakıyordu.
Nihayet uzun bir beklemeden sonra çorba hazırlandı; kadın bunu çinko bir tasa doldurduktan sonra sandıktan aldığı tahta bir kaşıkla birlikte kızına uzattı. Kız, çıplak kollarını yorganın altından çıkararak tası tuttu ve birkaç kaşık aldı, fakat birdenbire tası da kaşığı da elinden fırlatıverdi. Annesi şaşkın gibi kızının üstüne koştu. Çocuk, onu iki eliyle ve şiddetle iterek yorganların üstüne kapandı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Beyaz, fakat kirli bir gömleğin altındaki vücudu şiddetle sarsılıyordu. Anası da olduğu yerde kalmış ve gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.
Birden olduğu yerden kalktı, Yusuf’a koştu, onun ellerine sarılarak: “Git ağam, buralardan git. Biz senin başını ateşlere yakacaktık!” dedi.
Yusuf, kadını hafifçe iterek oturttu ve çok sakin bir sesle: “Anlat bakalım derdini yenge, ağlamayı bırak da anlat!” dedi ve o zaman kadın, tüyleri ürperten hikâyesini anlatmaya başladı.
11
Dışarıda yağmur biraz daha artmıştı ve tavandan gelen boğuk sesler daha hızlanmış ve daha çabuklaşmıştı. Ocağın üstündeki yağ kandili titriyor, cızırdıyor ve yalnız kendisini aydınlatıyordu. Yatağın önündeki devrilmiş çorba tası ve tahta kaşık olduğu gibi duruyor ve kimse onlara el sürmüyordu. Yusuf, yatağın kenarına oturmuştu. Önüne bakıyor, hikâyesini ara sıra ağlama nöbetleriyle kesen kadını dinliyordu.
Kız, yatağın bir köşesinde, yorganların arasına gömülmüş duruyor, hiç ses çıkarmıyordu. “Sana hepsini ne diye anlatıp başını ağrıtayım, ağam!” diye kadın başladı:
“Yerimizden ayrılmasak başımıza bu işler gelmezdi, ama ne diyeceksin? Kaderde yazılıymış; Allah’ın yazdığını kul bozamaz ki. Erkeğim beni alıp buralara gelmek isteyince ben gitmem dedim, ayak diredim. İlle ve lâkin o da erkek, lafına daha çok karşı koyamazsın ki!.. Hem o eskiden, daha Çine’den çıkmadan, melaike gibi adamdı. Ona buralarda ne ettilerse ettiler. İçirdiler, sarhoş ettiler. Evinden, çocuğundan soğuttular. Ne diyordum? Kalktık, güzelim Çine’mizi bıraktık; buralara geldik. İlk önceleri burada da iyiydi. Gün günden kocam değişmeye başladı. Eve geç gelir oldu. Bazen bir hafta uğramaz, sorduğumda: ‘Takipteydim!’ derdi, ama ben onun takipte filan olmadığını bilirdim. Arasta’da pabuççu bir Yunus Ağa vardı, o haber verirdi: ‘Havran’a yahut Frenk köyüne gidip avrat oynatırlarmış. Bir gün yine ‘Takipten geliyorum,’ dedi, ama bu sefer pek bitkin, pek sarıydı. Ben de inandım. Girdi yatağa yattı. Uyur gibi yaptı. Uyumadığı besbelliydi; yatakta iki yana döner, gözlerini aralar, bana bakardı. Üç kere kendini tutamadı, derin derin, of çekti. Yanına sokuldum: ‘Bir şeyin mi var, Seyit Efe!’ dedim. Candarmaydı, ama Çine’de hep efe derlerdi. Zati efeleri, zeybekleri de pek sever, pek korurdu. Dinarlı Kara Mehmet’i iki takipte yakalamış, yine salıvermişti. Bunu bana, ‘Kimseciklere söyleme, beni asarlar ha!’ diye and verdirip öyle anlatmıştı. ‘Seyit Efe!’ dedim, ‘Neye kasavet ediyon? Neyin var çok şükür Allah’a?’ O, hiç sesini çıkarmadı, gözlerini büsbütün sıktı, uyuyor gibi yaptı; ama yüzü kıpkırmızı kesilmişti; göğsü, yorganı kaldırıp indiriyordu. Seyit’imin derdi büyüktü, ama neydi? Bana neden diyivermiyordu? Akşama doğru kalktı. Kübra, mahalle mektebine gidiyordu o zamanlar, babası Kuran okumasını öğrensin demişti de… Ne diyordum? Akşama doğru kalktı. Kübra’yı sordu. Bu vakte mektep kalmaz, ama bir bakayım dedim. Değirmenönü’ne kadar gittim. Yine mahalle kızlarıyla oyuna daldı ise babasından dayak yer, diye içim titriyordu. Baktım, Değirmenönü’nde yok. Rukiye Molla’nın evine kadar uzandım, hani mektep orasıydı da… Orada da yok: ‘Şimdi çıktı, eve gitti!’ dediler. Rukiye Molla’ya un eleyivermiş de geç kalmış. Pek de bilirdi kızcağızım böyle şeyleri. Şimdi her şeyleri bıraktı. Vah benim kara bahtlı kızım! Vah benim…”
Kadın, bir gözyaşı selinde boğulur gibi ağlayıp dövünmeye başladı. Kübra, başını kaldırarak anasına baktı, fakat bir şey söylemeden ve en küçük bir harekette bile bulunmadan başını tekrar yorganların arasına soktu. Bu sefer de onu teskine filan çalışmayarak susmasını bekledi. Kadın, biraz sonra gözlerini kolunun yenine silerek tekrar anlatmaya başladı. İlk zamanlarda sözlerini hıçkırıklar kesiyor ve bir şey anlaşılmıyordu.
“Eve döndüğümde bir de ne göreyim? Kübra kapının dışında oturmuş, ‘Baba! Baba!’ diye ağlar… Ah, dedim, Seyit Efe dövdü çocukcağızı yine! ‘Kızım, ne diye ağlıyorsun?’ dedim. ‘Ben babamı isterim!’ dedi. Şaşırdım kaldım. Evin içine girdim, baktım Seyit Efe yok, Kübra’ya sordum, kız ağlamaktan iki yana bakacak halde değil. Biraz susunca anlattı: Eve gelince babası kucağına almış, dört bir yanından kızı şapır şapır öpmeye başlamış; kız, babasının yüzüne bakınca korkmuş: ‘Baba, hasta mısın? Neyin var? Ne diye ağlarsın?’ demiş. Ya, koca adam çocuk gibi ağlarmış. Ben hâlbuki karısı oldum olalı gözünden yaş geldiğini görmemiştim. Seyit Efe kızını bir daha, bir daha bağrına basmış, sonra dolaklarını sarmış, duvardan martinini almış, gözlerini çevresine kurulayıp yürümüş gitmiş. Bir baktım kızın göğsü bağrı açık: ‘Ne oldu?’ dedim. ‘Babam giderken boynumdan muskamı aldı, kendi boynuna taktı!’ dedi. Ağlamaktan katılıyordu zavallı. ‘Aman kızım, ne diye ağlarsın? Takibe gitmiştir, muska da ona uğur getirir de çabuk döner inşallah!’ dedim, ama benim gözlerimden de yaş seller gibi akıyordu. Kız: ‘O gelmez artık!’ dedi. ‘Nereden biliyorsun?’ dedim. ‘Gidişinden belliydi!’ dedi. Sahiden de o gün bugündür Seyit Efe’nin yüzünü görmedim. Daha ertesi günü evi gelip aradılar. Sordum, sordum bir şey diyivermediler. Gittim, o zamanlar sakallı bir kaymakam vardı, ona çıktım. Kim olduğumu söyleyince acırmış gibi yüzüme baktı: ‘Hatun, kocanı biz de arıyoruz. Kaşık-kıran dedikleri Hayriye’yi almış, kaçmış, ama kabahat sende: Kocanı zapt etmesini bilememişsin… Artık, ondan sana hayır gelmez. Başının çaresine bak!’dedi.”
Kadın uzun müddet durdu, kızına baktı, tekrar başladı.
“Bu olmasa hiçbir şeyi tasa etmezdim, lâkin babası gidince kızcağızım elime bakar oldu. O zamana kadar da bolluk içinde değildik, ama şükür Allah’a, darlık da görmemiştik. Seyit Efeciğim gideceği güne kadar bir şeyimizi eksik etmemişti. Gittikten sonra bile on beş gün evimizdeki bulgurumuz, yağımızla geçindik. On beş gün sonra kapta kaçakta ne varsa tükendi. İki gün, üç gün aç oturduk. Kızcağızım sesini çıkarmazdı, ama onun bu sessizliği, bu melilliği benim yüreğime büsbütün dokunurdu. Bir sabah: ‘Anne!’ dedi, ‘Başım dönüyor, yataktan kalkamayacağım…’ evlatcağızım açım, dermanım yok demiyordu da başım dönüyor diyordu. O zaman aklım başımdan gider oldu. ‘Eyvah!’ dedim, ‘Kızım gözümün önünde ölüp gidecek… Sen daha ne duruyorsun, a karı!’ dedim; evladın mum gibi sönüp gidiyor da sen daha ne duruyorsun? Hemen kıvrağımı sırtıma aldım, sokağa fırladım. Bizim komşu pabuççu Yunus Ağa olanı biteni haber almış, bize gelirmiş. Yolda rastladım; adam yüzüme bir baktı, her şeyi anladı. Kolumdan tutup: ‘Aman kızım!’ dedi, ‘Dünya bu, beterin beteri var. Kendini topla da akıllı uslu çalış. Maşallah elin kolun tutuyor, hem kendini hem kızını Allah’ın izniyle namerde muhtaç etme!’ Adamcağız nurlu yüzlü bir ihtiyardı. Bana her zaman nasihat verir, yol gösterirdi. Bu sefer de onu önüme Allah çıkarmıştı. ‘Yunus Ağa,’ dedim, ‘Nerede çalışayım, ben burada garibim, kimseyi tanıyıp bilmem, kim bana iş verir?’ Azıcık düşündü. ‘Bizim ihtiyar bir şeyler diyordu, fabrikacı Hilmi Beyler bir kadın mı ararlarmış neymiş, gel bir eve kadar gidelim!’ dedi. Yürüdük. Evlerine vardık. Sahiden dediği gibiymiş. Hilmi Beyler orta hizmetine bakacak bir kadın ararlarmış. Yunus Ağa’nın karısı hemen kıvrağını giydi, beni yanına aldı, beraber gittik. Hilmi Bey’in hanımı şişman, her yanı incili, elmaslı bir hanımdı, Yunus Ağa’nınki başımdan geçenleri anlattı. Meğer öbürleri de bu işi duymuşlarmış. Hanım: ‘Erkek kısmına inan olur mu hiç?’ dedi. ‘Sen şimdi çalış da kendi elinin emeğiyle yaşa. Burada kocanın evinden daha çok rahat edersin!’ Hanım biraz kibirliceydi, ama iyi kalpliye benziyordu. Bana kalsa, kocacığımın evi olsaydı da daha az rahat olsaydı, ama ne yaparsın? El evinde çalışmak ne kadar güç gelse de kızımın hatırı için yapacaktım… Neyse uzatmayalım, hemen ertesi günü Hilmi Beylere taşındık. Kübra ile bana küçük bir oda verdiler. Ne yalan söyleyeyim, iş biraz ağırcaydı, ama karnımız tok, sırtımız pekti. Ne de olsa insan yavaş yavaş alışıyordu. Kendi kendime: ‘Şurada gayretle çalışıp kendimi efendilere beğendirirsem ömrümün sonuna kadar otururum. Kızcağızımı da namuslu bir esnafa verirsem içim büsbütün rahat eder. Kim bilir, damat belki çok hayırlı çıkar da beni de yanına alır, ben de el evinde çalışacağıma, kızımla damadıma saçımı süpürge ederim; onların çocuklarına bakarım!’ dedim. Artık, bütün ümidim Kübra’daydı.”