18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Сабахаттин Али – Kuyucaklı Yusuf (страница 10)

18

Fakat Yusuf bir şey söylememekte ısrar ediyor ve kendisine çok sorulduğu zaman başını yorgun bir tavırla duvara doğru çeviriyordu.

Kübra ile annesi evde tabii birer hizmetçi oluvermişler, diğerlerini kendilerine bu gözle bakmaya alıştırmışlardı. Bunun için herkesin tecessüsünü fazla gıcıklamıyorlardı. Ama şehirde bu meselenin duyulduğu ve birçok rivayetlere meydan verdiği muhakkaktı.

Hilmi Bey ile Şakir’in bu Kübra meselesinden biraz fazla telaşa düştükleri, hatta hiç tetiğini bozmayan Hacı Etem’in bile bugünlerde suratı asık olduğu söyleniyordu. Yusuf’un Kübraların evinde yaralandığı da gizli kalamamıştı. Buna da bin türlü mana verenler vardı.

Salâhattin Bey de hariçten kulağına gelen bu havadislerle iktifaya mecbur oluyordu. Kendi evinde olan biten işler hakkında dışarıdan duydukları ile kanaat etmek adamcağıza güç geliyordu ama Yusuf’tu bu, işlerine pek akıl ermezdi…

Fakat böyle şuradan buradan duyduğu rivayetlerle asla iktifa etmeyen birisi vardı: Muazzez!

Muazzez her şeyin aslını öğrenmek istiyor, fakat biraz olsun iyileşmeden Yusuf’a sormaya cesaret edemiyordu. Kadın vakayı pek kısa anlatmıştı:

“Kızım hastaydı, Yusuf Ağa’mız pirinçle yağ aldı, hatır sormaya geldi. Sağ olsun, zaten pek merhametlidir. Tam çıkıp giderken karanlıkta birisi fırlayıp bir bıçak soktu; herhâlde herif, Yusuf Ağa’yı benzetti. Yoksa ne geçmişi olacak ki?..”

Muazzez sordu:

“O gece Kübra hasta mıydı?”

“Ya, yatakta yatardı!..”

“Peki, Yusuf vurulunca ikiniz de onunla birlikte geldiniz, hasta kız yağmurda sokaklarda dolaştı da bir şey olmadı mı?”

“Ah kızcağızım, biz alışkınız böyle şeylere; az mihnet mi çektik? Kızımızın korkudan bir şeycikleri kalmayıverdi. Yusuf Ağa’sını pek severdi.”

Fakat bu laflar Muazzez’i tatmin etmekten uzaktı. Nihayet daha fazla dayanamadı. Bir gün Yusuf’un yattığı odaya gitti, yatağının kenarına oturdu ve sordu:

“Yusuf ağabey, söyle bakayım artık; bütün bu işler ne demek oluyor? Sonra kim bu kız? Bu Kübra?..”

Burada hiç sebepsiz yüzü kızardı ve önüne baktı.

Yusuf “O da bir Allah’ın garibi, Muazzez.” dedi. “O da çok çekmiş, yüzüne bir baksana!”

Muazzez çocukça bir konuşkanlıkla atıldı:

“Biliyorum Yusuf ağabey. Fakat tuhaf bir hâli var. Yaşı benden küçük olduğu hâlde beraber olduğumuz zamanlar bir çekingenlik, ne diyeyim, bir üzüntü duyuyorum. Hem görsen, beni ne kadar seviyor. Bazen durup dururken koşup boynuma sarılıyor, yanaklarımı filan öpüyor. Seni de çok seviyor herhâlde?.. Birkaç kere senin odanın kapısında içeriyi dinlerken gördüm. Beni görünce ayıp bir şey yapmış gibi önüne bakarak hemen aşağı indi. Fakat dedim ya, bir türlü ona yakınlaşamıyorum. İstesem bile yapamıyorum. Ne acayip şey değil mi?”

Yusuf cevap vermedi. Yorganın üzerinde uzanan eliyle oynamakta olan Muazzez’e dalgın dalgın bakıyordu. Ona daha fazla bir şey söylenemeyeceğini anlayan Muazzez, başka bir şey söylemek ister gibi bir hareket yaptı, fakat cesaret edemeyerek durdu. Nihayet biraz daha tereddüt ettikten sonra, sabredemedi:

“Biliyor musun, Yusuf ağabey…” dedi, “beni istediler!”

Bu sözü o kadar açık ve kısa olarak nasıl söylediğine kendisi de şaşıyormuş gibi gözlerini açarak Yusuf’un yüzüne baktı. Öteki derhâl yatakta doğrulmuştu, sordu:

“Kim?”

“Hilmi Bey’in oğlu Şakir için istediler. Annesi geldi… Benden güya saklıyorlar ama şehirde bilmeyen de yok…”

“Babam ne demiş?”

“Babamın pek gönlü yok. Yalnız annem istiyor galiba! İki günde bir ya annem onlarda ya onlar bizde. Hilmi Beyler pek zengin diyorlar. Anneme de daha şimdiden hediyeler filan vermeye başladılar. Sonra…”

Sağ elini Yusuf’a doğru uzattı. Kolunda çok ince işlemeli iki altın bilezik vardı.

“Bunları da Şakir Bey’in annesi bana verdi!”

Yusuf kıpkırmızı kesildi. Muazzez’i elinden tutup bağırtacak kadar sıkarak sordu:

“Desene iş bu kadar ilerledi ha? Demek sana şimdiden gelin gözüyle bakıp bilezikler filan veriyorlar! Allah versin, senin de canına minnettir! Zengin diye ağzının suyu akıyor, baksana!..”

Muazzez bu sözleri hiç beklemiyormuş gibi kıpkırmızı olarak ayağa kalktı. Gözleri yaşarmış gibiydi. Dudakları titreyerek, birkaç kere “Yusuf ağabey!” dedi.

Sonra bileğinden altın bilezikleri şiddetle çıkararak yorganın üstüne attı.

Yusuf elinin yanına düşen bu iki halkayı parmaklarının arasında ezdi, büktü, sonra ufak bir külçe hâlinde odanın bir köşesine fırlattı.

Muazzez bu sefer adamakıllı ağlayarak yatağın bir kenarına oturmuştu. Yusuf onu ellerinden tutarak yavaşça kendine çekti; ağzını onun saçlarına yaklaştırarak kulağına “Sana çok daha iyi kocalar bulunur, Muazzez. Ne yapacaksın elin serserisini?” dedi. “Sırası mı böyle şeylerin şimdi? Hem sen o Şakir Bey’in ne mal olduğunu bilmezsin. Böyle bir adam için ağlanır mı?”

Muazzez başını hızla çekti. Gözlerindeki yaşlar kurumuştu. Anlamak istemeyen bir ifade ile hiçbir şey söylemeden Yusuf’un yüzüne baktı. Bu bakışlarda hem hayret hem sitem hem de biraz dargınlık vardı.

Yusuf devam etti:

“Kızım, sen de gençsin, tabii akranlarını görünce senin de için çekecek. Hele böyle Şakir gibi hovardaları kadın kısmı nedense pek beğenir, sonunda da başını taştan taşa vurur. Sen de böyle çocuk gibi düşünme de biraz ağırbaşlı ol. Hayırlı bir kısmet çıksın hele! Seni evde koyacak değiller ya, helbet birisine verecekler. Anan olacak karı seni ne diye ikide birde Hilmi Beylere götürür ki?.. Çocuk değil misin, helbet evin şatafatı gözünü alacak. Neyse, sen akıllı kızsın, bu kadar sabırsız olma!”

Yusuf daha fazla söyleyemedi. Muazzez’in yüzü onu korkuttu ve şaşırttı. Genç kızın iri gözlerinin içi ateş gibi yanıyor, dudaklarının kenarı tokat yemiş gibi titriyordu.

Ağlayamayacak kadar çok ıstırap çektiği, şiddetli bir buhran geçirmek üzere olduğu görülüyordu. Fakat böyle bir şey olmadı. Muazzez yavaşça yatağın kenarından kalktı, ağır ağır, başı önde dışarı çıktı ve Yusuf hiçbir şey anlamadan arkasından bakakaldı.

15

Şakir, bayram günü Yusuf’la kavga ettikten sonra, sarhoşlukla “O kızı, karı diye alıp evime götürmezsem anam avradım olsun! Şakir’in kim olduğunu belletmeli o yabancının Yusuf’una!” diye yemin etmişti.

Bu sözleri Şakir’in her zamanki sarhoşluk palavraları zannedenler yanıldılar. Her yerde ve daima hükmünü yürütmeye alışmış olan bu şımarık delikanlı, herkesin içinde yediği yumruğun acısını bir türlü unutamıyor ve ancak Muazzez’i almakla Yusuf’a tam bir mukabelede bulunabileceğini zannediyordu. O zaman Yusuf’a dönüp “Bu muydu benden sakladığın kız? İşte onu evime avrat diye götürüyorum!” diyecekti ve başka bir şey istemiyordu. Babası evvela bunu dinlemek bile istemedi. Oğluna bir memur kızı almayı, (bu memur kim olursa olsun) aklından bile geçiremezdi. Fakat Şakir’le bir odaya kapanarak yaptıkları uzun bir münakaşadan sonra razı oldu. Nedense bu baba-oğul birbirlerinin sözünden çıkamıyorlardı. Hatta Hilmi Bey’in oğluna karşı biraz da çekingence bir hâli vardı. Çok kere şiddetle muhalif olduğu şeyleri böyle bir hususi ve gizli münakaşadan sonra kabul ederdi.

Sonra bu meselede pek fazla ısrarı da lüzumlu bulmadı. Bir kaymakam, bazen zengin bir eşraf kızından daha çok işe yarayabilirdi. Ve ihtimal Şakir konuştukları zaman babasına bu izdivacın aynı zamanda lüzumlu olduğunu da ispat ederek onu kandırmıştı. Fakat ikisi de nedense doğrudan doğruya kızı istemeden evvel Salâhattin Bey’in elini ayağını bağlamayı muvafık buldular. Bunu belki işi süratle bitirmek için yapmışlardı. Salâhattin Bey’in mütereddit cevaplarından memnun olmayarak kati bir neticeye varmak teşebbüsünde bulunmaları da bu işte beklemeyi pek istemediklerini gösteriyordu.

Bilhassa Yusuf’un yaralanması ve Kübra ile annesinin kaymakamlara taşınmaları onları daha çabuk olmaya sevk etti. Memleketin bütün sözü geçen takımı seferber hâle gelerek Salâhattin Bey’i sıkıştırmaya başladı. İlk zamanlarda rica ve kandırma yolu tutan bu adamların sözleri Salâhattin Bey’in mütemadi retleri karşısında yavaş yavaş bir tehdit kılığı alır oldular. Zavallı adam, işin bu şekle gireceğini düşünmemişti. Memleketi asıl idareleri altında bulunduran bu adamların karşısında bir hükûmet memurunun ne kadar az kıymeti olabileceğini; bir kaymakamın, aşağı yukarı, kendisine itibar edilen, fakat işlerine engel olmaya başlayınca derhâl tüydürülen bir kukla olduğunu bildiği için vaziyetten tamamen ümidi kesmiş gibiydi. Elde bulunan bir tek çare, yani burayı bırakıp gitmek, Hilmi Bey’in elinde o senet kaldıkça imkânsızdı. Hâlbuki bu vaziyette biraz daha beklemek; memleketteki nüfuzlu kimselerin müştereken kendi aleyhine harekete geçmelerine, azline, en sonunda kepaze olmasına bile yol açabilirdi.

İçkinin zayıflattığı sinirleri, daha fazla tahammül edemeyecek gibi görünüyordu. Yavaş yavaş başka türlü düşünmeye ve kendi kendine sormaya başladı: Bu kadar ısrarın manası neydi? Şakir’in bu işten vazgeçmeyip bilakis daha fazla üstüne düşmesi, ondaki bu arzunun geçici bir heves olmadığını gösteriyordu. Bu kadar kuvvetle bir şeye sarılan bir adamın, zamanla kendini ıslah etmesi, hiç de olmayacak şey değildi. Hatta ihtimal Şakir’in, yaşadığı kirli hayata karşı duymaya başladığı nefret ve iğrenme, ona bir aile hayatı kurmak arzusunu vermişti. Bütün bunlara mukabil kendisinin ortaya sürdüğü sebepler ve itirazlar ne kadar manasızdı! Şakir’in yaptıklarını, aynı şekilde ve bu kadar ileri giderek olmasa bile, gençliğinde kendisi de yapmamış mıydı?