Сабахаттин Али – İçimizdeki Şeytan (страница 5)
Ertesi akşam Macide’nin ders günüydü. Paydostan sonra bir saat beraber çalışacaklardı. Müzik odasına giden Bedri, bu şekilde hususi olarak ders verdiği altı talebenin de orada olduklarını gördü.
“Bugün sizin gününüz değil, ne diye kaldınız?” dedi. Fakat onların bu fazla alakalarına içinden memnun da oldu.
Kızlar birbirleri ile manalı bir şekilde bakıştılar. Macide, Bedri’nin yakınında, kıpkırmızı olarak başını önüne eğmişti.
İki erkek talebeden biri “Müdür Bey emretti, bundan sonra ayrı ayrı ders almayacakmışız. Hep beraber çalışacakmışız!” dedi.
Bedri bir an ne demek istediklerini anlamayarak karşısındakilere baktı. Sonra omuzlarını silkerek notaları açtı ve evvela Macide’yi, sonra diğerlerini dinledi, geri kalanlara “Siz de yarın akşam!” diyerek odadan dışarı çıktı. Müdürü görerek bu yeni emrin sebebini sormak istiyordu.
Onu odasında bulamayınca geri döndü, biraz hava almak için dışarı çıktı.
Ders verdiği yedi çocuk ellerinde çantaları ile beş on adım ileriden gidiyorlardı. Onlara yaklaştı. Bir müddet beraber yürüdüler. Her zamankinin aksine olarak bu akşam hepsi de susuyorlardı.
Bedri “Derslerde hepiniz beraber olursanız tabii daha faydalıdır. Fakat dikkat etmek ve gevezeliğe başlayıp büsbütün zararlı olmamak şartıyla!” dedi.
Çocuklar susmakta devam ettiler. Bedri, Macide’ye dönerek laf olsun diye “Mektubu unutmadın ya!” dedi.
Genç kız birdenbire kıpkırmızı oldu. Müthiş bir şaşkınlığa düştü. Öteki çocuklar da önlerine bakıyorlar, hem kızarıyor hem de gülmemek için dudaklarını ısırıyorlardı.
Macide duyulur duyulmaz bir sesle “Mektubu Müdür Bey aldı efendim!” dedi.
Bedri olduğu yerde kalarak sordu:
“Ne münasebet?”
“Bilmiyorum efendim! Dün daha bahçe kapısından çıkmadan arkamdan koşup geldi. Sizin biraz evvel bana verdiğiniz mektubu istedi. Zarfı kendisine verirken ‘Ne var mektupta?’ diye sordu. ‘Bilmiyorum, postaya atmak için Bedri Bey verdi.’ dedim. O zaman zarfın üstünü okudu. ‘Peki peki… Hadi git, bir daha böyle postaya mektup filan götürme!’ dedi. Sonra mektubu üçüncü sınıftan Enver’le yollamış.”
Bedri sesini çıkarmadı, çarşıya gelmişlerdi.
“Hadi, güle güle!” diyerek talebelerinden ayrıldı. Ekseriya muallimlerin doldurdukları bir kahveye girdi.
Başka mekteplerin hocaları da dâhil olmak üzere, bütün meslektaşları burada gibiydi. Kimisi pastra kimisi tavla oynuyor, birkaç tanesi de oynayanları seyredip iki tarafa yardım ediyordu.
Uzaktaki bir köşede müdürün iskambil kâğıdı karıştırmakta olduğunu gördü. Sağ ayağını altına almış ve şapkasını yanına koymuştu. Ara sıra sol eliyle saçsız başını kaşıyor, sonra tekrar kâğıtlarla meşgul oluyordu. Bedri’yi uzaktan görünce evvela görmemezliğe geldi, fakat onun kendisine doğru ilerlediğini fark eder etmez o tarafa başını çevirerek “Buyursanıza kardeşim! Şöyle gelin! Ne içersiniz?” diye ikramda bulundu.
Bedri “Teşekkür ederim.” dedi. “Bir şey içmeyeceğim. Yalnız sizinle hemen biraz konuşmak istiyorum!”
Diğer muallimler kahveye pek uğramayan bu oyunbozana iç sıkıntısı ile baktılar.
Müdür: “Başüstüne kardeşim, istersen şu partiyi bitiriverelim!.. Acele mi? Pekâlâ!”
Yanındaki seyircilerden birine dönerek “Hadi bakalım, benim yerime bir el oynayıver. Dikkat et ha… İki partidir içerideyim!” dedi.
Yerinden kalktı. Nispeten tenha bir köşeye gittiler. Bedri evvela söyleyecek bir şey bulamadı. Müdür daha çabuk davranarak:
“Galiba şu mektup meselesini soracaksınız. Sabahtan beri gelirsiniz diye bekledim, siz görünmeyince herhâlde kendisi de hatasını anlamıştır dedim. İki gözüm, siz çok yer gezip çok şey görmüşsünüz ama bizim de tecrübemiz fazla. Böyle ufak yerlerde insan adımını çok hesaplı atmalı, insanı tefe koyup çalıverirler. Burası Almanya değil… Siz Almanya’da bulunmuştunuz değil mi?”
“Hayır, Viyana’da.”
“Neyse, hepsi bir. Burası Avrupa değil. Gerçi Avrupa’ya benzemek istiyoruz ama yavaş yavaş.”
Bedri sert ve asabi bir hareketle müdürün sözünü kesti:
“Bunları ne diye söylüyorsunuz?” dedi.
Biraz durduktan sonra ilave etti:
“Mektubu niçin aldınız? Yahut üstünü okuduktan sonra niçin tekrar vermediniz de başkasıyla yolladınız?”
Buraya müdürle adamakıllı kavga etmeye gelmişti. Bu anın yaklaştığını hissediyordu.
Müdür elini onun omzuna koyarak samimiye çok benzeyen bir sesle “Sizi müşkül vaziyetten, derhâl ortalığa yayılacak olan dedikodulardan kurtarmak için!” dedi.
Bedri, sesi titreyerek “Beni aptal yerine mi koyuyorsunuz?” dedi. “Benim o kızla postaya mektup gönderdiğimi sizden başka kimse görmedi, görmüş olsalar da sizden başkasının aklına böyle bir münasebetsizliğin geleceğini tasavvur edemem…”
Yerinden fırladı. Yüzü sapsarı olmuştu:
“Bu mesele üzerinde konuşmak, size izahat vermek mecburiyetinde kalmak bile bana müthiş azap veriyor! Bu kadar bayağıca bir isnat altında kalmak…”
Müdür onu kolundan çekip oturttu. Sesinde hep o sakin ve samimi eda vardı:
“Belki asabileşmekte haklısınız!” dedi. “Yalnız benim vazifemden başka bir şey yapmadığıma emin olunuz. Hakkınızda hüsnüniyet dışında en küçük bir şey düşünmediğime emin olunuz, yalnız muhitin böyle olmadığını ve ekseriyetin suiniyet ile hükümler vereceğini göz önünde tutmaya mecburum.”
“Talebe karşısında beni kepaze bir mevkiye düşürdünüz!”
“Böyle yapmasam daha fena mevkiye düşecektiniz!”
“Ben talebenin yüzüne nasıl bakacağım!”
“Yok canım, bunlar olağan şeylerdir. O kadar üzülmeye değmez. Bir parça dikkatli hareket etmek kâfidir.”
Ayağa kalktı. Gözüyle takip ettiği parti bitmiş, yerine bıraktığı arkadaşı oyunu kaybetmişti. Sözü kısa kesmek için “Yarın mektepte uzun uzun konuşuruz. Zamanla bana hak vereceksiniz.” dedi. Sonra aklına gelmiş gibi ilave etti:
“Ha, çocuklara akşamları teker teker ders vermeyi münasip bulmadım. Kulağıma birtakım lakırtılar geldi. Malum ya, muhtelit6 mektep. Ebeveynin itimadını sarsmaya gelmez. Müsaade!” diyerek uzaklaştı.
Oyuna başlarken kendisine sorucu gözlerle bakan arkadaşlarına “Hiç.” dedi. “Herkesi aptal mı sanıyor nedir? Bizim elimizden neleri geçti… Böyle kurtları genç kızların arasına başıboş salmaya gelir mi hiç! Ara sıra gözümüzün kör olmadığını anlatmalıyız…”
Kâğıtları eline aldı, “Hadi bakalım, bu sefer hakkınızdan geleceğim.” diyerek karıştırdı ve dağıtırken kendi kendine söylenir gibi mırıldandı:
“Bu kadar senedir müdürlük ediyorum, bulunduğum mektepte hiç vukuat vermedim. Bu yaştan sonra şu züppe için başımı derde mi sokacağım!”
Bedri, olduğu yerde kalmıştı. Yolda gelirken hazırladığı müthiş cümleler, ağır hakaretler, hatta çıkarmak niyetinde olduğu kavga suya düşmüştü. Aklının almadığı bir bayağılığı, düşünmekten bile utandığı bir iftirayı bu kadar tabiilikle müdafaa eden bir insana karşı değil kendini müdafaa etmek, ona küfretmek bile imkânsızdı. Her söyleyeceği sözün, mukabelesi imkânsız bir cevapla karşılaşacağını derhâl anlamıştı. Suiniyeti esas olarak kabul eden ve bir insanın dürüst, samimi ve namuslu olabileceğine ihtimal vermeyen bir kimseye karşı kendini müdafaa edebilmenin hazin imkânsızlığı onun elini kolunu bağlamıştı. Süratle kahveden çıkarak mektebe döndü, canı bir şey çalmak istemiyordu. Bavulunu karıştırarak rastgele bir kitap aldı ve okumaya çalıştı.
V
Macide arkadaşlarından ayrılıp eve dönünce derhâl odasına çıktı. Çantasını yavaşça bir kenara bıraktı. Göğüslüğünü sükûnetle çıkardı, yüzünü gözünü yıkadı, sonra tekrar çantasının başına giderek bir coğrafya kitabı aldı ve minderin üstünde çalışmaya koyuldu.
Aynı sayfayı iki defa okuduğu hâlde neden bahsettiğini anlamamıştı. Düşünceleri mütemadiyen sıyrılıp başka taraflara kaçıyordu. Birisiyle mücadele ediyormuş gibi dişlerini sıktı ve kaşlarını çattı. Göğsü süratle inip kalkıyor ve yumrukları titriyordu. Nihayet elindeki kitabı bir kenara fırlatarak mindere kapandı ve hıçkırarak ağlamaya başladı.
Sesini duyurmamak için dişlerini hırsla ot yastığa geçiriyordu. Bu kendini sıkma onun hiddetini daha çok artırıyor, başına müthiş bir ağrı getiriyordu.
Hırsından, yalnız hırsından ağlıyordu. Herkese, en başta Bedri olduğu hâlde, müdüre, arkadaşlarına, kendine ve etrafındakilere kızıyordu.
Ne hakları vardı? Onu küçük düşürmeye, onunla alay etmeye, bütün bu iğrenç hadiselere sebep olmaya ne hakları vardı? Mektebe gitmek ona korkunç bir şey gibi geliyor, gitmemek ve neden gitmediğinin sebebini söylemek veya başkaları arasında bu sebebin fısıldandığını düşünmek daha müthiş görünüyordu.
Dün akşam, müdürün o muamelesinden sonra, kendine hâkim olmaya çalışmış, muvaffak da olmuştu; fakat bugün mektepte arkadaşlarının ona karşı aldıkları tavır gözünden kaçmamıştı. Derhâl mektebe yayılan hadise, Macide’nin sessizliğini kendini beğenme zannedenlerin veya onun istidadını çekemeyenlerin açıkça hücuma geçmelerine sebep olmuştu. Yanında, duyabileceği şekilde “Vah vah!.. Neler oluyormuş da haberimiz yokmuş!.. Müdür Bey sağ olsun!” gibi sözler söyleniyor, bakışlar beş on misli manalanıyordu.
Mağrur ve kendini beğenmiş değildi. Hiç değildi. Hatta belki de bunun aksine olarak nefsine itimadı henüz pek zayıftı. Fakat buna rağmen bu çocukların nasıl olup da başka birine bu derece ehemmiyet vererek bütün kafalarını onunla alakadar edebildiklerini anlayamıyordu. Bir insanı kendisi kadar, kendi düşünceleri, dertleri, korkuları ve noksanları kadar ne meşgul edebilirdi? Hâlbuki bütün arkadaşlarının gözünde sanki sihirli bir gözlük vardı ve onların kendilerini görmelerine mâni oluyordu. Bu kadar ahmakça bir körlüğe başka türlü mana verilemezdi. Anasının düzgün ve boyalarını çalıp sürünerek mektebe gelen bir kızın başka bir kıza, tırnaklarını biraz sivriltmiş diye kinayeli laflar söylemesi; oğlan çocuklarla pazar günü gezmeye gidip bütün şehre yayılacak kadar kepazelik çıkaran ve bu yüzden daha iki gün evvel inzibat meclisine7 çıkıp bir hafta muvakkat tart8 alan bir zavallının hiç yüzü kızarmadan “Aman ya Rabbi! Hiç utanmak kalmamış… Ayşe’nin Ahmet’le gezişine bakın!” demesi sadece gevezelik ve düşüncesizlik olamazdı.