Роберт Льюис Стивенсон – Define Adası (страница 8)
“Trelawney.” dedi Doktor. “Seninle geleceğim, kefil de olurum. Jim de aynı şekilde bu görevi üstlenir. Ama korktuğum bir adam var.”
“Kimmiş peki?” diye haykırdı Bay Trelawney. “O köpeğin ismini söyleyin beyefendi!”
“Siz.” diye cevap verdi Doktor. “Çünkü siz dilinizi tutamazsınız. Bu kâğıttan haberdar olanlar sadece biz değiliz. Adamlar bu gece hana saldırdılar. Gözü kara, çaresiz adamlar bunlar. Ayrıca o yelkenliyle uzaklaşanlar da biliyorlar. Muhtemelen çok da uzakta değildirler. Her biri de bu parayı ne pahasına olursa olsun almaya kararlı gözüküyor. Denize ulaşıncaya kadar hiçbirimiz yalnız dolaşmamalıyız. Bu arada Jim’le birlikte kalacağım hep. Sen de Bristol’dan Joyce ve Hunter’ı alırsın. Hiçbirimiz, hiçbir şekilde bulduklarımızla ilgili tek kelime etmemeliyiz.
“Livesey.” diye cevap verdi Squire. “Sen hep haklısın. Mezar gibi sessiz olacağım.”
İKİNCİ KISIM: GEMİ AŞÇISI
YEDİNCİ BÖLÜM
BRISTOL’A GİDİYORUM
Deniz yolculuğuna hazırlanmamız Bay Trelawney’in tahmin ettiğinden daha uzun sürdü. Ayrıca ilk planlarımızın hiçbiri, Doktor Livesey’in beni yanında tutma planı da dâhil olmak üzere istediğimiz gibi gerçekleşmemişti. Doktor’un görevini devralması için Londra’da bir hekimle görüşmesi gerekiyordu. Bay Trelawney, Bristol’da harıl harıl çalışıyordu. Ben de ihtiyar Redruth’a emanet malikânede kalıyordum. Redruth, av bekçisiydi. Neredeyse hapiste gibi yaşıyordu ama deniz hayalleri kuruyor, tuhaf adaların ve maceraların özlemini çekiyordu. Ben kafamı haritadan kaldırmıyordum. Tüm detayları çok iyi hatırlıyordum. Hizmetçinin odasında, ateşin yanında oturuyordum. Kurduğum hayallerde o adaya dört bir yönden çıkıyor, yüzeyini karış karış keşfediyordum. Dürbün denilen tepeye binlerce kez tırmandım ve zirvesinde muhteşem beklentilerin tadını çıkardım. Bazen bu ada vahşi yerlilerle dolu oluyordu ve onlarla savaşıyorduk. Bazen de bizi avlamaya çalışan tehlikeli hayvanlar oluyordu. Ancak gerçek maceralarımızda yaşadıklarımız kadar tuhaf ve trajik olayların hiçbiri hayallerimde yoktu.
Dr. Livesey’e yazılmış bir mektup güzel bir günde ulaşıncaya kadar haftalar bu şekilde geçti. Zarfın üzerine şöyle bir not iliştirilmişti:
“Doktor Livesey’in olmaması hâlinde mektup Tom Redruth ya da genç Hawkins tarafından açılabilir.” Ben de bu talimata göre hareket ettim. Daha doğrusu zavallı av bekçisinin basılı olmayan yazıları okuma konusunda pek de iyi olmadığını gördüm. Mektupta önemli haberler vardı:
“Redruth.” dedim mektubu yarıda keserek. “Doktor Livesey bundan hiç hoşlanmayacak. Bay Trelawney konu hakkında konuşuyor.”
“Yani o konuşmayacak da kim konuşacak?” diye söylendi av bekçisi. “Asıl Bay Trelawney’in konuşmaması abes kaçardı bence.”
Bunun üzerine yorum yapmayı bırakıp okumaya devam ettim:
Bu mektubun beni nasıl heyecanlandırdığını tahmin bile edemezsiniz. Sevinçten neredeyse kendimi kaybedecektim. Fakat Redruth’la yola çıkmak can sıkıcı olacaktı. Eğer bu dünyada tek bir kişiden nefret ediyorduysam o da İhtiyar Tom Redruth’tu. Tek yaptığı homurdanıp sızlanmaktı. Onun altında çalışan tüm av bekçileri onunla seve seve yer değiştirmeye hazırdı. Ancak Bay Trelawney’in istekleri onlar için kanun gibi bir şeydi. İhtiyar Redruth dışında hiçbiri homurdanmaya bile cesaret edemezdi.
Ertesi sabah Redruth’la beraber Amiral Benbow’un yolunu tuttuk.
Annemin sağlığının ve keyfinin yerinde olduğunu görmek beni mutlu etmişti. Uzun süre boyunca başımıza bela olan Kaptan mezardaydı. Bay Trelawney her şeyi tamir ettirmişti. Odalar ve tabela yeniden boyanmıştı. Birkaç da mobilya eklenmişti. Hepsinden önemlisi de annem için bara güzel bir koltuk yerleştirilmişti. Anneme bir de çırak bulmuştu. Böylece ben yokken bir yardımcısı olacaktı.
Tam da o çocuğu gördüğüm anda anladım içinde bulunduğum durumu. O ana kadar hep önümdeki maceraları düşünmüştüm. Geride bıraktığım evimi değil. O alık yabancının annemin yanında olup benim yerimi alacağını bilmek gözyaşlarına boğulmama sebep olmuştu. O çocuğa gününü gösterecektim çünkü bu işte yeniydi. Ona birkaç kez haddini bildirmekte gecikmedim.
Gece bitti ve ertesi gün yemekten sonra Redruth’la beraber tekrar yola koyulduk. Anneme, doğduğumdan beri yaşadığım koya ve Amiral Benbow’a veda ettim. Han boyandığı için eskisi kadar sevimli gelmiyordu bana. Son düşündüğüm şey üç köşeli şapkasıyla sık sık sahilde gezinen, yanağında kılıç yarası, kolunun altında pirinç dürbünü olan Kaptan’dı. Bir an sonra köşeyi döndük ve evim artık görebileceğim mesafede değildi.
Posta arabası gün doğumunda bizi Royal George’dan aldı. Redruth’la iri yarı yaşlı bir adamın arasında kalmıştım. Soğuk havaya ve aracın hızlı ilerlemesine rağmen hemen uyudum. Yamaçlardan yukarı çıkıp vadilerden aşağı inerken de kütük gibi uyumuş olmalıyım. Çünkü sonunda kaburgalarıma aldığım bir darbe ile uyanmıştım ve gözlerimi günün çoktan aydınlanmaya başladığı bir şehir caddesindeki kocaman bir binanın önünde açtım.
“Neredeyiz?” diye sordum.
“Bristol.” dedi Tom. “İn.”
Bay Trelawney yelkenlinin işlerini halletmek için Bristol’da bulunduğu süre boyunca rıhtımların aşağısındaki bir handa kalmayı tercih etmişti. Oraya kadar yürümemiz gerekiyordu. Yürüyüşümüz sırasında farklı boyutta, donanımda, değişik ülkelere ait çeşit çeşit gemi görmek benim için çok keyifliydi. Bu gemilerden birinde denizciler çalışırken şarkı söylüyorlardı. Bir başkasında adamlar yükseklerde, bir örümcek ağından daha kalın gibi görünmeyen ağlarda duruyorlardı. Her ne kadar hayatım boyunca sahilde yaşamış olsam da o zamana kadar hiç denize yakın olmadığımı hissettim. Katranın ve tuzun kokusu yeniydi benim için. Gemi başlarını süsleyen muhteşem figürler gördüm. Hepsi de okyanusun uzak kısımlarında bulunmuşlardı. Ayrıca bıyıkları lüle, kulakları küpeli, katran kaplı örgü saçları olan ve denize açılmışçasına sarsak yürüyen çok sayıda ihtiyar denizci gördüm. Eğer o gün gördüğüm denizcilerin sayısı kadar kral ya da başpiskopos görmüş olsaydım bundan daha mutlu olamazdım.