18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Роберт Льюис Стивенсон – Define Adası (страница 5)

18

Köy her ne kadar görüş alanımızda olmasa da mesafe olarak çok da uzakta değildi. Bir sonraki koyun karşı tarafındaydı. Beni asıl cesaretlendiren gittiğimiz yerin, kör adamın gittiği yönün tersi istikametinde olmasıydı. Bu da adam dönecek olsa bile ondan uzakta olacağımız anlamına geliyordu. Yola çıkalı birkaç dakika olmamıştı. Bazen durup etraftaki seslere kulak veriyorduk. Ancak sıra dışı bir sese tesadüf etmedik. Dalgaların hafif sesleri ve korudan gelen çıtırtılar dışında hiçbir ses yoktu.

Köye ulaştığımızda hava kararmıştı ve ben pencerelerden gelen mum ışığını gördüğümde ne kadar sevindiğimi asla unutamam. Ancak anladık ki bu bölgede göreceğimiz tek yardım sadece bundan ibaret olacaktı. Çünkü kimse bizimle Amiral Benbow Hanı’na gelmek istemiyordu. (Erkeklerin utanması gerektiğini düşünüyorsanız haklısınız!) Başımıza gelenlerden ne kadar çok bahsettiysek erkekler, kadınlar ve çocuklar evlerinin korumasına o kadar çok sığındılar. “Kaptan Flint” isminin buralarda çok iyi tanınıp dehşet uyandırdığını öğrenmek bana tuhaf gelmişti. Ayrıca, Amiral Benbow Hanı’nın yakınlarında çalışan bazı adamlar, kaçakçıya benzettikleri birkaç kişiyi yolda gördükten sonra oradan hızlıca uzaklaştıklarını söylediler. İçlerinden biri Kitt’in Çukuru dediğimiz yerde iki yelkenli bir tekne gördüğünden bahsetti. Bu yüzden Kaptan’ın dostu olan herkes onları ölümüne korkutuyordu. Uzun lafın kısası, bizi başka bir bölgede yaşayan Doktor Livesey’in evine götürmeyi teklif eden birkaç kişi çıksa da hanı savunmamıza yardımcı olmak isteyen kimse yoktu.

Korkaklığın bulaşıcı olduğunu söylerler. Ancak herkes söyleyeceğini söyledikten sonra cesaretlendirme konusunda yetenekli olan annem onlara ufak bir söylev çekti. Babasız bir çocuğa ait parayı kaybetmeyi kabul etmeyeceğini söyledi. “Hiçbiriniz gelmeye cesaret edemeseniz bile Jim ve ben cesur davranacağız. Geldiğimiz gibi döneceğiz. Sizin gibi işe yaramaz, korkak adamlara da pek teşekkürümüz yok. Ölmemiz gerekse bile açacağız o sandığı. Ayrıca hak ettiğimiz parayı verdiğiniz için size teşekkür ederim Bayan Crossley.”

Tabii ki annemle gideceğimizi söyledim. Onlar da bu gözü karalığımıza tepki gösterdiler. Ama hiçbiri bizimle gelmek istemedi. Tek yardımları kendimizi saldırı hâlinde koruyabilmemiz için elime tutuşturdukları dolu silah ve geri dönüş yolunda takip edilme ihtimalimize karşı atları hazır tutma teklifi oldu. Bu arada gençlerden biri silahlı yardım desteği bulmak için Doktor’un evine gidecekti.

O soğuk gecede annemle birlikte böylesine tehlikeli bir girişim için yola koyulduğumuzda kalbim küt küt atıyordu. Dolunay yükselmeye başlamıştı ve sisin üst sınırlarından kızıl bir ışık saçıyordu. Bu da hızımızı arttırmamızı sağladı çünkü yürüdüğümüz yol düzdü ve tekrar yola koyulduğumuzda ortalık gündüz gibi aydınlıktı. Bu arada yola çıktığımızı görmek bizi izleyen biri için çok kolaydı. Yol kenarında sessizce ve çabucak ilerledik. Ayrıca korkumuzu arttıracak herhangi bir şey görmedik ya da duymadık. Ta ki içeri girip hanın kapısını kapatıncaya dek.

Sürgüyü derhâl çektim. Bir süre boyunca kalbimiz küt küt atar vaziyette karanlıkta bekledik. Ölü Kaptan’ın bedeniyle beraber yapayalnızdık. Sonra annem bardan aldığı mumu yaktı ve el ele tutuşarak salondan içeri girdik. Kaptan bıraktığımız gibi sırtüstü yatıyordu. Gözlerinden biri açıktı ve bir kolunu uzatmıştı.

“Perdeyi çek Jim.” diye fısıldadı annem. “Dışarıdan bizi izliyor olabilirler.” Perdeyi çektikten sonra annem, “Şimdi anahtarı almamız lazım. Gelsinler de görsünler bakalım!” Bu sözleri söylerken sesi ağlamaklıydı.

Derhâl dizlerimin üzerine çöktüm. Yerde, elinin yakınlarında buruşturulmuş bir kâğıt parçası vardı. Kâğıdın bir yüzü siyahtı ve bunun “kara leke” olduğuna hiç şüphem yoktu. Kâğıdın diğer tarafına düzgün ve belirgin el yazısıyla, “Bu gece ona kadar vaktin var.” yazılmıştı.

“Ona kadar vakti varmış anne.” dedim ve ben bunu der demez saatimiz vurmaya başladı. Bu ani ses ikimizin de irkilmesine sebep olmuştu ancak haberler iyiydi çünkü saat daha yeni altı olmuştu. Annem:

“Anahtarı al Jim.” dedi.

Ceplerini yokladım. Birkaç madeni para, bir radansa1, biraz ip, büyük iğneler, bir ucu ısırılmış çiğneme tütünü, kırık saplı çakı, cep pusulası ve çıra kutusu vardı. Umudumu yitirmeye başlamıştım.

“Belki de boynuna asılıdır.” dedim anneme.

Kuvvetli bir tiksinti duygusuyla mücadele ederek giysisini boyun kısmından yırttım. Boynunda siyah renkli bir ip asılıydı ve bu ipi kendi çakımla kestim. Bu zafer üzerine umutla dolduk ve hiç vakit kaybetmeden Kaptan’ın uzun süre kaldığı odasına çıktık. Sandığı geldiği ilk günden beri bu odada duruyordu.

Dışarıdan bakıldığında herhangi bir denizcinin sandığına benziyordu. Üst kısmına kızgın demirle “B” harfi işlenmişti. Uzun süre boyunca hoyrat bir şekilde kullanıldığı için olsa gerek köşeleri ezilmiş ya da kırılmıştı.

“Anahtarı bana ver.” diyen annem çok sıkı kilidi göz açıp kapayıncaya kadar açmış, sandığın kapağını kaldırmıştı.

Sandığın içinden ağır tütün ve karagül kokusu yükseliyordu. Ancak üst kısmında özenle fırçalanıp katlanmış kaliteli bir takım elbise dışında hiçbir şey görünmüyordu. Annemin söylediğine göre bu kıyafetler daha önce hiç giyilmemişlerdi. Kıyafetin altında ise muhtelif eşyalar vardı. Denizci kadranı, teneke bardak, birkaç tütün çubuğu, bir çift güzel tabanca, bir külçe gümüş, eski bir İspanyol saati ve çoğu yabancı üretimi az değerli birkaç parça mücevher, bir çift pirinç kaplama pusula ve Hint Okyanusu’nun batı taraflarına ait beş altı tane tuhaf deniz kabuğu vardı. Gezgin, yalnız ve ürkek bir yaşam süren Kaptan’ın bu kabukları neden yanında taşıdığını o günden beri merak ederim.

Bu arada gümüş ve ufak tefek mücevherler dışında değerli hiçbir şey bulamadık. Bulduklarımız da işimize yaramazdı. Bunların altında deniz tuzundan beyazlaşmış eski bir tekne pelerini vardı. Annem bu şeyi sabırsızlıkla çekince sandıkta kalan son şeyleri görebildik. Geri kalanlar, bohça yapılmış bir muşamba, kâğıtlar ve sallandığında metal sesi çıkardığından içinde altın olduğunu düşündüğümüz keten bir keseden ibaretti.

“Ben o haydutlara dürüst bir kadın olduğumu göstereceğim.” dedi annem. “Hakkım olandan bir kuruş fazlasını almayacağım. Bayan Crossley’nin kesesini tut.”

Sonra annem Kaptan’ın kesesinden elimde tuttuğum kesenin içine doğru paraları saymaya başladı.

Bu uzun ve zorlu bir işti. Çünkü madeni paralar farklı miktarlardaydı ve farklı ülkelere aitti. İspanyol dublon altınları, Fransız Lui altınları, İngiliz Gine altınları, İspanyol dolarları ve bilmediğim diğerleri aynı kesedeydi. Gine altınları içlerinde en az olanıydı ve annem sadece onunla hesap yapabiliyordu.

Hesaplama işini yarıladığımız sırada aniden elimi annemin koluna koydum. Çünkü ayazlı havanın sessizliğinde dışarıdan gelen bir ses yüreğimi ağzıma getirmişti. Bu, kör adamın sopasının buz tutmuş yola vururken çıkardığı sesti. Ses yaklaştığında annemle nefesimizi tuttuk. Daha sonra sopa sertçe hanın kapısına vurdu. Rezil yaratığın kapı kolunu çevirdiğini ve sürgüyü çektiğini duyabiliyorduk. Hem içeride hem de dışarıda uzun süre çıt çıkmadı. Sonra sopa sesi yeniden başladı ve biz tarifi imkânsız bir sevinç ve minnet duyduk. Çünkü sesler yavaş yavaş azalarak yok oldu.

“Anne.” dedim ben. “Paranın hepsini al da gidelim.” Sürgülü kapının şüphe uyandıracağından emindim ve bu arı kovanına çomak sokacak türde bir durumdu. Gerçi yine de kapıyı sürgülediğime sevinmiştim. O korkunç kör adamın neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyordum.

Ne var ki annem, her ne kadar iliklerine kadar ürpermiş olsa da hak ettiğinden bir kuruş fazlasını almaya razı gelmiyor, daha azını almayı ise kabul etmiyordu. Saatin henüz yedi bile olmadığını, borcun ne kadar olduğunu bildiğini ve hakkını mutlaka alacağını söyledi. Kayalık tarafından alçak bir borazan sesi geldiği sırada hâlâ benimle tartışmaya devam ediyordu. Duyduğumuz ses ikimize de yetmişti.

“Saydıklarımı alacağım.” deyip ayağa fırladı.

“Ben de hesabı tamamlamak için bunu alacağım.” dedim ve muşamba paketi aldım.

Sonra el yordamıyla çabucak aşağı indik. Mumu açık sandığın yanında bıraktık ve kapıyı açıp gerisin geriye uzaklaştık. Kaybedecek zamanımız yoktu. Sis hızlıca kayboluyordu ve ay ortalığı iyice aydınlatıyordu. Kaçışımızın ilk adımları yamacın alt kısmı ve henüz kaybolmamış ince sis tabakası tarafından gizleniyordu. Köy yolunu yarılamaya yaklaştığımızda, yamacın dibinin az biraz ötesinde ayın aydınlattığı yolda ilerlemek zorunda kalacaktık. Dahası koşar adım yürüyen ayak seslerini de duymaya başlamıştık. Seslerin geldiği yöne baktığımızda ileri geri salınan bir ışığın hızla yaklaştığını gördük ve yeni gelenlerin ellerinde bir fener olduğunu anladık.

“Canım.” dedi annem aniden. “Parayı al ve kaç. Ben bayılacağım.”

Sonumuz geldi diye düşündüm. Komşularımızın korkaklığına lanetler okuyordum. Zavallı annemi hem dürüstlüğü hem de aç gözlülüğü için suçluyordum. Geçmişteki gözü karalığına ve o anki zayıflığına kızıyordum. Şansımıza küçük köprüye henüz varmıştık ve sendeleyen annemin nehrin kıyısına kadar yürümesine yardımcı oldum. Tam o sırada annem derin bir iç çekip omzuma düştü. Bunu yapacak gücü nereden buldum bilemiyorum. Ancak annemi ite kaka kıyıya ve köprü kemerinin hemen altına götürmeyi başardım. Annemi daha fazla götüremiyordum. Çünkü köprü çok alçaktaydı ve sadece tek başıma emekleyerek ilerleyebilirdim. Orada kalmak zorundaydık. Annem açıktaydı ve ikimiz de handan duyulabilecek mesafedeydik.