Платон – Devlet (страница 23)
Serilerin, başka bir yerde sözü geçmeyen ve sistemin başka hiçbir parçasına atıfı bulunmayan ilk terimlerine nasıl vardığını anlamakta biraz daha güçlük vardır. Gölgelerin nesnelerle ilişkisi de sayıların fikirlere olan bağlantısına denk düşmez. Muhtemelen, alt katmanın iki bölümünde de algılanan terimleri, eşit şekilde duyuların terimleri olmalarına rağmen, üç nesne yerine dört yapmak için benzetim sevgisi (
Anlayış ile zihin veya mantık (Yunan) arasındaki fark, bilgiyi parçalar hâlinde ve bütün hâlinde edinme arasındaki farka paraleldir. Gerçek bilgi bir bütündür ve hareketsiz hâldedir. Tutarlılık ve evrensellik de gerçeğin deneyidir. Bütünün bu kendini belli eden bilgisi ile zihin becerileri uyumlu olmak durumundadır. Fakat tam olmayan ve sürekli hareket hâlinde olan bir anlayış bilgisi vardır çünkü küçük fikirlerde duramaz. Bu fikirlere hem görüntüler hem hipotezler denmiştir. Görüntü denmiştir çünkü duyu ile giyinmişlerdir. Hipotez denmiştir çünkü iyi düşüncesi ile ilgisi olana kadar yalnızca tahmindirler.
Paragrafın genel anlamı; “Öyleyse asil, görüşü birleştiren bağdır… Ve bu türden anlaşılır olarak bahsedeceğim…” bir dereceye kadar içinde bulunan düşüncenin modern felsefe terimlerine çevrilmesini kabul ettiğidir. Şu şekilde tanımlanabilir ya da açıklanabilir: Bir gerçek vardır, tektir ve kendi kendine vardır. Ona bir merdiven yardımıyla insan zekâsı erişebilir. Bu birlik cennetteki güneş gibidir, her şeyi gösteren ışık, her şeyin yaratıldığı ve sürdürüldüğü varlık. İşte bu, iyi “idea”sıdır. Ve merdivenin en yükseğe ya da evrensel varlığa çıkan basamakları matematiksel bilimlerdir ki onlar aynı zamanda evrensel olandan da bir parça bulundururlar. Bunları da iyi ideasıyla birleştirdiğimiz bir şekilde görürüz. Daha sonra hipotez ve görüntü olmayı bırakırlar ve bir zamanlar onların ilk ilkesi ve son nedeni olan yüksek gerçeğin bir parçası oluverirler.
Bu dikkate değer paragrafa daha kesin bir anlam yükleyemeyiz fakat onda düşüncenin bazı bizimle ve Platon’la ortak olan ön bilgileri veya işaretlerini görebiliriz. Mesela; (1) Platon’un zamanında ayrılmamış oldukları için bilimlerin ya da bilimin, birlikleri ve ilintileri; (2) ilahi gücün, veya yaşamın, mantığın, henüz düşünülmemiş veya artık
Sokrates’in yöntemi duraksamalı ve deneyseldir. İyi ideasının ve diyalektiğin doğasının daha içi dolu bir açıklaması bizi yedinci kitapta bekler. Glaukon’un kusursuz olmayan zekâsı ve Sokrates’in başlangıç yapmaya gönülsüzlüğü, konunun zorluğunu belirtmektedir. Theages’in dizginine ve iç kâhine veya Sokrates’in şeytani işaretine, Platon’da hep olduğu gibi yapılan dokundurma yalnızca engelleyicidir. Var olan kötü dünya devletindeki iyi kalıntılarının kurtuluşunun yalnızca Tanrı’ya bağlı olduğu görüşü, varlığın onuncu kitapta (Ve orada Sokrates’in tartışmaları ve öğrencileri devam eder.) Glaukon’un bilmediği gelecekteki bir durumuna atıf, cevaplardaki şaşkınlık, Sokrates’in bir filozofun durumunu yalnızca bir mecazda betimleyebileceği numarası yaptığı tuhaf alay, Sofistlerin her şeye rağmen tek temsilciler olduğu ve halkın fikrinin liderleri olmadığının orijinal gözlemi, bir duvarın altında sağanaktan saklanan filozof görüntüsü, onu tanısalardı filozofu reddetmeyecek sıradan insanlara olan iyi niyetin ifadesiyle devam eden “büyük canavar” resmi, en üst gerçeklerin en üst kusursuzluğu gerektirdiğinin “asil ve doğru düşüncesi”, herkesçe bilinen iyi ideası konusuna dönerken Sokrates’in duraksaması, Glaukon’un gülünç içtenliği, felsefe ile altındaki biriyle evlenen terk edilmiş bir bakirenin kıyaslanması… Bütün bunlar altıncı kitabın en ilgi çekici kısımlarıdır.
Yine de Sokratik halkada sık sık tartışılan, Glaukon ve Adeimantos’un hevesle, mümkünse daha net bir fikrinin olacağı eski temaya başka sözler de eklenebilir. Onlar gibi biz de iyi düşüncesinin yalnızca bir matematik öğrencisine ifşa edilebileceğini öğrendiğimize memnun olmadık. Ne bizim ne onların herhangi bir tatmin edici amaca yönlendirildiğini düşünmeye karşı istekliydik. Çünkü nicelik farkının nitelik farkına karışamayacağını ve her ne kadar bazı zamanlar onların sembollerini ve ifadelerini sağlasalar, zihni soyut kavram ve kendi kendine konsantre alışkanlıklarına eğitseler de matematiksel bilimlerin bizim üst düşüncelerimize ulaşacak kadar yükselemeyeceklerini öğrendik. Eski bir filozofa doğal gelen bir ilüzyon bize de bir ilüzyon olmadı. Ama bizi iyi ideasına ulaştırması beklenen süreç gerçekten hayaliyse ideanın kendisi de yalnızca soyut bir fikir olmaz mı? Öncelikle şunu belirtiyoruz ki bütün çağlarda, özellikle ilkel felsefede olmak, öz, birlik, iyi gibi kelimeler insanların zihinlerinde olağanüstü etkiler bırakırdı. İçeriklerinin zayıflığı veya olumsuzluğu güçleriyle ters orantılıydı. Bütün varlıkların anlaşıldığı formlar oldular. İnsan ruhunda onların tatmin ettiği bir ihtiyaç veya içgüdü vardı. İdea değil tanrılardı ve bu yeni mitolojiye sonraki nesillerdeki insanlar eski tanrıların güçlerini ve ilişkilerini atadılar.
İyi ideası, eski mitolojinin yerini almaya başlayan kutsal sözcük veya düşünce biçimlerinden biridir. Bütün zamanın ve varlığın birleştiği birlik anlamına geliyordu. Bütün varlıkların gerçeğiydi ve içinde parladıkları ışıktı. Zihinlere insan ve ilahi açık gelmeye başladı. Bütün varlıkların sebebiydi. Onların var olduğu güçtü. İnsan kişiliğinden alınan evrensel mantıktı. Hem yaşam hem de dünyanın ışığıydı, bütün bilgi ve güç onun içindeydi. Ona giden yol matematiksel bilimler aracılığıylaydı ve bunlar da ona bağımlıydı. Onu yapanın Tanrı olduğunu ya da Tanrı tarafından yapılıp yapılmadığını sormak, Tanrı’nın Tanrıça’dan ayrı ya da Tanrıça’nın Tanrı’dan ayrı olup olmadığını sormak gibi olurdu. Timaeus’un tanrısı iyi ideasından çok farklı değildi. Aynı şeyin yalnızca kişisel ve kişisel olmayan, eril ve nötr, biri mitoloji diliyle ve diğeri felsefe diliyle ifade edilen iki farklı yönüydüler.
Bu veya buna benzer şeyler iyi ideasının Platon tarafından algılanan anlamıdır. Sayıların, düzenin, uyumun, gelişimin idealarının da buna dâhil olduğu söylenebilir. Biraz önceki yorum Platon’un kendi sözlerinden öteye gider. Belki de felsefenin ne yaptığından çok amacının ne olduğunu anlamamıza yarayan bir aşamasına geldik. Karanlıkta ve uzakta gördüğümüz şeyi idrak etmeye başlıyoruz. Ama eğer bu ya da aynı tür ama daha ileri bir şeyin onun hedeflediği gerçek, gidermeye çalıştığı ihtiyaç olduğu ona söylenebilseydi, düşüncelerinde fark ettiğinden fazlasının gizli olduğunu sevinçle anlardı. Sözleri az ve de üslubu da az konuşan biri gibi belirsiz olduğu için onu yorumlayan kişininki de öyle olmalıdır. Onun kastettiği şeylere onları daha fazla tanımlamaya uğraşmamalıyız. Onun, modern düşünceye çevirisini yaparken eski felsefenin ruhunu bilinçsizce kaybedebiliriz. Platon’un iyi ideasından gerçeğin ve varoluşun ilk prensibi olarak bahsetmesine rağmen bu kısım hariç yazılarının hiçbir yerinde bahsedilmemiş olması tuhaftır. Sonraki nesillerde öğrencilerinin zihinlerinde de hiç yer edinmemiş olması ve bunun onlara anlaşılmaz gelmesi de aynı şekildedir. Ve de onlarda Aristo’dan bahsedilirken hiç buraya ya da hâlâ var olan diğer yazılarına atıfta bulunulmamış olması da aynı şekildedir.
YEDİNCİ KİTAP
Ve şimdi bir şekil ile tabiatımızın aydınlanmasını ya da cahilliğini anlatacağım: İnsanların ağzı ışığa bakan bir yer altı mağarasında yaşadığını hayal edin. Çocukluklarından beri göğüsleri ve bacakları zincirli şekilde oradaydılar ve yalnızca mağaranın içini görebilmekteydiler. Uzakta bir ateş var, ateş ile mahkûmlar arasında yükseltilmiş bir yol ve yol boyunca düşük bir duvar bulunmakta, kuklacıların kukla oynattıkları bir ekran gibi. Duvarın arkasında, ellerinde çeşitli sanat eserleri tutan ve içlerinde insan ve hayvan figürleri, ahşap ve taş olan hareket eden şekiller görünüyor ve geçenlerin bazıları konuşurken bazıları sessiz kalıyor. “İlginç bir hikâye ve ilginç tutsaklar.” dedi. Onlar biziz ve yalnızca mağaranın duvarına vuran gölgeleri görebiliyorlar. Onlara isimler veriyorlar ve duvardan gelen yankıyı da eklersek oradan geçenlerin sesleri sanki gölgelerden geliyormuş gibi hissettiriyor. Aniden onları tersine döndürüp kendilerine görüntülerde acı ve kederle bakmalarını sağlarsanız bunun gerçek olduğuna inanırlar mı? Gözleri kamaşır ve gözlerini kırpmadan seyredebildikleri bir şeye vuran ışıktan uzaklaşmaya çalışmazlar mı? Ve dahası, aşırı ve zorlu bir rampa ile güneşin olduğu yere çıkarılsalar, gözleri ışığın fazla gelmesiyle görüşleri kapkaranlık olmaz mı? Algılamaya başlamaları için biraz zaman geçmesi gerekir ve ilk başta yalnızca gölgeleri ve sudaki yansımaları, sonra ay ile yıldızları ve bulundukları yeri tamamen ve olduğu gibi algılayabileceklerdir. Hepsi şu sonuca varır: Bu bize yılı ve mevsimleri veren kişidir ve gördüğümüz her şeyin yaratıcısıdır. Karanlıktan aydınlığa geçince nasıl da sevindiler! Mağaradaki saygınlık ve şan onlara ne kadar değersiz görünür! Şimdi bir de şunu düşünün, eski alışkanlıklarına geri gidiyorlar. Artık o yer altı mağarasında arkadaşları ile aynı şeyleri görmezler ve duvardaki gölgelerin büyüklüğü hakkında onlarla baş edemezler. Güneşe çıkıp gözlerini kaybeden insanlarla ilgili bir sürü şaka yapılır ve özgürleşip birilerini de aydınlatmaya çalışan birini yakalarlarsa onu idam ederler. Şimdi mağara görüntüler dünyası, ateş güneş, yukarı çıkan yol da bilginin yolu. Bilginin dünyasında iyi ideası en son ve güçlükle görülen şeydir ama görülen şey iyinin ve gerçeğin yaratıcısı, bu dünyadaki ışığın sahibi ve gerçek ile anlayışı da diğeri olduğu anlamına gelirse şad eden görüntüye erişen kişi her zaman yukarı ilerliyordur. Yasaların mahkemelerinin ve siyasal birliklerin seviyesine inmez çünkü gözleri gölgeler ve görüntülerin içindeki gerçek anlamı görmeye alışmıştır. Hayatında hiç gölge ile özün ilişkisini anlamamış kimselerin düşüncelerine giremez. Fakat körlüğün iki türü vardır ve karanlıktan ışığa çıkınca veya ışıktan karanlığa geçince olabilir. Algılaması kuvvetli biri bunların ayrımını yapabilir ve ikisine de eşit şekilde gülmez fakat ışık fazlalığından kaynaklanan körlüğü kutsal sayar, diğerine acır. Ya da güneşe bakan kafası karışık ruha gülerse yukarıdan gelenlere gülen mağara halkından daha fazla gülecek şeyi olur. Kısa hikâyemizden çıkarılabilecek başka bir ders daha vardır. Bazı kimseler eğitimin kör birine gözler vermek gibi olduğunu sanar ama biz görme becerisinin hep orada olduğunu ve yalnızca ruhun ışığa döndürülmesi gerektiğini söylüyoruz. Bu dönüşümdür, diğer beceriler neredeyse bedensel alışkanlıklar gibidir ve aynı şekilde edinilebilir ama zekânın daha ilahi bir yaşamı vardır ve ona gösterilene göre iyiye ya da kötüye döndüğü için dayanıklıdır. Akıllı bir hilekârın gözlerinin arasından dışarı baktığını ve daha fazla şey gördükçe daha fazla kötülük yaptığını görmediniz mi? Şimdi, eğer böyle birini alır ve dünyadaki ruhuna ağırlık yapan zevk ve arzuların ağırlıklarını kesip çıkarırsanız zekâsını çevirmiş olacaksınız ve gerçeği, şu an fark ettiği aşağılık hedefleri kadar dikkatle gözlemleyecektir. Yöneticilerimizin sabit kuralları olmasın diye eğitimsiz mi yoksa dünyevi işler için kendi yeryüzü cennetlerini bırakmasınlar diye fazla eğitimli mi olmaları gerektiğine henüz karar vermedik. Bu şekilde, ışığa ve iyinin bilgisine yükselmeye en meyilli yapıları seçmeliyiz fakat ışığın bölgesinde kalmalarına izin vermemeliyiz. Görevlerini onurlarının mahiyetinde olmaları için mağaradaki tutsakların arasına inmeye zorlanmalılardır. “Bunun bir meşakkat olduğunu düşünmeyecekler mi?” Devleti kurma amacımızın vatandaşların istediklerini yapmaları değil herkesin iyiliği için devlete hizmet etmeleri olduğunu unutmamalısın. Filozofa dürüstçe “Arkadaş, biz sana hiç hata yapmayız çünkü diğer devletlerde felsefe yabanıl büyür ve yaban bir bitki bahçıvana hiçbir şey borçlu değildir. Ama sizi kovanımızın hükümdarı ve kralı olun diye biz eğittik, bu yüzden sizin mağaraya inmenizde ısrarcıyız. Her biriniz sırayla gözlerinizi karanlıkta kullanmayı öğrenmelisiniz ve biraz alıştırma ile gölgeler hakkında tartışanlardan daha ileriyi göreceksiniz. Onların bilgileri yalnızca bir hayalken sizinkisi uyumayan bir gerçektir.” diyemeyebiliriz. Bu işe en iyi uyan aziz veya filozof, yönetime karşı hiç istekli olmayabilir fakat bu ihtiyaç ona yüklenmiştir ve artık ideaların cennetinde yaşayamaz. Ve bu, devletin kurtuluşu olacaktır. Çünkü yöneten kişiler yönetmeye talip kişiler olmamalıdır. Vatandaşlarımıza genel olarak diğer yöneticilerden daha iyi bir yaşam vadediyorsan yalnızca dünyevi mallarda değil beceriler ve bilgi konusunda zengin biri de yasa yapabilir. Ve siyasi amaçlardan daha iyi olan tek yaşam, aynı zamanda devlet yönetimine en iyi hazırlık da olan felsefi bir yaşamdır.