18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Пьер Лоти – İzlanda Balıkçısı (страница 2)

18

Gemi sakince, uykulu bir ananın çocuğuna söylediği ninni misali yavaş bir ritimle sallanıyordu denizin üzerinde. Yann ve Sylvestre hemen oltalarını ve iğnelerini hazırlamışlardı. Diğer adam da arkalarında bıçağını bilerken bir kova tuz açıp hazırda beklemek ister gibi arkalarına oturuvermişti.

Bu süreç çok da uzamadı. Sakin ve soğuk suyla oltaları birleşir birleşmez çelik gibi parlayan, iri balıklar yakaladılar.

Oltalarına durmadan yeni morinalar takılıyordu. Hızlıca ve sessizce sürdürdükleri bu balık avı aralıksız devam ediyordu. Arkalarındaki adam yakalanan balıkların karnını deşiyor, tuzluyor ve düzleştiriyordu. Saydığı her bir balık dönüşte keselerini dolduracaktı, adam da hepsini üst üste diziyordu.

Saatler aynı süratle ve işlerine odaklanarak geçti, gün iyice aydınlanıyordu. Uzak kuzey için yaz akşamı sayılabilecek bu görüntünün, bu renksiz ışıltıların yerini gece henüz çökmemişken denizin tüm aynalarından yansıyan ve arkasında pembemsi izler bırakan bir seher alıyordu.

“Kesinlikle evlenmen gerekir.” dedi Sylvestre birdenbire, önceki söyleyişinden çok daha ciddiydi bu tavrı. Yüzünü sudan bir an olsun çekmemişti.

“Ben, evet! Elbette bir gün ben de evleneceğim.” dedi tüm kibri ve hayat dolu gözleriyle Yann. “Ama bizim oradan biriyle değil. Ben denizle evleneceğim. Madem hepiniz buradasınız şimdiden hepiniz düğünüme davetlisiniz!”

Avlanmaya devam ettiler, daha fazla da sohbetle vakit kaybetmediler. İki gündür aralıksız yol alan bir balık sürüsünün ortasındaydılar şimdi.

Son gün içerisinde hiçbiri uyumamış buna rağmen otuz saatte oldukça iri, binden fazla morina yakalamayı başarmışlardı ta ki kolları yorgunluktan kalkmaz hâle gelene kadar…

Bedenleri avlanma işini kendiliğinden sürdürürken, zihinleri de arada dinlenmek için küçük şekerlemeler yapıyordu. Ne var ki, soludukları açık denizin insanı dirilten havası, öylesine canlandırıcıydı ki tüm yorgunluklarına rağmen ciğerlerindeki ferahlık ve yanaklarındaki tazelik hissi kaybolmuyordu.

Gerçekten sabahın geldiğini haber veren, sabahın ışıkları nihayet parladı. Tıpkı herkesin bildiği yaratılış öyküsündeki gibi, ufukta yığınlar hâlinde duran karanlığın arasından kendilerine yer açtılar. Dün geceki ışığın bir düşün habercisi olduğu çok belliydi artık.

Kapalı ve basık gökyüzünde, bir kubbenin tepesindeki delikler gibi delikler vardı, bunların arasında pembemsi ışık süzülüyordu.

Daha alçakta yer alan bulutlar gölge dizeleri oluşturarak, suları sarıyor, kendilerinden kalan hoş bir hava yaratıyordu. Kapalı bir alan misali, sınıra benziyorlardı. Sonsuzluktan dünyamıza çekilmiş bir perde, insanların hayal gücünü zorlayan bir yelken gibi.

O sabah, Yann ve Slyvestre’ı taşıyan yan yana tahta levhaların dizildiği bu alanın çevresinde değişen dünya, eski zaman tapınakları gibi ışık süzmelerinin suya yansıyışında bile sanki bir saygı duruşu vardı. Sonraları, uzaklardan yavaş yavaş başka bir düşün aydınlanışı görüldü. Karanlıklarla kaplı İzlanda’nın varlığını belirten pembe bir çıkıntı…

Yann’ın denizle düğünü! Sylvestre hiçbir şey demeden avlanmasını sürdürürken aklından sürekli bu düşünce geçiyordu. Ağabeyinin kutsal evlilik bağını bir dalga konusuna çevirmesinden dolayı kederliydi, üstelik durumdan dolayı da korkmuştu. Batıl inançları sağ olsun.

Yann’ın evleneceği günün hayalini uzun zamandır kuruyordu. Paimpollü sarışın Gaud Mevel ile evlenecekti ve kendisi de kalbini sıkıştıran, beş yıllık kaçınılmaz sürgüne gitmeden önce bu ana şahit olabilecekti.

Sabahın dördüydü. Aşağıda yatmakta olanlar güvertedekilerden görevi devralmak için geldiler. Hâlâ biraz uykulu görünüyorlardı. Bir yandan yukarı çıkmak için çabalarken bir yandan da botlarını giymeye çabalıyorlardı. Güneşin ilk ışıkları gözlerine vurunca, kamaşan gözlerini istemsizce kapattılar.

O sırada Yann ve Sylvestre tokmakla kırdıktan sonra bile, bu kadar sert oldukları için sesli sesli çiğnemek zorunda kaldıkları kurabiyelerle kahvaltılarını yaptılar. Aşağıya inip de sıcak yatağa kavuşma fikri iyice neşelerini yerine getirmişti. Birbirlerinin beline sarılarak ve eski bir şarkıyı mırıldanarak sallana sallana kapıya doğru gittiler.

Fakat delikten kaybolmadan hemen önce, iri patili Newfoundland cinsi yavru, sakar köpek Turc oynamak için onları durdurdu. Onlar köpeğin karnını kaşır ve elleriyle tüylerini severken, köpek bir kurt misali onları ısırmaya çalışmış, sonunda da canlarını yakmıştı. Bununla birlikte Yann, anlık bir öfkeyle köpeği yüzü yere gelecek şekilde yere yapıştırdı ve ayağıyla sertçe iteledi. Köpek acıdan bağırdı.

Yann’ın kalbi temiz olduğu kadar bedeninde yer alan vahşet sıradan bir sevgi gösterisini bile bir korku anına çevirebiliyordu.

II

İZLANDALILAR

Gemilerinin adı Marie, kaptanlarının adı ise Guermeur’du. Her yıl, gecesiz yazların yaşandığı bu soğuk ve ıssızlığa doğru yola çıkarlardı.

Gemi, duvarlarında asılı Meryem Ana tablosu kadar eskiydi. Kalın ana gövdesi bile pütür pütürdü. Nemle, denizin tuzuyla ve salamurayla bolca lekelenmiş olmasına rağmen hâlâ sert ve güçlüydü, insanı dirilten kokusunu yaymaya devam ediyordu. Hareket etmediğinde geminin som balıktan oldukça ağır bir kokusu vardı ama rüzgâr başladı mı martılar gibi canlı bir hafiflikle doluyordu. Modern işçilikle işlenmiş gemi, dalgalara ayak uyduruyor. Onlarla yükselip alçalıyordu.

Altı adam ve aralarında yer alan bir miço da İzlandalıydı.

Fransa’nın yazını neredeyse hiç yaşamamışlardı.

Her kış sonu Paimpol limanından diğer denizcilerle birlikte hareket etmeden önce, analarının hayır dualarını alıyorlardı. Bu bayram gününde de daima bir öncekini anımsatan mihrap, bol kayalıklı bir mağara gibi ve koruyucuları Meryem Ana, kiliseden onlar için dışarı çıkartılırdı.

Yaşama dair iz olmayan gözleriyle, nesillere, mutlu bir mevsim geçirip evlerine dönecek kadar talihli olanlara ve bir daha geri dönmeyecek olanlara bakar; çapa, kürek ve ağ karmalarının ortasında tatlıca gözüken bir kayıtsızlıkla dururdu.

Kadınlar ve anneler, nişanlılar ve kız kardeşlerden meydana gelen bu ayin alayı ağır ağır kutsal haçı izlerdi. Bayrakların donatıldığı, selama duran bütün İzlandalı denizcilerin beklediği limanın çevresini doldururlardı.

Ardından hep beraber, arkalarında tek bir sevgili, koca, erkek evlat, nişanlı bırakmadan liman terk edilirdi. Denizciler uzaklaşırken hep bir ağızdan, gür sesleriyle Denizlerin Meryem’i ilahisini söylerlerdi.

Her sene aynı tören, aynı vedalar, aynı ayrılışlar…

Ardından Kuzey Denizi’nin ucuna, soğuk sulara, dalgaların hareketlendirdiği denizin üzerinde, üç ya da dört kaba arkadaş yola koyulurlardı ve açık denizin onlara verdiği inziva başlardı.

Şimdi buraya kadar sağ salim gelebilmişlerdi. Adını taşıyan gemiyi Denizlerin Meryem Ana’sı korumuştu.

Ağustos sonu ise dönüşlerin zamanıydı. Marie de pek çok İzlandalının yerine getirdiği âdet olan önce Paimpol’e uğrama geleneğini gerçekleştiriyordu. Oradan hemen, avladıklarını satabilecekleri Gaskonya Körfezi’ne iniyor ve tuzlası bulunan kumsal adalara gidip bir sonraki avlar için tuz tedarik ediyorlardı.

Güneşin sıcaklığının hâlâ hissedildiği güney limanına vardıklarında, yazdan kalma ılık havadan, topraktan ve kadınlardan başları dönen mürettebat birkaç günlüğüne çevreye dağılırdı.

Ardından sonbaharda inen sisle birlikte bir Goelo ülkesinin her yanına dağılmış saman kulübelerine, yuvalarına, kısa bir süreliğine de olsa aile, aşk, evlilik, doğum mevzuları ile ilgilenilmek için geri, eve dönülüyordu.

Neredeyse daima karşılarına, geçen kış gebe kalan veya vaftiz olmak için babalarını bekleyen bebekler çıkıyordu. İzlanda’nın yuttuğu balıkçı soyuna yenileri gerekiyordu.

III

EVDEKİ KADINLAR

Paimpol’de o senenin güzel bir akşamüstü, haziranda bir pazar günü, mektuplarına son derece dikkat kesilmiş iki kadın vardı.

Kadınların yazma işi, ardına kadar açılmış camlar ve onların önüne sıralanmış çiçek saksıları önünde gerçekleşiyordu.

Masanın üzerinde görünen kadınların ikisinin de eğitimi iyi gibi duruyordu. Anlaşılan gençlerdi, birinin başlığının modeli eski moda ve kocamandı. Diğerininki ise Paimpol kızlarının kullandığı gibi küçücüktü. Uzaktan bakıldığında İzlandalı erkeklere aşk sözcükleri sıralayan iki genç kız gibi duruyorlardı.

Mektubu yazdıran, hani şu büyük başlıklı olan, düşünmek için başını kaldırdı. Nasıl? Arkadan bakıldığında kahverengi şalının altında gencecik gözüken bu kadın aslında oldukça yaşlıydı. Bayağı bir ihtiyardı. Hatta en az yetmişli yaşlarında olmalıydı. Buna rağmen bazı ihtiyarların muhafaza etmeyi başardığı pembe yanakları hâlâ dinç gözüküyordu. Alın ve tepe kısmı çok inik olan başlığı, müslinden yapılmıştı. Birbirinden kaçmak ister gibi görünen, alnına ve ensesine düşen birkaç külahtan oluşuyordu. Saygın ve inançlı bir ifadesi vardı, gözlerinden dürüstlük okunuyordu. Bir tane bile dişi kalmamıştı. Her güldüğünde onu biraz daha genç kıza benzeten yuvarlak diş etleri görünüyordu. Kendi deyimiyle “toynak burnu” gibi duran çenesine rağmen duruşu yıllara meydan okuyordu. Kilisedeki azizeler gibi tertemiz olduğu fark ediliyordu.

Torununu eğlendirmek için daha neler yapabileceğini düşünerek pencereden dışarı baktı.

Gerçekten de şu an tüm Paimpol’de onun kadar gülünç şeyler anlatabilecek tek bir kişi daha yoktu. Mektuba oldukça komik üç, dört tane hikâyeyi sıralamıştı bile. Fakat hikayelerinin hiçbir yerinde kötülükten eser yoktu çünkü kadının içinde bir gram bile kötülük yer almıyordu.