18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Пьер Лоти – İsfahan'a Doğru (страница 3)

18

Evvela etrafımızda büyük hurma ağaçları, her taraftan siyah yapraklarını yıldızlarla dolu göğün üzerine nakşediyor. Lakin bunlar çok geçmeden seyrekleşiyor; vasi ovalar bize yeniden boş muhitlerini gösteriyor. Bölgeden çıkmak üzere iken silahlı üç süvari zuhur etti ve beni selamladı; bunlar benim ümidimi kestiğim muhafızlarım; dünkülerin aynı şekillerde; güzel kıyafetler, yüksek külahlar ve uzun bıyıklar. Karmakarışık surette geçtiğimiz bir geçitten sonra kervanım, ucu bucağı olmayan bu genişlikte, gece hâliyle belirsiz çölün içinde az çok muntazam surette yeniden tamamen teşekkül ediyor.

Bu defaki çorak çöl dünkünden daha az misafirperver; toprak fena, artık emniyet telkin etmiyor; keskin ve göze görünmeyen taşlar hayvanlarımızı sendeletiyor. Yazık ki ayın doğmasına daha vakit var! Uzaktaki yıldızlar arasında yalnız Zühre yıldızı pek parlak ve gümüş gibi beyaz nur ile bizi biraz aydınlatıyor.

İki buçuk saat yürüdükten sonra diğer bir bölgeye geldik ki dünkünden daha çok büyük ve daha ağaçlı. İçerisine girmeden onun uzunluğunca ilerliyoruz. Bütün bu hurma ağaçlarının yakınında bize latif bir serinlik geliyor ve bu ağaçların altından derelerin aktığı işitiliyor.

Saat on bir… Nihayet öndeki dağın, bize her saat yaklaşan İran’ın o muazzam şeddinin arkasında bir aydınlık, kervanların dostu olan ayın doğmak üzere olduğunu haber veriyor. Pak ve güzel ay doğuyor ve dalgalarla nurlar saçarak bize görmediğimiz buharları gösteriyor. Evvelki günler gibi toz ve kum perdeleri değil, lakin hakiki ve kıymetli su buharları ki her şey kuraklık ve perişanlıktan nişan verirken bu ufak mümtaz mıntıkada güya insanların ve fidanların hayatını muhafazaya müvekkil. Onların pek sarih şekilleri var. Sanki karaya düşmüş bulutlardır ki el ile tutulabilir. Onların çevreleri gökte ayın yanında muallak duran havayı ipek çilelerinin uçuk sarı rengiyle münevver ve hurma ağaçlarının kökleri siyah demetler şeklinde dizilmiş bütün yapraklarıyla onun üstünde görünüyor. Artık buna geniş bir manzara denilemez, çünkü toprak kaybolmuştur; hayır, peri Morgane’in bahçelerinden biri ki göğün köşesinde yetişmiştir.

Bölgenin büyük köyü Boracun’a girmeyip, yanından geçiyoruz. Sedef renkli sislerle koyu hurma ağaçları arasında beyaz evleri görülüyor. O vakit bizimle beraber yolculuk etmeyi istemiş olan iki Acem yolcu burada duracaklarını haber verdiler ve müsaade alarak çekildiler. Ya benim üç süvari muhafızım ki o kadar güzel silahlarla kendilerini takdim etmişlerdi, neredeler; onları kim gördü? Kimse…

Onlar, farkına varılmasın diye ay doğmadan evvel kaçmışlar. İşte benim kervanım bu suretle tam lüzumu olan miktara indi: Kervanbaşım, dört katırcım, Buşir’de tutulan iki hizmetkârım, benim sadık Fransız hizmetçim ve ben… Boracun hâkimi için bir mektubum var, onda üç süvari muhafız talebine hakkım olduğu yazılı; lakin hâkim şimdi yatmış olmalıdır, çünkü saat on biri geçiyor ve bütün köy uyuyor gibi görünüyor; çölün ilk dönüm yerinde gene bizi terk edecek olan böyle kaçak adamları muhafız diye toplamak için ne kadar zaman kaybedeceğiz! Mademki dolunay tamamen bizi muhafaza ediyor biz de Allah’a güvenerek yalnızca yolumuza devam ederiz.

Arkamızda çöl arazi, onun yaldızlı bulutları ve esmer hurma dallarının hayalleri uzaklaşıyor. Yeniden çöl… Fakat gittikçe daha korkunç ve cesareti kaybettirecek derecede müthiş çukurlar, hendekler, uçurumlar; toprağı dalgalı görünen kamburlaşmış bir memleket; kırılmış ve yuvarlanan büyük taşlar memleketi ki orada ufak yollar yalnız iner çıkarlar, orada hayvanlarımız her adımda sendeliyor ve beyaz renkli olan bütün bu şey üzerine ayın tam beyaz ışığı düşüyor.

Bitti, derelerden ve yeşilliklerden gelen serinliğe benzer bir şey kalmadı; gece yarısı bile sakinleşmeyen yakıcı kuru sıcağa düşüyoruz.

Sinirlenen katırlarımız artık birbiri ardınca yürümüyorlar; bazıları kaçıyor, kayaların arkasında kayboluyor; diğerleri -ki arkada gecikmişlerdi- yalnız kalmaktan korkarak başa geçmek için koşmaya başlıyor ve geçerken yüklerde şiddetle bacaklarınıza çarpıp sizi yaralıyorlar.

Bununla beraber daima önümüzde duran müthiş Şeddi İran biz yaklaştıkça bütün teferruatıyla görünüyor, bize birbiri üzerinde birçok katlar arz ediyor, ilk katın temeline yakında erişeceğiz.

Burada düşüne düşüne sükûnetle yürümenin imkânı yoktur, hâlbuki düz ve yeknesakta çöllerin letafeti bundadır. Bu müthiş beyaz kayalar tufanında insan kendini kaybolmuş hissediyor, orada atını, katırlarını ve her şeyi gözetmek lazımdır, gözetmek ne olsa gözetmek… Hâlbuki dayanılmaz bir uyku gözlerinizi kapamaya başlıyor.

Birdenbire bir rehavet kollarınızı kaplar, ellerinizi yuları tutamayacak kadar gevşek yapar ve fikirlerinizi karıştırır, buna karşı mücadele etmek hakiki bir ızdırap olur. Her tedbire müracaat olunur, vaziyet değiştirmek, bacakları uzatmak veya hecinlerin üzerinde bedevilerin yaptıkları gibi eyer üstünde ayaklarını birbiri üzerine koymak tecrübe edilir. Yere inmek istenir, o vakit de bu acele yürüyüş esnasında sivri taşlar ayağınızı yaralar, at kaçar ve ancak birbirinizi görebildiğiniz o sonsuz büyük tenhalık içinde, o kaya yığınları arasında birbirinizden ayrı düşersiniz: Velhasıl her neye oturursa otursun at üzerinde kalmalı…

Tam gece yarısında Şeddi İran’ın yanındayız. Aşağıdan yukarıya ve bu kadar yakından bakılınca ne korkunç görünüyor. Siyaha çalan esmer renkte düz bir duvar, ay her deliğini, deşiğini, oyuklarını, mücessem ve hareketsiz heybetini ayrı ayrı meydana çıkarıyor. Bu sessiz ve ölü taş yığınlarından bize, ya gündüz onların güneşten aldıkları veya yanardağları besleyen yer altındaki büyük ateşten çektikleri daha ağır bir sıcak geliyor. Çünkü bunlar kükürt kokuyorlar.

Bir saat, iki saat, üç saat başımızın üstünde göğün yarısını dolduran bu cesim kayanın altında sürünüyoruz; o, beyaz taşlı ovaların önünde kırmızımtırak esmer rengiyle dikiliyor; çıkardığı kükürt ve kokmuş yumurta kokusu duvarın iri yarıkları ve arzın damarlarına kadar nüfuz ettikleri zannolunan açık deliklerinin önünden geçilirken tahammül edilmez dereceye geliyor. Bizim fakir kervanımızın ayak sesleri ve katırcılarımızın uzun uzadıya haykırışlarının kaybolduğu, söndüğü sonsuz bir sükûnet içinde bitişik durumda sürünüyoruz. Bu renksiz çölün hendeklerini, uçurumlarını geçiyoruz. Şurada burada birtakım siyah şekiller görünüyor ki ay bunların gölgelerini kayaların beyazlığı üzerine aksettiriyor; sanki insanlar ve hayvanlar bir araya toplanmış bizi gözetliyorlar. Hâlbuki bunlar çalılıktan ve yaklaşıldığı vakit, bükülmüş ve kıvrılmış ufak ağaçlardan başka bir şey değil. Her tarafta mangallar varmış gibi sıcak… İnsan nefes alamıyor ve susuzluk hissediyor.

Ara sıra cehennemi duvarın kayaları içinde sular aktığı işitiliyor. Hakikaten oradan seller fışkırıyor ki bunları geçmek için geçit yeri aramak lazım; lakin ayın ziyası altında beyazımsı görünen bu suda teneffüs edilemeyecek bir kükürt kokusu var. Bu dağlarda büyük ve zengin madenler olacak ki henüz bilinmiyor ve işletilmiyor.

Ekseriya özlenen yerin hurmalıkları görünüyor gibi tahayyül edilir ve nihayet uzanıp yatmak ve su içmek kabil olacağı sanılır. Lakin hayır; gene o mağmum çalılıktan başka bir şey değil. Artık kuvvet tükenir, yürürken uyunur, bir şey gözetmeye takat kalmamıştır. Hayvanların insiyakına ve tesadüfe nefis terk edilir…

Fakat hiç olmazsa bu sefer aldanmıyoruz. Bu sefer hakiki alana geldik. Bu koyu kütleler hurmalıklardan ve dört köşe ufak beyazlıklar köyün evlerinden başka bir şey olamaz ve henüz uzaktaki bu şeylerin gerçeğini teyit için işte bizim kokumuzu alan bekçi köpeklerin haykırmaları, işte sabahın üçünde büyük sükûnet içinde horozların bizi karşılayan berrak ötüşleri…

Biraz sonra güzel hurma ağaçlarının arasında köyün küçük yollarındayız. Nihayet önümüzde kervansarayın ağır kapısı açılıyor sanki nefis bir sığınakmış gibi karmakarışık içerisine dalıyoruz.

Uyanık mıyım, uyuyor muyum, iyi bilmiyorum… Bir zamandan beri tayin edemediğim tesir altında yanı başımda öten ve uçuşan kuşların arasında olduğumu hissediyorum. Bunlar bana o kadar yakın geçiyorlar ki tüylerinin rüzgârını duyuyorum. Vakıa alçak tavanın kirişleri arasındaki yuvaları yavrularıyla dolu olan bu kırlangıç kuşlarına elimi uzatsam hemen hemen dokunacağım.

Ne camları ne ne kapanacak kapakları olan pencerelerimden neşeli sesleriyle girip çıkıyorlar; güneş doğuyor ve şimdi hatırlıyorum ki, Daliki köyündeyim. Kervansarayın en itibarlı ufak odasını işgal ediyorum. Dün akşam beni bu ufak meskene harici bir merdivenle çıkardılar. İçi boş idi. Kireçle badanalanmış toprak duvarlardan başka bir şey yoktu. Orada Acem hizmetkârlarım Yusuf ile Yakup yataklarımızı kurmak, halılarımızı yaymakla uğraşıyorlardı. Ben de Fransız uşağımla beraber uykusuzluktan harap bir hâlde ve hararetle bir ibrik su içerek bekliyorduk.

Burada sıcak o müthiş körfez sahili kadar ağır değil. Ve parlak bir güzel hava var. Benim odam köyde zemin katında olmayan yegâne odadır ve etrafa oldukça nezareti vardır. Dört tane ufak penceresiyle dört taraftan rüzgâra açıktır. Sabahın keten mavisi renginde göğü altında yeşil ve taze hurma ağaçlarının ortasında bulunuyorum. Gökyüzüne beyaz pamuk gibi pek hafif bulutlar serpilmiş. Bir tarafta karanlık ve gayet geniş bir şey, esmer ve kırmızı bir şey o kadar yükseliyor ki onun nihayetini görmek için başı dışarıya çıkarmak ve havaya bakmak iktiza ediyor: İran’ın büyük dağ silsilesi ki orada pek yakında ve hemen yıkılacak gibi duruyor.