реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Pis Adam (страница 2)

18

Bir hayvan olmalı, diye düşündü ve artık hareketlerinin kontrolünü kaybetmiş vaziyette sol elini kaldırıp elektronik çağrı düğmesine uzattı, erişebileceği uzaklıkta sallanıyordu, yatağın direğine bir tur sarılmıştı.

Fakat parmakları yatağın soğuk metal karyolasına değince eli istemsiz bir spazm yüzünden titredi ve düğme küçük bir tıngırtıyla yere düştü.

Bu sesle adam kendini toparladı.

Elini uzatıp beyaz düğmeye basabilseydi, kapısının üstündeki kırmızı ışık koridorda yanacaktı ve hemşire, derhal tahta sabolarıyla tıkır tıkır yanına gelecekti.

Adam yalnızca korku içinde olmakla kalmayıp aynı zamanda kibirli de olduğundan bunu yapamadığına neredeyse memnun oldu.

Nöbetçi hemşire odaya girer, başının tepesindeki ışığı yakar ve orada sersefil ve perişan yatarken ona sorgulayarak bakardı.

Adam bir süre kıpırdamadan yattı, ağrısının azaldığını ve tekrar ani dalgalar halinde yaklaştığını hissetti, sanki manyak bir makinistin sürdüğü kaçak bir tren misali.

Aniden yeni bir acil durumun farkına vardı. Çişini yapması gerekti.

Tam uzanabileceği mesafede bir şişe duruyordu, komodinin arkasındaki sarı plastik çöp kutusunun içindeydi.

Ama adam şişeyi kullanmak istemedi. İsterse ayağa kalkması yasak değildi. Hatta doktorlardan biri, biraz hareket etmek ona iyi gelir demişti.

Böylece ayağa kalkayım, çift kanatlı kapıları açıp tuvalete yürüyeyim diye düşündü, tuvaletler koridorun diğer tarafındaydı. Ona bir oyalanma, pratik bir görev, bir süreliğine zihnini zorlayan bir şey olurdu.

Battaniyeyi kenara katladı, yatakta doğrulup birkaç saniye, ayaklarını yere sarkıtarak yatağın ucunda oturdu, bir yandan da beyaz geceliğini çekerken altındaki şiltenin plastik kaplamasının hışırtısını işitti.

Ardından dikkatlice yere indi, nemli topuklarının altında soğuk taşları hissetti. Doğrulmaya çalıştı. Apış arasını geren ve uyluklarında sıkılaşan geniş bandajlara rağmen başarmıştı. Üstünde hâlâ bir gün önceki aortografiden kalma köpük basınçlı plastik pansuman duruyordu.

Terlikleri komodinin yanındaydı, adam ayaklarını terliklere geçirip dikkatlice, el yordamıyla kapıya doğru yürüdü. Birinci kapıyı içeri, ikinci kapıyı dışarı doğru açtı ve gölgeli koridordan doğruca lavaboya doğru yürüdü.

Tuvalete gitti, soğuk suyla ellerini duruladı ve geri dönüş yolculuğuna başladı, ardından durup kulak kesildi.

Nöbetçi hemşirenin radyosunun boğuk sesi çok uzaktan duyuluyordu. Yine ağrıları artmıştı, korkusu geri döndü, her şeye rağmen, gidip bir ağrı kesici rica edebileceğini düşündü adam. Müthiş bir etki göstermeyecekti ama en azından hemşire, ilaç dolabının kilidini açmak, şişeyi çıkarmak ve ona biraz meyve suyu vermek zorunda kalırdı ve böylece birisi yine onun için çaba sarf etmiş olurdu.

Hemşire odasına kadar ki mesafe yirmi metreydi. Adam acele etmedi. Terli geceliği baldırlarına çarpa çarpa yavaşça ayaklarını sürüyerek yürüdü.

Nöbetçi odasının ışığı yanıyordu fakat içeride kimse yoktu. Yalnızca yarı boş iki kahve kupasının ortasında kendi kendine serenat yapan transistörlü radyo vardı.

Nöbetçi hemşire ve hizmetli, elbette başka bir yerde meşguldü.

Oda dönmeye başladığında adam, kapıya sırtını dayamak zorunda kaldı. Bir iki dakika sonra kendini daha iyi hissetti ve karanlık koridordan ağır ağır tekrar odasına yürüdü.

Kapılar tam bıraktığı şekildeydi, hafif aralıktı. Adam kapıları dikkatlice kapadı, yatağa kadar birkaç adım attı, terliklerini çıkardı, sırtüstü uzandı ve titreyerek battaniyeyi çenesine kadar çekti. Gözleri cin gibi açık, öylece uzandı ve ekspres trenin vücudunda deli gibi dolaştığını hissetti.

Bir farklılık vardı. Tavandaki desen bir şekilde azıcık değişmişti.

Adam bunu anında fark etti.

Fakat gölge ve yansımaların desenini değiştiren ne olabilirdi ki?

Bakışları çıplak duvarlarda dolaştı, sonra adam başını sağa çevirip pencereye baktı.

Odadan çıktığında pencere açıktı, adam bundan oldukça emindi.

Oysaki şimdi kapalıydı.

Her yanını dehşet sarınca adam anında elini kaldırıp çağrı düğmesine basmaya yeltendi. Ama düğme yerinde yoktu. Kordonu ve düğmeyi yerden kaldırmayı unutmuştu.

Parmaklarını çağrı düğmesinin asılı olması gerektiği demir boruya geçirip pencereye doğru baktı.

Uzun perdelerin arasındaki boşluk hâlâ beş santimdi ama az önceki gibi durmuyorlardı ve pencere kapalıydı.

Personelden biri odaya girip çıkmış olabilir miydi?

Çok düşük bir ihtimaldi.

Adam gözeneklerinden ter fışkırdığını hissetti, geceliği soğuktu ve hassas teninde yapış yapıştı.

Tamamen korkuya kapılmıştı işte. Gözlerini pencereden ayıramayarak yatakta oturmaya başladı.

Perdeler kesinlikle kıpırdamıyordu, yine de adam arkalarında birisinin dikildiğinden emindi.

Kim, diye düşündü.

Kim?

Arkasından kendine gelerek, bir halüsinasyon olmalı, diye düşündü.

Şimdi yatağın yanında ayaktaydı, hasta ve güçsüz, çıplak ayakları taş zeminde. Pencereye doğru belirsiz iki adım attı. Hafif öne eğik vaziyette durdu, dudakları seğiriyordu.

Pencerenin girintisindeki adam sağ eliyle perdeyi ittiği an sol eliyle de süngüyü çekti.

Uzun geniş bıçağın üstünde yansımalar pırıldadı.

Oduncu ceketli ve tüvit kepli adam öne doğru hızlı iki adım atıp durdu, bacakları ayrık, uzun, dik ve silahı omuz hizasındaydı.

Hasta adam onu anında tanıdı, haykırmak için ağzını açmaya başladı.

Süngünün ağır sapı ağzına gelince adam dudaklarının yarıldığını, diş köklerinin kırıldığını hissetti.

En son duyduğu his buydu.

Gerisi çok hızlı oldu. Zaman elinden kayıp gitmişti sanki. Birinci darbe diyaframının sağ tarafına, hemen kaburgalarının altına indi ve süngü sapına kadar girdi.

Hasta adam hâlâ ayaktaydı, başını arkaya atmıştı ve oduncu ceketli adam silahını üçüncü kez kaldırdığında bu kez sol kulağından sağa doğru gırtlağını yırttı.

Açık nefes borusundan bir köpürme, hafif bir tıslama sesi geldi.

Hepsi bu kadardı.

3

Cuma akşamıydı ve Stockholm kafeleri, angaryalarla geçen haftanın sonunda keyif yapan mutlu insanlarla dolu olmalıydı. Gelgelelim, durum hiç öyle değildi ve sebebini anlaması çok da güç değildi. Geçtiğimiz beş yıl içinde restoran fiyatları da sayıları gibi iki katına çıkmıştı ve ortalama maaşlı birkaç insan, ancak ayda bir kere kendilerine kıyak çekip buralara gidebiliyordu. Restoran sahipleri bu durumdan şikâyetçiydi, krizden bahsediyorlardı ama kolay para harcayan gençleri çekmek için işletmelerini pub ya da diskoteklere çevirmeyenler, yüklü bir masanın üstünden kredi kartları ve şirket hesaplarıyla ödemeyi tercih eden gittikçe artan sayıdaki iş insanı sayesinde boğulmadan su yüzünde kalmayı başarıyordu.

Eski Şehir merkezindeki Glydene Freden de buna örnekti. Saat geçti elbette. Cuma, cumartesiye dönmüştü fakat son bir saat içinde zemin kattaki yemek salonunda yalnızca iki misafir oturuyordu. Bir adam ve bir kadın. Et tartar yemişlerdi ve şimdi kahve ve punsch içip köşede kalan masada alçak sesle konuşuyorlardı.

Girişin karşısındaki küçük bir masada iki garson kız oturmuş, peçete katlıyordu. İçlerinden yorgun görünen kızlı saçlı daha genç olanı ayağa kalkıp barın üstündeki saate şöyle bir bakış attı. Esnedi, bir kumaş peçete aldı ve köşedeki masada oturan konuklara doğru yürüdü.

“Bar kapanmadan önce başka bir sipariş vermek ister misiniz?” derken elindeki peçeteyi kullanarak masa örtüsüne dökülmüş tütün kırıntılarını süpürdü. “Biraz daha sıcak kahve alır mısınız, Başkomiserim?”

Martin Beck, kızın onun kim olduğunu bilmesi karşısında şaşırmıştı. Normalde Cinayet Masası Şefi olarak öyle ya da böyle halka mal olmuş bir karakter olmaktan rahatsızlık duyardı ama uzun zamandır gazetelerde resmi basılmamış ya da televizyona çıkmamıştı. Garson kızın onu tanıyışını, Peace’in, onu düzenli müşteriden saydığının bir işareti olarak algıladı. Yanında bu akşam olduğu gibi ona eşlik eden birinin olması alışıldık bir durum değildi.

Karşısında oturan kız, kendi kızı Ingrid’di. On dokuz yaşındaydı ve kızın sapsarışın, Martin Beck’inse çok esmer olması haricinde son derece birbirlerine benziyorlardı.

“Biraz daha kahve ister misin?” diye sordu Martin Beck.

Ingrid hayır anlamında başını salladı ve garson kız hesabı getirmek üzere geri çekildi. Martin Beck, punsch şişesini buz kovasından çıkarıp kalan içkiyi iki kadehe paylaştırdı. Ingrid kendi içkisini yudumladı.

“Bunu daha sık yapalım,” dedi.

Punsch mu içelim yani?”

“Hımmm, çok güzel. Benim evimde olsun ama, Klostervägen’de. Hâlâ görmeye gelmedin.”

Ingrid, anne babası boşanmadan üç ay önce evden ayrılmıştı. Martin Beck kızı Ingrid onu yüreklendirmese, acaba Inga ile tıkanma noktasına gelmiş evliliğini bitirmek için gücünü toplar mıydı diye hep merak ederdi. Ingrid evde mutlu değildi ve daha liseyi bitirmeden bir arkadaşıyla ayrı eve taşınmıştı. Şimdi üniversitede sosyoloji okuyordu ve Stocksund’da kendine yeni bir ev bulmuştu. Şimdilik bir odasını kiraya vermişti ama daha sonraları evin tümünü kendi başına ödemeyi planlıyordu.

“Annem ve Rolf iki gün önce bana geldi,” dedi. “Sen de gelirsin diye umuyordum ama sana ulaşamadım.”

“Yoktum, iki günlüğüne Örebro’ya gitmiştim. Nasıllar?”

“İyiler. Annem yanında bir sandık dolusu eşya getirmişti. Havlular, peçeteler, o mavi kahve servisi ve ne olduğunu bilmediğim daha bir sürü şey. Ah, bir de Rolf’un doğum gününden bahsettik. Annem bizi de yemeğe davet etti. Sen de müsaitsen?”