Оноре де Бальзак – Vadideki Zambak (страница 13)
“Kuşkusuz…” diyordu. “Zavallı başım ağrıyor. Kafam karıştığından oyunun sonuna doğru hep siz kazanıyorsunuz!”
Tavla oynamasını bilen Kontes, daha ilk oyundan benim taktiğimi anlamış ve davranışımda gösterdiğim yoğun şefkati sezmişti. Anlattığım bu ayrıntılar yalnızca tavlanın korkunç zorluklarını bilenlerin kavrayabileceği türdendi. Bu küçücük ayrıntıda neler saklı değildi ki! Ama aşk, tıpkı Bossuet’nin tanrısı gibi, yoksuldan gelen bir bardak suyu, ölen meçhul askerin gösterdiği çabayı en ihtişamlı zaferlerden daha üstün tutar. Kontes, çocuklarına baktığı gibi bana bakıp körpe yüreğimi titreten sessiz teşekkürlerinden birini gönderdi. O mutlu akşamdan sonra benimle konuşurken hep yüzüme baktı. O gün şatodan ayrılırken nasıl hissettiğimi anlatamam. Ruhum bedenimi soğurmuştu, ağırlığımı hissetmiyordum, sanki yürümüyor uçuyordum. Tıpkı “Elveda Mösyö!” deyişinin, ruhumda Paskalya ilahisinin yankılanmasına neden olması gibi, benliğimi aydınlatan o bakışını hissediyordum. Yeni bir hayata doğuyordum. Onun için bir anlam ifade ediyordum artık! Lal rengi çarşaflarda uyudum o gün. Kapalı gözlerimin önünden geçen ve birbirini takip eden alevler, yanmış kâğıdın üzerinde uçuşan sevimli ateş böceklerini andırıyordu. Rüyalarımda, nasıl olduğunu bilemediğim bir şekilde sesi dokunulur oluyordu, ışık ve güzel bir kokuyla beni saran havada ruhumu okşayan bir ezgi hâlini alıyordu. Ertesi gün bana olan hislerini anladım beni karşılamasından, sesindeki gizemleri kavramaya başladım o andan itibaren. O gün hayatımda unutulması imkânsız, en anlamlı günlerden biriydi. Akşam yemeğinden sonra tepelerde dolaştık, taşlık, kuru, bereketsiz bir toprakta hiçbir bitkinin yetişemeyeceği bir araziye gittik buna rağmen birkaç meşe ağacı, çobanpüskülü ve akdikenlerle kaplı çalılıklar vardı; ot yerine, kızıl güneşin ışınlarıyla allanan, üzerinde ayakların kaydığı kenarları tırtıklı yosundan bir halı uzanıyordu. Destek olmak için Madeleine’in elinden tutuyordum, Madam de Mortsauf ise Jacques’ın koluna girmişti. Önümüzden yürüyen Kont, arkasını dönüp bastonunu yere vurduktan sonra korkutucu bir ses tonuyla: “İşte benim hayatım! Ah! Tabii ki sizi tanımadan önceki hayatım.” diye de ekledi sonradan karısına bakıp af dilercesine. Kontes’in yüzünü düşüren gecikmiş bir aftı bu. Böyle bir darbeyle hangi kadın bocalamaz?
“Ne harika kokular ve ne güzel ışık oyunları saklı burada böyle!” diye atıldım hemen. “Bu fundalığın benim olmasını isterdim, kim bilir belki de burayı kazar hazineler bulurdum ama benim için en büyük zenginlik, sizin komşuluğunuzdur. Hem göze böylesi bir şölen yaşatan, ruhun dişbudaklar ve kızılağaçlarla arındığı bu yılankavi nehrin süslediği manzaranın yanında parayı kim önemser? Zevkler ne kadar eşsiz görüyorsunuz, değil mi? Size göre burası ekime uygun olmayan bereketsiz bir arazi, bana göre ise bir cennet.”
Bakışıyla teşekkür etti bana Madam de Mortsauf.
“Şairane sözler bunlar!” dedi Kont yüzünü buruştururken. “Burası sizin adınızı taşıyan birine ait olabilecek bir yer değil.” Kendi sözünü yarıda kesip: “Azay’ın çanlarını duyuyor musunuz? Ben gayet iyi duyabiliyorum.” diye devam etti.
Madam de Mortsauf ürkek bakışlarla bana baktı, Madeleine ise elimi sıktı.
“Dönünce bir tavla partisi vermek ister misiniz?” dedim Kont’a. “Zarların tıkırtısı, çanların gürültüsünü işitmenize engel olacaktır.”
Havadan sudan konuşarak Clochegourde’a döndük. Kont ağrılarından üstünkörü bahsediyordu. Salona geldiğimizde, tasvir edilemez bir kararsızlık sardı ikimizi. Koltuğa gömülen Kont dalıp gitmişti, hastalığının belirtilerini iyi bilen ve nöbetlerinin yaklaştığını sezen karısı onun dikkatini dağıtmamaya özen gösteriyordu. Onun gibi, ben de tek bir kelime etmedim. Gitmemi rica etmemesi, tavla partisinin Kont’u neşelendireceğini ve canından bezdiği o nüksetmelerin lanetli sinirsel gerginlikleri dağıtacağını sanmasından kaynaklanıyordu belki de. Hiçbir şey, o zamana dek büyük bir şevkle oynadığı tavla partisine başlatmak kadar güç olamazdı. Nazlı bir sevgili gibi, oynamak istiyor gibi görünmemek için ona yalvarılmasını, diretilmesini istiyordu. Keyif aldığım bir sohbette kendimi kaybedip abartılı ricalarımı unutacak olsam hemen suratını asar, sert ve kırıcı sözler söyleyerek söylediğim her şeye karşı çıkardı. Keyifsiz olduğunu fark edip ona tavla oynamayı teklif ettiğimde ise önce nazlanır daha sonra “Saat de iyice geç olmuş, hem aklımda yoktu tavla oynamak.” diyordu. Öyle ki en sonunda gerçek arzularını dillendirmeyen o kadınlar gibi yapmacık davranışlar sergiliyordu. Karşısında gururumu ayaklar altına alıyor, ara verdikçe becerilerimi kaybedeceğimden benimle oynaması için yalvarıyordum ona. Bu kez, onu oynamaya ikna etmek için delice bir neşeye ihtiyaç duydum. Taktiklerini düşünmesini engelleyecek baş dönmelerinden şikâyet ediyor, başını âdeta mengeneye sıkıştırdığını söylüyor, kulakları çınlıyor, nefesi daralıyor ve derin derin iç çekiyordu. Nihayet tavla oynamaya ikna edebildim onu. Madam de Mortsauf çocukları yatırmak ve evdekilere akşam duası ettirmek üzere yanımızdan ayrıldı. Yokluğunda her şey yolunda gitti, Mösyö de Mortsauf’un kazanması için elimden geleni yapıyordum ve mutluluğu birden yüzüne yansıdı. Kendi hakkında uğursuz tahminlerde bulunduğu bir hüzünden birdenbire sarhoş bir adamı saran neşeye geçişi; neredeyse sebepsiz, aniden beliren gülüşü beni kaygılandırmıştı, donup kalmıştım karşısında. Bu kadar açığa vurduğu taşkınlık hâlini ilk kez görüyordum; demek ki yakın ahbaplığımız meyvelerini veriyor, benim yanımda kendini sıkmıyordu. Geçen her gün, beni hâkimiyeti altına almaya, mizacına yeni bir anlam yüklemeye çalışıyordu çünkü ruh hastaları hevesleri, içgüdüleri olan ve topraklarını genişletmeyi hedefleyen bir mülk sahibi gibi egemen olduğu alanları büyütmek isteyen yaratıklara benzerdir. Kontes aşağı indi, gergefinin daha iyi ışık alması için tavla masasına yakın bir yere ilişti fakat pek de gizleyemediği bir kaygı içinde başladı işini yapmaya. Mecburen yaptığım bir hamle, Kont’un yüzünün sararmasına, tüm neşesini yitirmesine ve gözlerinin dönmesine neden oldu. Ardından, tahmin edemeyeceğim ve önüne geçemeyeceğim bir aksilik daha yaşandı ve Mösyö de Mortsauf oyunu kazanamamasına neden olan o berbat zarı attı. Birden ayağa kalktı, masayı üstüme, lambayı ise yere fırlattı; konsola bir yumruk indirdi, yürümekle zerre kadar ilgisi olmayan bir hâlde salonda tepinmeye başladı. Gümbür gümbür akan bir şelaleyi anımsatan ağzından hakaretler, lanetler, küfürler, tutarsız sözcükler çıkıyordu. Sanki Orta Çağ zamanına ait bir büyüyle kendinden geçiyordu. O an ne hâlde olduğumu düşünün!
“Bahçeye gidin.” dedi Kontes elimi sıkarak.
Kont yokluğumu fark etmeden yanından ayrılmıştım. Ağır adımlarla ulaştığım taraçadan, yemek odasının yanındaki odadan Kont’un bağırmalarını ve inlemelerini işittim. Tüm bu fırtınanın ortasında, yağmurun dineceği anda bülbülün ötüşü gibi yükselen o meleğin sesini de duyuyordum. Sona yaklaşan ağustosun, bu en güzel gecesinde, akasyaların altında geziniyor, Kontes’in yanıma gelmesini bekliyordum. Elimi sıkarak yanıma geleceğinin sözünü vermişti. Birkaç günden beri, tıka basa dolu ruhlarımızdaki kaynağı tek bir kelimeyle taşıracak bir konuşma isteği beliriyordu ikimizin arasında. Bu mükemmel uyumu hangi utanç geciktiriyordu? Belki o da benim gibi, âşığına görünmeden önce genç kızları sarsan o utangaçlığa boyun eğerek, içini dökmekte tereddüt ettiği, taşmaya hazır yaşamını zapt ettiği o anlarda kendini gösteren; korkunun hissettirdiklerine benzeyen, duyarlılığı etkisiz hâle getiren o çırpıntıları seviyordu. İçimizde biriken düşünceler yüzünden zorunlu hâle gelen bu ilk açılmayı gözümüzde çok büyütmüştük. Bir saat geçti. Adımların yankılanması, gecenin dingin havasını canlandıran uçuşan elbisesinin hışırtısına karıştığında tuğladan bir korkuluğun üzerinde oturmuş, bekliyordum. Yüreğe sığmayacak duygulardır bunlar.
“Mösyö de Mortsauf şimdi uyudu. Ne zaman böyle olsa birkaç baş haşhaş kaynatıp bir fincan su içiririm, nadiren kriz geçirdiğinden bu ilacın etkisi her zaman çok güçlü oluyor. Mösyö.” dedi bana en ikna edici tonda sesini değiştirerek. “Talihsiz bir rastlantı şimdiye dek özenle sakladığımız sırrımızı gözler önüne serdi, bu akşam yaşananların hatırasını kalbinize gömeceğinize söz verin. Size yalvarıyorum, benim için yapın bunu. Yemin etmenizi beklemiyorum, şerefli bir insanın söyleyeceği tek bir ‘evet’, benim için yeterli olacaktır.”
“Bu ‘evet’i dile getirmem gerekiyor öyle mi? Demek ki hiç tanımamışız birbirimizi!” diye yanıtladım.
“Göç yıllarında çektiği büyük acıların üstünde bıraktığı izlere bakıp Mösyö de Mortsauf hakkında yanlış bir fikre kapılmayın. Yarın, tüm söylediklerini unutmuş olacaktır, mükemmel ve sevgi dolu hâliyle göreceksiniz onu.”
“Kont’u aklamaya çalışmayın Madam.” diye cevap verdim. “Ne dilerseniz yapacağım. Mösyö de Mortsauf’u bu illetten kurtarabilsem ve sizi mutlu bir hayata kavuşturabilsem kendimi hemen Indre Nehri’nin sularına bırakırdım. Değiştiremeyeceğim tek şey varsa o da düşüncelerimdir çünkü hiçbir şey aklımda onlar kadar etkili bir şekilde yer etmedi. Size hayatımı verebilirim fakat aklım için aynı şey geçerli değil. Onu dinlemeyebilirim fakat konuşmasının önüne geçebilir miyim? Kanımca Mösyö de Mortsauf…”