18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Оноре де Бальзак – Kuzin Bette (страница 11)

18

Kalp çarpıntıları duyulan karısı için müthiş bir sükût anından sonra, Hulot kavuşturduğu kollarını açtı, karısını tuttu, kalbinin üstüne bastırdı, alnından öptü ve heyecanın verdiği taşkın bir kuvvetle ona “Adeline…” dedi. “Sen bir meleksin, bense bir sefilim.”

Barones, kocasını kendi kendisi hakkında kötü söz söylemekten menetmek için elini birdenbire onun dudakları üstüne koyarak “Yo! Hayır!” diye karşılık verdi.

“Evet, şu anda Hortense’a vereceğim tek meteliğim yok, çok bahtsızım ama mademki sen bana böyle kalbini açıyorsun, ben de beni boğan bütün dertlerimi oraya dökeyim. Fischer amcan bugün büyük bir darlık içinde ise onu bu hâle sokan benim, benim namıma yirmi beş bin franklık bir bono imzaladı! Bütün bunlar beni aldatan, arkamdan benimle alay eden, beni ihtiyar bir boyalı kedi diye çağıran bir kadın için! Ne yazık ki kötü bir huyu doyurmanın, bir aileyi beslemekten çok daha pahalıya mal olması korkunç bir şey!.. Hem de dayanılmaz bir şey… O iğrenç, Yahudi karısının evine hiçbir zaman ayak basmayacağıma şimdi sana söz versem de bana iki satırcık bir mektup yazması, imparatorluk devrinde ateşe gittikleri gibi onun yanına gitmem için kâfidir.”

Umutsuz kocasının gözlerinden yuvarlanan yaşları görünce kızını unutan kadıncağız, “Üzülme Hector!” dedi. “Bak, işte elmaslarım! Her şeyden önce amcamı kurtar!”

“Elmasların bugün yirmi bin frank ya eder ya etmez. Bu, Fischer Baba’ya yetmeyecektir; sen yine onları Hortense için sakla, yarın Mareşal’i göreceğim.”

Barones; Hector’un ellerini tutup öptü, “Zavallı dostum!” diye bağırdı.

Kadının bütün azarlaması bundan ibaret kaldı. Adeline elmaslarını teklif etmiş, baba da onları Hortense’a bırakmıştı. Barones bu gayreti pek yüksek telakki etti, kuvvetini kaybetti.

“Efendi odur, buradan her şeyi alabilir; elmaslarımı bana bırakıyor, o bir ilahtır.”

Başka bir kadının kıskanç bir öfke ile elde edebileceğinden daha fazlasını tatlılıkla elde eden bu kadın, işte böyle düşündü.

İyi terbiye görmüş, çok kötü huylu kimselerin faziletli kimselerden daha sevimli olduğunu ahlakçılar umumiyetle inkâr edemezler; onların temize çıkacak birtakım suçları olduğundan, haklarında hüküm verenlerin kusurlarına arka çıkmak suretiyle karşılıklı merhamet dilenirler; pek iyi olarak tanınırlar. Faziletli kimseler arasında sevimli kimseler bulunsa bile fazilet kendini beğendirmek için gayret sarf etmez çünkü kendi güzelliğini kâfi görür. Sonra, gerçekten faziletli kimselerin -çünkü riyakârları ayırmak lazım- hemen hepsinin kendi vaziyetleri hakkında biraz kuşkuları vardır; büyük hayat pazarında kendilerini aldatılmış sanırlar, değerlerinin tanınmadığını iddia eden kimseler gibi acı sözleri vardır. Ailesinin mahvına sebep olduğunu bilip kendine sitem eden Baron da karısına, çocuklarına, Kuzin Bette’e karşı zekâsının bütün imkânlarını, iğfalciliğinin bütün zarafetini kullandı. Oğlunun, küçük bir Hulot’yu emziren Célestine Crevel’in geldiğini görünce gelinine karşı pek güler yüz gösterdi. Célestine’i kibirinin alışmadığı bir gıda olan iltifatlara boğdu çünkü hiçbir görgüsüz kız ne böylesine bayağı ne de böylesine büsbütün manasızdı. Büyükbaba yumurcağı aldı, onu öptü, tatlı ve şirin buldu, onunla sütninelerin dilince konuştu, oğlu Hulot’ya söz rüşveti verdi. Çocuğu, kendisine bakan iri Normandiyalı kadına geri verdi. Célestine’le Barones “Ne tatlı adam!” demek isteyen bir bakışla birbirlerine baktılar. Tabiidir ki Célestine, kaynatasını babasının hücumlarına karşı müdafaa ediyordu.

Kendini sevimli bir kaynata, pek yumuşak büyükbaba olarak gösterdikten sonra Baron, sabahleyin baş gösteren nazik bir vaziyet üzerine Mecliste takınacağı tavır hakkında çok yerinde düşüncelerini bildirmek üzere oğlunu alıp bahçeye götürdü. Görüşlerinin derinliğiyle genç avukatı hayrete düşürdü. Dostça edasıyla, bilhassa bundan böyle onu kendi seviyesine çıkarmak ister göründüğü bir tür hatırşinaslıkla rikkate getirdi.

Oğul Mösyö Hulot, tam 1830 İhtilali’nin yetiştirdiği delikanlılar tipinde idi; işi gücü politika olan bir zekâ, emellerine karşı saygılı, bunları sahte bir ciddiyet altında zapt etmiş, kazanılmış şöhretlere çok hasetçi, Fransız konuşuşunun elmasları lakin incelik ve asalete karşı kibir yerine azamet takınan o dokunaklı sözleri kullanacak yerde cümleler fırlatmak… Bu insanlar, bir vakitlerin Fransız’ını ihtiva eden seyyar tabutlardır; zaman zaman Fransız kımıldanır, İngiliz kalıbını yumruklar lakin hırsı onu zapt eder, o da orada boğulmaya razı olur. Bu tabut her zaman siyah kumaştan elbise giyer.

Baron Hulot, Kont’u salonun kapısında karşılamaya giderek “Ah! İşte kardeşim!” dedi.

Merhum Mareşal Montcornet’nin muhtemel halefini öptükten sonra, muhabbet ve saygı tezahürleriyle koluna girerek onu içeri getirdi.

Kulağının sağırlığı yüzünden celselere gitmekten muaf bu Fransa âyan azasının, yılların çöktürdüğü, şapkanın tazyikiyle yapışmış gibi görünen ama hâlâ gür, kırçıl saçlı güzel bir başı vardı. Ufak tefek, tıknaz, bu kara kuru adam dinç ihtiyarlığını şakrak bir eda ile taşırdı. İstirahate mahkûm bu pek fazla hareketli insan, vaktini okumakla gezinti arasında paylaştırmıştı. Tatlı huyları beyaz yüzünde, duruşunda, özlü düşüncelerle dolu kibar konuşmasında sezilirdi. Hiçbir zaman ne harbin ne de seferin sözünü etmezdi büyüklük taslamaya lüzum duymayacak kadar büyük olmasını bilirdi. Bir salondaki rolü, kadınların arzu ve heveslerini sürekli gözlemlemek olurdu. Baron’un bu küçük aile toplantısına saçtığı canlılığı görerek “Hepiniz de neşelisiniz!” dedi. Yengesinin yüzündeki melankoli izlerini fark edince “Mamafih Hortense daha evlenmedi.” diye ilave etti.

Bette, heybetli bir sesle kulağına “Neredeyse o da olur!” diye haykırdı.

“Çiçek açmak istemeyen kötü tohum, sen de buradasın ha!” diye karşılık verdi Kont.

Forzheim kahramanı, Kuzin Bette’i epey severdi çünkü aralarında benzerlikler buluyordu. Terbiye görmemişti, halk içinden çıkmıştı. Cesareti askerî servetinin biricik kaynağı idi ve onda sağduyu zekânın yerini tutardı. Namuslu elleri temiz olduğu için kardeşinin henüz gizli kapaklı yolsuzluklarından kuşkulanmaksızın, içinde her türlü muhabbeti bulduğu bu aile arasında güzel ömrünü parlak bir surette sona erdiriyordu. En küçük bir geçimsizlik sebebinin baş göstermediği, erkek ve kız kardeşlerin aynı şekilde birbirlerini sevdikleri -çünkü Célestine hemen aileden telakki edilivermişti- bu toplantının güzel manzarasından hiç kimse onun kadar zevk duyamazdı. Babacan küçük Kont Hulot, Crevel Baba’nın da acaba niçin gelmediğini zaman zaman sorardı. “Babam köyde!” diye Célestine ona bağırırdı. Bu sefer de eski ıtriyatçının seyahatte olduğunu söylediler.

Ailesinin bu mükemmel bir aradalığı Madam Hulot’ya şunları düşündürdü:

“İşte saadetlerin en gerçeği, kim bizi bundan mahrum edebilir!..”

Gözdesi Adeline’in, Baron’un üzüntülerine mevzu olduğunu görünce general onunla o derece şakalaştı ki Baron, gülünç olmaktan çekinerek iltifatlarını, bu aile yemeklerinde kendisinin söz rüşvetlerine, alakalarına mevzu olan gelinine çevirdi çünkü gelini vasıtasıyla Crevel Baba’yı getireceğini, bütün intikam hislerini bertaraf edeceğini umuyordu. Bu aile harimini kim görmüş olsa babanın meyus vaziyetine, annenin umutsuzluk içinde olduğuna, oğulun babasının istikbali hakkında son derece tasalı olduğuna, kızın kuzininin elinden âşığını çalmaya uğraştığına inanmakta zorluk çekerdi.

Saat yedide Baron; kardeşinin, oğlunun, Barones’in, Hortense’ın, hepsinin de sükûta daldıklarını görünce Doyenné Sokağı’nda oturan ve akşam yemeğinden sonra sıvışmak için bu ıssız mahallenin tenhalığını bahane eden Kuzin Bette’i de yanına alarak operada metresini alkışlamak için çıkıp gitti. Bütün Parisliler itiraf ederler ki ihtiyar kızın ihtiyatı akla uygundur.

Eski Louvre boyunca uzayan sık evler yığınının varlığı, Fransızların Avrupa’nın kendilerine izafe ettiği zekâ derecesinden emin olması ve artık onlardan korkmaması için sağduyuya karşı yapmayı pek istedikleri itirazlardan biridir. Bunda bilinmeyen, belki herhangi büyük bir politika düşüncemiz vardır. Bugünkü Paris’in, sonraları tasavvur ve tahayyül edilemeyecek bu köşesini tasvir etmek elbette ki mevzu dışı olmayacaktır. Louvre’un bittiğini şüphesiz görecek torunlarımız otuz altı yıl Paris’in göbeğinde, içinde üç hanedanın son otuz yıl zarfında Fransa’nın ve Avrupa’nın yüksek tabakasını kabul ettiği sarayın karşısında böyle bir barbarlık işlendiğine inanmak istemeyeceklerdir.

Carrousel Köprüsü’ne ulaştıran dar geçitten itibaren Musée Sokağı’na kadar, birkaç gün için bile olsa Paris’e gelen her insan, cesareti kırılmış sahiplerinin hiçbir tamir yapmadıkları ve Napolyon’un Louvre’u ikmale karar verdiği günden beri yıkılmakta ve eski bir mahallenin artıkları olan cepheleri harap on kadar ev görür. Doyenné Sokağı ve aynı addaki çıkmaz, sakinleri belki de birtakım hayaletler olan -çünkü sokakta hiçbir zaman kimse görünmez- bu karanlık ve ıssız evler yığınının biricik iç yollarıydı. Musée Sokağı şosesinin kaldırımından daha alçak olan kaldırım, Froidmanteau Sokağı şosesinin ortasında bulunur. Meydanın yükseltilmesiyle şimdiden gömülmüş bu evler Louvre’un bu taraftan kuzey rüzgârıyla kararmış yüksek galerilerinin aksettirdikleri sürdüm süresiye gölgeye bürünmüşlerdir. Karanlık, sessizlik, donmuş hava, toprağın mağaramsı derinliği bu evleri bir tür yeraltı, canlı kabirler hâline getirmeye yardım eder. İnsan, bu yarı ölü mahalleden bir paytonla geçtiği zaman, gözü dar Doyenné Sokağı’na dalınca ruhu üşür burada kimlerin oturabildiğini, geceleyin bu dar sokağın bir hırsız yatağı hâline geldiğini, gecenin mantosuna sarınmış Paris kötü huylarının cirit oynadıkları bir saatte buradan kimlerin geçeceğini kendi kendine sorar. Kendisini ürküten bu mesele, bu sözüm ona evlerin Richelieu Sokağı yanından bir bataklık, Tuilleries yanından bir dalga dalga kaldırımlar ummanı, galeriler yanından birtakım küçük bahçeler, birtakım korkunç barakalar, eski Louvre yanından yontma taş ve enkaz stepleri çemberi içinde oldukları görülünce tüyler ürpertici hâle gelir. Külotlarını arayan III. Henri’nin nedimleri, başlarını arayan Marguerite’in âşıkları, Fransa’da öylesine canlı olan Katolik dininin her şeyde yaşadığını sanki ispat etmek için hâlâ ayakta duran bir kilise kubbesinin hükmü altına aldığı bu çöllerde, ay ışığında belki de hora tepiyorlardır. İşte, kırk yıl var ki Louvre, bu karnı deşik duvarların, ağzı açık pencerelerin bütün ağızlarıyla haykırıyor: “Yüzümdeki bu siğilleri koparıp atın!” Bu hırsız yatağının faydasını ve Paris’in göbeğinde büyük şehirler kraliçesine hususiyetini veren sefaletle, debdebe ve tantananın birbirine kenetlenmesini temsil etmek lüzumunu herhâlde duymuş olacaklar. Kucağında lejitimistlerin gazetesinin ölümüne sebep hastalığa yakalandığı bu soğuk mezbelelerin tahtadan surunun ömrü, acaba üç hanedanın ömründen daha uzun, daha müreffeh mi olacak?