18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Николай Островский – Ve Çeliğe Su Verildi (страница 7)

18

Mavzerlerle donanmış iki subay yürüyordu en önde. Yolun ortasından da başında papaka10 dediğimiz mavi bir Ukrayna jupan’ı taşıyan starşina11 yani tercüman ilerliyordu.

Askerler şehrin meydanına dört köşe bir topluluk hâlinde yığıldılar. Trampet sesleri kapladı ortalığı ve biraz güvene kavuşmuş olan kasabalılar yavaş yavaş meydana toplandı. Eczanenin peronuna çıkan ataman12 yüksek sesle ve tane tane, Binbaşı Korf’un emirnamesini okudu. Emirname şöyleydi:

1. Bu şehrin bütün sakinlerine, elleri altında bulunan bütün silahları, en geç yirmi dört saatlik bir mühlet zarfında teslim etmelerini emrediyorum. Emre uymayanlar ölüm cezasına çarptırılacaktır.

2. Şehirde sıkıyönetim ilan edilmiştir. Akşam sekizden sonra sokağa çıkmak kesinlikle yasaktır.

Alman kurmayı, kendilerine barınak olarak, ihtilalden beri İşçi Delegeleri Komitesi tarafından işgal edilen belediye binasını seçmişti. Girişindeki nöbetçinin başında çelik miğfer yerine, imparatorluk kartalıyla süslü bir tören şapkası vardı. Hemen yanındaki avluya, kasaba sakinleri tarafından getirilen silahları yerleştirmek üzere bir depo hazırlanmıştı. Ölüm cezasını işitince ödü kopan ahali, elindeki bütün silahları teslim ediyordu.

Depoya gidip de kendilerini göstermekten ürken bazı kasabalılar, gecenin karanlığından faydalanıp, evlerinde silah namına ne varsa sokaklara boşaltmışlardı. Bunlar, sabahleyin kol gezen Alman askerleri tarafından bir bir kaldırılıp toplandı. Öğle vakti ganimetlerinin sayımına girişen Prusyalılar, on dört bin tüfek teslim edilmiş olduğunu gördüler. Verilmeyen altı bin tüfek kalmıştı. Almanlar vakit kaybetmeden toplu hâlde aramaya giriştiler. Ama bu aramadan çıkan sonuç pek de parlak olmadı.

Ertesi sabah şafak sökerken şehir dışındaki eski Yahudi mezarlığının kıyısında iki demir yolu işçisi kurşuna dizildi. Akşamki arama sırasında, evlerinde silah bulunmuştu…

Haberi alır almaz eve koştu Artem. Bahçede karşılaştığı Pavka’yı omuzlarından yakalayarak ısrarlı bir şekilde sordu: “Kızılların dağıtmış olduğu silahlardan getirmiş miydin eve?”

Elinden silahını kaptığı o küçük çocukla aralarında geçenleri söylemek istemedi Pavka, ama ağabeyine yalan söylemek hoşuna gitmedi ve itiraf etti.

Hemen hangara yöneldiler. Kirişlerin altında gizli tüfeği çıkardı Artem, namlu dibi ile süngüyü alıp tüfeğin dipçiğini bir vuruşta parçaladıktan sonra kalıntıları ilerideki boş bir tarlaya fırlattı. Süngüyle namlu dibini de avludaki helanın kuburuna attı.

“Artık küçük bir çocuk değilsin Pavka, silah saklamanın şakaya gelmediğini anlaman gerek. Son derece ciddi olarak söylüyorum, hiçbir şey getirmeyeceksin eve. Canıma susamadım ben ve beni inandırabileceğini de aklından çıkar. Unutma ki eğer bizim evde bir şey bulacak olurlarsa seni değil, beni kurşuna dizerler!”

Pavka söz verdi. Tam avludan geçip de sokağa çıkmak üzereydi ki Lehtinskilerin konağının önünde körüklü bir arabanın durduğunu gördü. Avukatla karısı indiler arabadan, onları da çocukları Neli ile Viktor izledi.

“Küçük kuşlar yuvaya dönüyor işte!” diye mırıldandı Artem hınçla, “Yahudi bayramı başlıyor demek!”

Pavka farkına varmadan, dev yapılı montörle aralarında sıkı bir dostluk kurulmuştu. Aşağı yukarı bir aydan beri elektrik santralinde birlikte çalışmaktaydılar. Çukray, ona ateşçi yardımcısının neler yapması gerektiğini gösteriyordu, onu yetiştiriyordu sözün kısası. Becerikliliği sayesinde denizcinin sonsuz sempatisini kazanmıştı Pavka.

Çukray gittikçe daha sık gelmeye başlamıştı Artemlere. Tatil günlerinin hemen hemen tümünü onların evinde geçiriyordu. Bu rahat ve aklıselim denizci, kendisine hayat ve sefalet hakkında anlatılan bütün hikâyeleri sabırla dinliyor, Pavka’nın afacanlıklarından korkuya kapılan annesinin bitip tükenmek bilmez yakınmalarına karşı da daima yatıştırıcı bir tavır takınıyordu. Cesaret veriyordu Marya’ya.

Günlerden bir gün, fabrikanın avlusundaki odun yığınlarının ortasında durdurdu Pavka’yı Çukray ve gülümseyerek, “Biliyor musun…” dedi, “Annen en çok senin kavgacılığından şikâyetçi. ‘Horoz gibi dövüşken!’ diyor senin için.”

Bir an durduktan sonra, yine gülerek devam etti: “Kavga kötü bir şey sayılmaz yavrum. Hatta zaman zaman dövüşmek insana faydalıdır da. Yalnız, kime karşı ve niçin dövüştüğünü bilmek şartıyla…”

Adamın kendisiyle alay mı ettiğini, yoksa ciddi mi konuştuğunu kavrayamamış olan Pavka homurdandı: “Kavgacı olduğum doğru. Ama ben hiçbir zaman gelişigüzel dövüşmem, namusumla dövüşürüm hep.”

“İster misin sana kaidesiyle dövüşmeyi öğreteyim?”

Bu damdan düşer gibi gelen soru karşısında afallayan Pavka, denizciye şaşkın şaşkın baktı. “Kaidesiyle mi? Nasıl?”

“Şimdi görürsün.”

Pavka hayatında ilk defa İngiliz boksu dersi aldı. Gerçi bunu öğrenmek pahalıya mal oldu ona ama kısa zamanda da hayranlık verici bir ustalığa erişecekti bu konuda Çukray’ın ağır yumruğunu yiyip yerlerde yuvarlanmaya aldırış etmeyerek sabırlı ve dikkatli bir çalışmaya girmişti.

Sıcak bir yaz günüydü. Klimkalardan henüz gelmiş olan Pav-ka, evin içinde gayesizce dolanıp duruyordu. Çok geçmeden de sevgili sığınağına yöneldi. Komşu bahçenin bir köşesinde, kiraz ağaçlarının arasında unutulup kalmış bir kulübe yıkıntısının damıydı bu. Dalların içinden bir sincap gibi kayarak dama tırmandı ve boylu boyunca serildi güneşin alnına. Bir süre sonra da bir merak kapladı içini. Kulübenin kenarına sarılarak eğildi ve büyük avludaki körüklü arabayı gördü. Avukatın evinde kalmakta olan Alman teğmenin emir erini de gördü çok geçmeden. Subayın üniformasını fırçalamaktaydı adam. Küçük ve pis bıyıklı o bodur subayı hatırladı Pavka. Sonra da subayın kaldığı odanın parka baktığını… Şu penceresi açık duran ve gizlendiği yerden rahatça içini seyredebildiği odaydı bu…

“Vay canına!” diye mırıldandı, “Teğmen hazretleri, emir erini bir yere gönderdi.”

Gerçekten de teğmen bir mektup uzatmıştı askere ve emir eri derhâl ahıra doğru yönelmişti. Gözlemeye devam etti Pavka. Şimdi de teğmen gidiyordu işte. Teğmen tam o sırada parkın koruluğundan çıkmakta olan Neli Lehtinski’ye doğru ilerledi. Kızın koluna girdi beyzade ve bir gezinti teklif etmiş olmalı ki parmaklığı itip uzaklaştılar.

Pavka güneşin alnına serilip şöyle bir güzel uyumaya niyetlenmişti ama sırası değildi bunun artık. Açık pencereden yana baktı. Alman’ın odası gözlerinin önünde serili duruyordu. Kayışlar vardı masanın üzerinde. Ne işe yarardı bu kayış? Sonra bakalım bunlar gerçekten kayış mıydı? Bir de gene masanın üzerinde pırıl pırıl bir şey… Küçük bir şey parlamaktaydı. Ne olabilirdi acaba?

Merakına yenildi Pavka ve kendini koyverdiği gibi bir kayışta indi kirazdan, yaklaşıp baktı. Masanın üzerinde, nefis bir deri kılıf içinde, harika bir on ikilik revolver duruyordu.

Kendi kendisiyle savaştı birkaç saniye. Birden karar verip deva bulmaz bir yüzsüzlükle eğildi, çekti kılıfı, tabancayı çıkarıp aldı. İşte parktaydı gene. Yüzüstü sürünmeye koyuldu. Kirazın gövdesi, derken yıkık kulübe… Döndü, ortalıkta çıt yoktu. Emir erinin arabacıyla konuştuğunu görüyordu uzaktan. Pavka fırladı. Annesi mutfakta yemek hazırlamaktaydı. Kadının dalgınlığını fırsat bilen Pavka eski bir çaput parçasını cebine sokup sessizce sıvıştı. Ormanın kıyısındaki eski tuğla fabrikasının yıkıntılarına doğru koşuyordu. Ayakları yere değmiyordu sanki ve rüzgâr, kulaklarında ıslık çalar gibiydi.

Büyük step otlarının istilasına uğramıştı molozlar. Sadece üç arkadaş gelirlerdi buraya ve köşe bucak her yeri bilirlerdi. Pavka etrafa dikkatlice göz attı. Kimsecikler yoktu yolda. Çam yapraklarının tembel çıtırtısı kaplamıştı ortalığı, büyük çevrintiler hâlinde kaldırıp döndürüyordu toz yığınlarını rüzgâr. Önündeki gedikten isli bir fırının içine sızdı Pavka. Oradaki tuğlaların arkasına saklayacaktı revolveri.

Bacakları hafifçe titriyor, içine bir endişe çöküyordu yavaş yavaş. Ne olacaktı bu maceranın sonu? Evde fazla görünmemek için vaktinden önce gitti santrale. Çalışmaya koyuldu ama aslında bir tek düşünce vardı kafasını kemiren: Lehtinski’nin evinde şimdi neler olup bitiyordu acaba?

Saat on biri vurduğunda Çukray daldı birden içeriye, Pavka’yı yakalayıp avlunun bir köşesine çekti. “İkindiüzeri sizin evde arama yapmışlar, neden?”

Pavka titredi. “Arama mı? Ne araması?”

“Evet arama, fakat bir şey bulamamışlar. Ne aramış olabilirler, biliyor musun?”

Biliyordu tabii Pavka, ama söylemeye cesaret edemedi. Korkudan titreyerek, “Yoksa Artem’i tevkif mi ettiler?” diye sordu sadece.

“Kimse tevkif edilmedi. Evin altını üstüne getirmişler, o kadar.”

Bu sözler onu yatıştırmıştı ama rahatlatmamıştı. Sessiz birkaç dakika geçti, her ikisi de kendi düşüncelerine dalıp gittiler. Aramanın sebebini bilen Pavka yaptığı işin sonuçlarını hesaplayarak ürkmekteydi. Çukray ise gerçek sebebi bilmediğinden aramanın kendisiyle ilgili olabileceğini düşünerek endişeleniyordu: Şeytan bilir ne düşündüklerini, anormal bir şeyler fark etmiş olmalılar. Artem’in hiçbir şeyden haberi yok ve herifler gelip dosdoğru onun evine dalıyorlar. Bundan böyle daha tedbirli davranmalıyım… Ve her ikisi de sessizce işlerinin başına döndüler.

Lehtinskilerin konağında tam bir şenlik olmuştu. Hırsızlığın farkına varır varmaz teğmen o alışılmış kibarlığından birdenbire sıyrılıp emir erine insafsızca vurmuştu. Darbenin etkisiyle sendeleyen asker hemen doğrulmuş, elleri hazırol duruşunda, gözlerini kırpıştırarak ve yediği dayağa sanki suçlu kendisiymişçesine boyun eğerek beklemişti. Kendisinden bilgi istenmek ve belki de hesap sorulmak üzere derhâl çağırılan avukat, durumu öğrenince şaşkınlığa kapılıp özür dilemeye koyuldu. Böyle bir kepazeliğin, üstelik de kendi evinde cereyan etmesi bayağı ürkütmüştü onu. Tanrı’ya şükür, bu gürültülü sahnede hazır bulunan oğlu Viktor Lehtinski imdadına yetişti: “Bana sorarsanız…” dedi, “Ama benimki kesin bir fikir değil, sadece bir varsayım… Bana sorarsanız, bu hırsızlığı komşular yapmış olabilir. Özellikle de Pavel Korçagin denilen o serseri!”