реклама
Бургер менюБургер меню

Неизвестный автор – Denizci Sinbad (страница 1)

18

Denizci Sinbad

Bir zamanlar Bağdat şehrinde, yüce Kumandan Harun El-Reşit döneminde Sinbad adında bir hamal yaşarmış. Sinbad, sırtında yük taşıyarak rızkını çıkarmaya çalışır, günlerini böyle geçirirmiş. Oldukça ağır bir yük taşıdığı bir gün, adamcağızı sıcak basmış, terlemeye ve kendini yorgun hissetmeye başlamış. Sıcak ve taşıdığı yükün ağırlığı onu oldukça bunaltmış. Birden, tüccarın birine ait olan ferah, bakımlı bir evin önünde, kapının yanında bir tabure görmüş. Bir parça dinlenip soluklanabilmek için oraya oturmuş, yükünü indirmiş.

Evin kapısından hafif bir esinti ve hoş kokular geliyormuş. Taburede otururken çeşitli çalgıların renklendirdiği, şarkıların söylendiği bir şenliğe tanık olmuş. Kuşlar ötüyor ve âdeta Allah’ın hikmetine ve yüceliğine şahitlik ediyormuş. Kaplumbağaların, bülbüllerin, bozdoğanların sesi birbirine karışıyor, ortama neşe katıyormuş. Hamal şahit oldukları karşısında büyük bir hayrete düşmüş ve keyiflenmiş. Sonra kapıya yönelmiş ve oldukça güzel bir çiçek bahçesi ile yalnızca krallara ve sultanlara layık köleler, hizmetçiler ve muhafızlar görmüş. Nefis, lezzetli yiyecekler ile kaliteli şarapların kokusu âdeta onu mest etmiş. Gözlerini göklere kaldırmış ve şöyle demiş:

“Ey bütün mahlukatı yaratan, Rahman ve Rahim olan Allah’ım! Övgü yalnızca sanadır. Dilediğine sayısız nimetler verirsin. Ey yüce Rabb’im! Sen ki bütün günahları affeder, tövbe edenin tövbesini kabul edersin. Ey Rabb’im! Kimse sana ve düzenine karşı gelemez, yaptıklarını sorgulayamaz. Sen âlemlerin Rabb’isin! Hamt yalnızca sanadır! Dilediğini zengin eder, dilediğini fakirleştirirsin. Sen ki yüceler yücesisin ve senden başka ilah yoktur. Hükümranlığın ve hâkimiyetin büyüktür. Sana kul olmak ne büyük bir şereftir! Bu evin sahibi lezzetli yiyeceklerin ve şarapların keyfini çıkarıp gününü gün ediyor. Gerçekten de dilediğin kuluna, dilediğini verirsin. Kimin başına ne geleceğini de tayin eden sensin. Bir kısmı yorgunken diğerleri dinlenir. Bazıları güzel bir hayatın ve zenginliğin tadını çıkarırken diğerleri acı çeker, sefalet içinde yaşarlar. Tıpkı benim gibi.”

Sonra şu şiiri okumaya başlamış:

Anca ben çekerim derdi tasayı Diğerleri çıkarırken hayatın tadını Her sabah doğan gün, Bana dert verir, keder getirir büsbütün Hâlim vahim, derdim büyük Onlar rahat, üzerlerinde yok yük Talihsizlik yoktur kaderlerinde Yok hiç ümitsizlik, hayatları rahat içinde, İyi yer, çok içer yaşarlar güzel yerlerde Bir parça çamurdan geldik hepimiz Sen de ben de Allah’ın eseriyiz Ama bizi bölen sınırlar var geçemeyiz Şarapla sirkenin tadı bir midir hiç? Farklıyız biz Ama doğrusunu Allah bilir, ona isyan etmek değil haddimiz Sual olunmaz onun hikmeti şüphesiz…

Hamal Sinbad şiirini okumayı bitirdiğinde yükünü yüklenmiş ve gitmeye hazırlanmış. Tam o sırada yanına güzel yüzlü, hoş görünümlü, iyi giyimli bir erkek uşak gelmiş ve elini tutup şöyle demiş:

“İçeri gel ve efendimle konuş, seni çağırıyor.”

Hamal, gitmeye davranmış fakat genç adam ısrar edince yükünü girişte bırakmış ve onun ardından eve girmiş. Her tarafından zenginlik ve ihtişam akan bu eve hayran kalmış. Nihayet, soylu ve itibarlı kişilerin oturduğu, leziz yiyecekler, kaliteli şaraplar ve güzel kokulu çiçeklerle donatılmış masaların olduğu büyük bir salona gelmiş. Keyifli bir müzik çalınıyor, güzel köle kızlar şarkı söylüyormuş. İnsanlar konumlarına ve zenginliklerine göre oturuyorlarmış. En yüksek mertebede saygıdeğer, yaşlı bir adam varmış. Haşmetli duruşu ve güler yüzüyle asil bir adam olduğu her hâlinden belliymiş. Hamal Sinbad’ın, gördükleri karşısında kafası karışmış ve kendi kendine şöyle demiş:

Muhakkak ki burası cennetin bir köşesi ya da krallardan birinin sarayı…

Sağlık ve sıhhat dileyerek insanları selamlamış ve yeri öpmüş. Mütevazı bir tavırla, başı önde beklemeye başlamış. Sinbad, başı önde beklerken ev sahibi yaklaşmasını ve oturmasını söylemiş. Ona kibarca:

“Hoş geldin!” demiş ve lezzetli yiyecekler ikram etmiş.

Hamal Sinbad, “Bismillah!” dedikten sonra yemeye koyulmuş. Karnını iyice doyurduktan sonra, “Rızkımızı veren Allah’a şükürler olsun!” demiş ve ellerini yıkadıktan sonra ikramları için davetlilere teşekkür etmiş.

Ev sahibi, “Rica ederim, afiyet olsun. Senin adın ne? Ne iş yaparsın?” diye sormuş.

Sinbad, “Benim adım Hamal Sinbad’dır efendim. İnsanların eşyalarını taşırım.” demiş.

Ev sahibi gülümsemiş.

“Biliyor musun, ikimizin de adı aynı. Ben de Denizci Sinbad’ım. Peki Hamal Sinbad, az önce kapıda okuduğun şiiri bizlere de okuman mümkün mü acaba?”

Hamal utanarak “Allah rızası için beni affedin. Yorgunluk, çekilen acılar ve talihsizlik bir adamı böyle kaba olmaya itebiliyor.” demiş.

Ev sahibi, “Utanma, artık sen benim kardeşimsin. Lütfen o şiiri oku. Kapıda okuduğunda çok beğenmiştim.” diye cevap vermiş.

Bunun üzerine Hamal Sinbad şiiri okumuş. Orada bulunanlar da şiirin sözlerini çok beğenmiş. Ev sahibi ona şöyle demiş:

“Bilmelisin ki ey Hamal Sinbad, benim hikâyem oldukça ilginç. Başıma gelenleri, neler yaşadığımı, nasıl bu kadar zengin olduğumu ve gördüğün bu yerin efendisi olmayı nasıl başardığımı anlatayım. Ben buralara acılar çekerek, tehlikelere atılarak binbir sıkıntıyla geldim. Vakti zamanında ne kadar acı çektim bir bilsen… Ben tam yedi tane yolculuk yaptım. Her birinde de öyle ibretlik olaylar yaşadım ki aklın almaz. Bütün bunlar kötü talihim sonucu geldi başıma. Eee malum kaderden kaçılmaz… Efendiler! Şimdi hikâyemi anlatıyorum…”

DENİZCİ SİNBAD’IN İLK YOLCULUĞU

“Benim babam tüccardı. Yaşadığımız şehrin hatırı sayılır adamlarından biriydi. Zengindi, imkânları genişti. Ben henüz çocukken vefat etti. Bana yüklü bir servet, evler ve araziler bıraktı. Büyüdüğüm zaman parayı harcamaya, iyi yiyip iyi giyinmeye, kısacası müsrif bir hayat yaşamaya başladım. Yaşıtım olan genç kızlarla arkadaşlık ediyor, günlerimi zevküsefa içinde geçiriyordum. Hayatımın hep böyle devam edeceğini ve hiçbir zaman değişmeyeceğini sanırdım. Fakat bir süre bu sorumsuz hayatı yaşadıktan sonra aklım başıma geldi. Zenginliğimin anlamsız, durumumun vahim, yaşadığım hayatın faydasız olduğunu fark ettim. Ümitsizlik ve kafa karışıklığı düşüncelerimi de etkilemişti. Davut’un oğlu Süleyman’ın -Allah ikisini de nur içinde yatırsın-bir sözünü -daha önce babam söylemişti- hatırladım:

Üç şey var ki diğerlerinden daha iyidir: Ölüm günü, doğum gününden; canlı bir köpek, ölü bir aslandan; mezar da yoksulluktan.

Sonra kıyafetlerime varıncaya kadar bütün malımı mülkümü toparlayıp üç bin dirheme sattım ve bu parayla yabancı diyarlara gitmeye karar verdim. Şairin şiirinde de dediği gibi:

Yükseltir insanı acı çekmek Başarmak istiyorsan uykuyu unutman gerek İnci bulmak istiyorsan derinlere dalmalısın Zenginliğe çalışmadan ulaşamazsın Mutluluğa zahmetsiz kavuşmak isteyen Boşuna uğraşmasın, hayal kırıklığıdır onu bekleyen…

Yolculuk için gerekli olan eşyaları satın aldım ve harekete geçmek için sabırsızlıkla beklemeye başladım. Sonra benim gibi tüccar olan birkaç kişiyle beraber bir gemiye bindim. Uzun günler ve geceler boyunca yolculuk ettik. Farklı kıyılar ve adalara demir attık, çeşitli mallar alıp sattık ve ticaretimizi sürdürdük. Böyle böyle bir süre yolculuk ettik; ta ki bir gün, âdeta bir cennet bahçesini andıran güzel bir adaya gelinceye dek. Kaptanımız buraya demir attı ve gemiden indik. İnenlerin bir kısmı ateş yakıp yemek hazırlayarak, diğer bir kısmı da kıyıda yürüyerek oyalandı. Sonra mürettebat, yiyip içmeye ve eğlenmeye başladı; ben de gezindiğim sırada güvertede bulunan birinin şöyle bağırdığını duydum:

‘Hey yolcular! Canınızı seviyorsanız kaçın. Derhâl bütün eşyalarınızı bırakıp gemiye dönün ve kendinizi felaketten kurtarın. Allah yardımcınız olsun. Üzerinde bulunduğunuz bu ada gerçek bir ada değil. Yerinden kıpırdamayan koca bir balık… Zamanla üzerinde kumlar birikti ve ağaçlar yeşerdi. Böylece bir adaya benzedi ama olur da üzerinde ateş yakarsanız sıcaklığı hisseder ve hareket etmeye başlar, sonra da kısa bir süre içinde denize dalar, hepiniz boğulursunuz. Demek istediğim; her şeyinizi bırakın ve kaçın. Yoksa öleceksiniz!’

Onu duyan herkes, mallarını, kirli temiz çamaşırlarını, kazanları, tencereleri bırakıp can korkusuyla doğruca gemiye kaçtı. Bazıları gemiye ulaşırken diğerleri -benim gibi- geride kaldı. Ada, aniden sallandı ve denizin derinliklerine doğru batmaya başladı. Kabaran deniz, her şeyi içine aldı. Ben de diğerleriyle birlikte derinlere, en dibe doğru batmaya başladım. Fakat yüce Allah, gemidekilerin kullandığı tahta fıçıyı yollayarak beni boğulmaktan kurtardı. Can havliyle fıçıyı yakaladım, bacaklarımı ayırarak içine girdim ve ayaklarımı kürek gibi kullanarak ilerlemeye başladım. Bu arada dalgalar beni bir o yana bir bu yana savuruyordu. Geminin kaptanı da boğulanları ve canını kurtarmak için çırpınanları geride bırakıp gemiyle ilerlemeye devam ediyor, hızla uzaklaşıyordu. Bense gemiyi gözlerimle takip ediyordum; ta ki iyice uzaklaşıncaya kadar… O an ölümümün yakın olduğunu anladım. Bu kadar talihsizlik yetmezmiş gibi bir de karanlık çöktü. Dalgalar ve rüzgâr bütün gece beni taşıdı ve nihayet büyük bir adaya ulaştım. Kıyıda ağaçlar vardı. Neredeyse ölmek üzereyken bir dala tutunarak karaya ayak bastım. Kıyıya ulaştığımda bacaklarıma kramp girmişti, ayaklarımınsa balıklar tarafından kemirilmiş olduğunu gördüm. Şiddetli bir acı ve yorgunluk hissediyordum. Derhâl kendimi yere attım. Âdeta ölü gibiydim. Dahası, ıssız bir yerde tek başınaydım ve kendimi kaybederek bayılmıştım. Ertesi sabah güneş doğduğunda ancak kendime gelebildim; fakat ayaklarım şişmişti. Ben de dizlerimin üzerinde ilerlemeye çalıştım. İçinde bulunduğum adada envaiçeşit meyve ve içme suyu mevcuttu. Meyveleri yiyerek bir parça da olsa güç toplayabildim, bu da beni hayatta tutmaya yetti. Nihayet canlanmaya ve uyuşmuş bedenimi daha rahat hareket ettirmeye başladım. Böylece uzun bir süre düşündükten sonra adayı keşfetmeye, Allah’ın yarattığı güzellikleri seyrederek kendimi oyalamaya karar verdim. Bir gün kıyıda yürürken uzaktaki tuhaf bir şey dikkatimi çekti. İlk başta onun vahşi bir canavar ya da tuhaf bir deniz yaratığı olduğunu düşündüm. Fakat yanına yaklaşıp dikkatlice baktığımda kıyıya bağlanmış bir kısrak olduğunu gördüm; yanına yaklaştım fakat o acı acı kişnedi. Öyle ki korkudan tir tir titredim ve derhâl arkamı dönüp gitmeye yeltendim. Tam o sırada toprağın altından çıkan bir adam yanıma yaklaştı ve yüksek sesle: