18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Натаниель Готорн – Kızıl Damga (страница 7)

18

Bununla birlikte, karakterini bu tür dezavantajları gözlemleyerek, tanımlamak, Ticonderoga19 gibi eski bir kalenin gri, yıkık dökük harabelerine bakarak, hayal gücünüzü kullanarak yeni eskizini çıkartmak için gözünüzde canlandırmaktan çok daha zor bir işti. Orada ve burada, binanın duvarları neredeyse tamamen aynı kalmış olabilirdi; ancak başka yerlerde geçirmiş olduğu uzun ömrün sonucunda bakımsızlıktan her tarafını yabani otların kapladığını, gücünün fazlasıyla hantallaştığını, şekilsiz büyük tümseklerin oluştuğunu görmek mümkündü.

Aramızdaki iletişim gibi, ona karşı olan hislerim, onu tanıyan tüm iki ayaklı ve dört ayaklı hayvanların ona karşı hisleri kadar hafif olduğundan, durumunu tek bir kelimeyle ifade etmek çok mümkün olmasa da karşımdaki bu yaşlı savaşçıya şefkatle baktığım zaman yine de portresinin ana noktalarını fark edebiliyordum. Sunmaya çalıştığım bu portre, seçkin isminin hakkını sadece tesadüfen değil, zamanında elde etmiş olduğu asil ve kahramanca niteliklerden dolayı kazandığını açıkça gösteriyordu. Onun ruhu, asla tasavvur edemediğim, rahatsız edici bir faaliyetle karakterize edilemezdi; hayatının herhangi bir döneminde onu harekete geçirmek için her zaman itici bir dürtüye ihtiyaç duymuş olabilirdi; ancak üstesinden gelebileceği bir engel ve elde edebileceği uygun bir hedef karşısında bir kez konularak gerekli desteği aldığında, bu adam kesinlikle pes etmeyecek ya da başarısız olmayacak bir yapıya sahipti. İçinde her zaman büyütmeyi başardığı, eskiden bütün benliğini saran ve hâlâ tamamen tükenmemiş olan ateş, bir anda yanıp sönen, tek bir kıvılcımdan titreyen bir kor değil, aksine bir fırının içindeki demir parçasının koyu kızıl kor parıldayışı gibiydi. Ağırbaşlılık, sağlamlık, ciddiyet; bahsettiğim dönemlerde üzerine zamansız bir şekilde çöken çürüme içinde olmasına rağmen onun sakin yüzüne yansıyan en önemli ifadelerdi. Ancak şu hâliyle bile, bilincine derinlemesine girmesi gereken bir durum söz konusu olduğunda; henüz ölmeyip, sadece derin bir uyku hâlindeki bilincinin tüm enerjisini uyandırmaya yetecek kadar yüksek sesle çalınacak bir savaş borazanın onu heyecanlandırarak bir anda ayağa kaldırabileceğini, üzerindeki tüm takatsizliğini hasta bir adamın üzerindeki geceliği fırlatıp atması gibi atabileceğini, bir savaş kılıcını ele geçirdiğinde ise yaşlılıktan dolayı elinde tuttuğu değneği fırlatıp atarak, tıpkı güçlü bir savaşçı gibi dimdik bir taarruza hazır hâle gelebileceğini hayal edebiliyordum. Bununla birlikte, böylesine yoğun duygular içine girecek olsa bile, onun bu sakin tavrını yine de koruyacağını biliyordum. Ancak böylesi bir görüntü sonuç olarak artık sadece hayal edilebilirdi; gerçek olması ne beklenebilirdi ne de arzu edilebilirdi. Onda içsel olarak, az önce açıkça benzetmesini yaptığım eski Ticonderoga kalesinin yıkılmaz surları gibi gördüğüm özellikleri; daha önceki günlerinde dik başlılığa yol açabilecek inatçı ve ağır dayanıklılığının özellikleriydi; diğer doğuştan gelen yetenekleri gibi, çok daha ağır bir kütleye sahip olan ve işlemesi ve yönetilmesi bir ton demir cevheri kadar zor olan dürüstlük anlayışı ise şiddetli bir şekilde Chippewa veya Fort Erie’deki süngülere vahşice liderlik etmişse de çağımızın tüm tartışmalı hayırseverlerinin hareketleri kadar samimi gördüğüm iyilikseverliğe sahip olduğunu gösteriyordu. Duyduğum kadarıyla kendi elleriyle adamları katletmişti; ruhunun muzaffer enerjisini aktararak, gerçekleştirdiği tüm taarruzlarda, karşısına çıkan düşmanların hepsi tırpanın üzerinden geçmesiyle yerlere yıkılan uzun ince otlar gibi devrilmişlerdi; bu durumdayken bile, kalbinde asla bir kelebeğin kanadına dokunarak ona zarar verebilecek en küçük bir zalimlik duygusu barındırmamıştı. Ayrıca, bugüne kadar doğuştan gelen iyilikseverliğine karşı, büyük bir inanç ve güvenle tanıklık edebileceğim başka bir kişi daha tanımıyordum.

Genel anlamda, aralarında bu taslağa benzerlik kazandırmak için çok fazla katkıda bulunanların sahip olduğu birçok özellik, ben henüz generalle tanışmadan önce ya ortadan kalkmış ya da gizlenmiş olmalıydı. Tüm zarif özellikler genellikle hafızalardan en kolay şekilde silinenlerdi; doğa, her insan harabesini, tıpkı Ticonderoga kalesinin duvarları üzerine tohumlarını atmış olan çiçekler gibi, kökleri ve sadece çürümüşlükleri duvarları kaplayarak, çatakların arasında uygun beslenmeye sahip olamayan yeni güzel çiçeklerin serpilmesine izin vermezdi. Yine de zarafet ve güzellik açısından bile, kayda değer noktaları vardı. Bir mizah ışını, arada sırada loş tıkanıklığın perdesinden geçerek yüzlerimizde hoş bir şekilde parıldardı. Çocukluktan ya da gençlikten sonra gelen erkeksi karakterde nadiren görülen doğal bir zarafet özelliği, generalin çiçek görüntüleri ve kokusuna olan düşkünlüğüyle kendini gösteriyordu. Eski bir askerin, her zaman için sadece alnına takılmış kanlı defne tacına değer vereceği düşünülebilirdi; ancak burada, tam karşımda çiçeklere bir genç kız kadar değer verdiğini gördüğüm bir adam duruyordu.

Orada, cesur, yaşlı general şöminenin yanında oturduğu sırada; müfettiş, nadiren de olsa onunla sohbet etmeye çalışmak gibi zor bir işe girişmediği zamanlarda, uzak bir konumda durarak, adamın sessiz ve neredeyse uykulu yüzünü izlemekten çok hoşlanırdı. Her ne kadar biz onu birkaç metre ilerimizde görüyor olsak da o düşüncelere dalmış hâliyle bizden çok uzaklarda gibi görünürdü; sandalyesinin yanından geçsek, elimizi uzatıp ona dokunabilecek kadar yakınında olsak bile, o yine de bizim için sanki erişilmez gibi dururdu. Kim bilir, belki de tahsildarın ofisinin uygun olmayan ortamından ziyade, düşüncelerinin içinde daha gerçek bir yaşam sürüyor olabilirdi. Muhtemelen geçit töreninin ilerleyişini ve savaşın büyük karmaşasını, otuz yıl öncesinden duymuş olduğu eski, kahramanca bir müziğin çalınışını, sahneler ve sesler hâlinde zihninde tüm canlılıklarıyla koruyor olmalıydı. Bu arada, tüccarlar ve gemi kaptanları, kibar kâtipleri ve görgüsüz denizciler içeri girip çıkıyor; Gümrük Dairesinin ticari faaliyetleri onun etrafında küçük mırıltılar ve telaşlı koşuşturmalarla sürüp giderken ne içeri girip çıkan adamlar, ne de içeride sürüp giden faaliyetler generalin hiç ilgisini çekmiyordu. Tahsildar yardımcısının masasında duran mürekkep hokkası, evrak kalabalığı ve maun cetveller arasında duran, bir zamanlar savaşın ön saflarında yerini almış bir cengâverin sahip olduğu, belli yerlerinde demiri hâlâ parlak ışıltılar saçan, eski bir kılıç kadar buraya ait olmayan bir görüntü sergiliyordu.

Gerçek ve saf enerjinin adamı olan Niagara sınırının cesur askerini burada yeniden zihnimde canlandırarak tasvir etmemde bana çok yardımcı olan başka bir şey daha vardı. Bu da kesinlikle, ümitsiz ve kahramanca bir girişimin eşiğindeyken “Deneyeceğim, efendim!” diyerek New England Savaşı’nın cesur ruhunu ciğerlerinin en derinlerine kadar soluyan, tüm tehlikelerin farkında olmasına rağmen, asla geri adım atmayan bu adamın bütün sorunlarla yüzleşmesi esnasında sarf etmiş olduğu unutulmaz sözlerinin aklıma gelişiydi. Ülkemiz topraklarında şayet gösterilmiş olan bu yiğitlik, şerefli kraliyet armasıyla ödüllendirilmiş olsaydı, söylemesi bu kadar kolay görünen ancak sadece çok tehlikeli ve şeref dolu bir görev dururken, generalin konuştuğu bu tek bir cümle, hanedanlığın armasına işlenebilecek en uygun slogan olurdu.

Aslında, uğraşlarına çok az önem veren, tutkularını paylaşmayan ve beceriksiz olmalarına rağmen karşısındaki insanlar için yeteneklerinden ödün vermek ve kendisinden farklı bireylerle arkadaşlık etmek zorunda kalan bir adam, bu sayede ahlaki ve zihinsel sağlığına büyük katkıda bulunurdu. İşte hayatımdaki tesadüfler de bana bu avantajı sağlamıştır; ancak hiçbiri asla ofiste çalıştığım dönemdeki kadar doygunluk ve çeşitlilik sunmamıştır. Bu süre zarfında özellikle karakterini gözlemlemiş olduğum bir adam vardı ki, bana yetenek denen kavram konusunda gerçekten yeni fikirler vermişti. Yetenekleri kesinlikle başarılı bir iş adamına özgüydü; dakik, aktif, açık fikirli biriydi; tüm insan kafasını bulandıran durumları hızlıca fark edebilen bir göze sahipti ve tıpkı bir büyücünün asasını sallamasıyla meseleleri bir hamlede düzene sokabilen planlama yeteneği vardı. Delikanlılık döneminden bu yana, Gümrük Dairesinde çekirdekten yetişme birisi olduğundan, burası onun açısından en uygun faaliyet alanıydı; bu yüzden de dışarıdan bakan birisi için buradaki işlerin karmaşıklığı, ona göre mükemmel derecede çözülmüş bir sistemin düzenliliği olarak görülürdü. Benim açımdan ise sınıfının en ideal örneğini temsil ediyordu. Gerçekten de Gümrük Dairesinin kendi içinde ya da her durumda onun çeşitli şekillerde dönen çarklarını bir arada tutan ana zembereği gibiydi; zira bu tür kurumlarda, memurların yerine getirmek zorunda olduğu görevlere uygunlukları göz önünde bulundurulmadan, kişiler üstleri tarafından sadece kendi menfaatlerine hizmet etmek üzere atandıkları için, kendilerinde bulamadıkları maharetleri başka yerlerde aramak zorunda kalıyorlardı. Bu yüzden de kaçınılmaz bir zorunlulukla, bir mıknatısın çelik tozlarını kendisine çekmesi gibi, bu iş adamımız da herkesin karşılaştığı zorlukları kendine çekiyordu. Uysal bir lütufkârlıkla ve muhtemelen onun akıl düzenine göre az ya da çok suç gibi görünen aptallığımıza karşı, nazik bir hoşgörü ile sabır göstererek karmaşık ve anlaşılmaz olan şeylerin üzerine parmağının ucuyla bir kez dokunup ortamı güneş gibi aydınlatırdı. Tüccarlar da ona en az ezoterik arkadaşları olan bizler kadar değer verirdi. Dürüstlüğü mükemmeldi; bu durum onun açısından bir seçim ya da prensipten ziyade doğanın bir kanunuydu; bununla birlikte onun kadar eşsiz berraklığa ve doğru akla sahip olan bir kişi için, bulunduğu konumda görevlerini dürüst ve düzenli bir şekilde yerine getirmesinden başka türlüsü de düşünülemezdi. Mesleğinin sorumluluğuna giren herhangi bir mevzuda, vicdanına sürülecek bir leke, böyle bir adam için hesap dengesinde bir hata ya da kayıt defterinin tertemiz sayfasının üzerine dökülen büyük bir mürekkep lekesi kadar rahatsız edici olabilirdi. Hayatımda böylesine bir örnekle çok nadir karşılaşmışımdır, ancak burada tek kelimeyle konumuna tam olarak adapte olmuş bir kişiyle tanışmış olduğumu söyleyebilirim.