18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Натаниель Готорн – Kızıl Damga (страница 13)

18

“Hanımlar!” dedi elli kişilik grubun içinden sert hatlara sahip bir kadın. “Size aklımdan geçenleri söyleyeceğim. Şayet bu Hester Prynne’ı, bizler gibi olgun yaşta ve kilise üyesi iyi bir üne sahip kadınların eline vermiş olsalardı, bu gerçekten halkın çok büyük yararına olurdu. Buna siz ne dersiniz, hanımlar? Eğer bu işveli kadın, yargılanmak için bizim gibi beş kadının önüne getirilmiş olsaydı, sizce saygıdeğer sulh yargıcının vermiş olduğu cezayla yakasını kurtarabilir miydi? Yüce Meryem adına, hiç sanmıyorum!”

“İnsanlar diyor ki…” dedi bir diğeri aralarından. “Cemaatin başına böylesine büyük bir skandal geldiği için Tanrı’nın kutsal papazı Rahip Efendi Dimmesdale’in yüreği kan ağlıyormuş.”

“Sulh yargıçları yüreklerinde Tanrı korkusu olan adamlar, ama hepsi çok merhametli… Bu bir gerçek.” diye ekledi ömrünün sonbaharında olan, yaşlı üçüncü bir kadın. “En azından Hester Prynne’in alnını sıcak bir demirle dağlamalıydılar. Madam Hester kesinlikle dehşete düşerdi, bundan eminim. Ama o, işe yaramaz pislik elbisesinin korsesine ne koyduklarını bile umursamayacaktır. Göreceksiniz, üzerini gayet rahat bir şekilde, bir broşla ya da tam bir günahkâr gibi herhangi bir takıyla kapatıp, eskiden olduğu gibi cesurca sokaklarda yürüyecektir.”

“Ah, ama!” diye, diğerlerinden daha yumuşak ses tonuyla konuşan, çocuğunun elinden tutmuş genç bir kadın araya girerek. “Bırakın damgasını istediği gibi kapatsın, sonuç olarak onun acısını her zaman yüreğinde taşıyacak.”

“Hangi damgadan ve işaretten bahsediyoruz ki, ister elbisesinin korsesinde, isterse alnında olsun, ne fark edecek?” diye haykırdı, bu kendi kendilerini yargıç olarak atamış kadınların arasında en acımasız olduğu gibi en çirkin olanı. “Bu kadın hepimiz adına utanç getirdi ve ölmeli. Bunun için bir yasa yok mu? Kesinlikle var, gerçekten de hem Kutsal Kitap’ta hem de kanun kitabında var. O zaman, bu konuda etkisi olmayan sulh yargıçları, kendi eşleri ve kızları da yanlış yola sapacak olursa bunu kendilerinden bilsinler!”

“Tanrı bize merhamet etsin, hanımlar!” diye bağırdı kalabalığın içinden bir adam. “Darağacında infaz edilmesinden onu kurtaracak, hiçbir erdemi yok mu bu kadının? Bu, şu ana kadar söylenmiş en ağır kelamdır! Şimdi, sessiz olun, hanımlar; çünkü hapishane kapısının kilidi açılıyor ve işte Bayan Prynne geliyor.”

Hapishanenin kapısı içeriden açıldıktan sonra, ilk olarak güneş ışığına, yanında kılıcı ve elinde görevini tanımlayan asasıyla, tıpkı karanlık bir gölge gibi, kasabanın korkunç ve en ürkütücü varlığı olan kasaba mübaşiri çıkmıştı. Bu şahsın görevi, Püriten hukukunun kurallarına göre, suçluya son kez ve kesinlikle koşullara uygun olarak eşlik etmekti ve bu kişi de bahsi geçen yasaların tüm sıkıcı katılığını üzerinde taşıyarak bu katılığı eksiksiz bir şekilde temsil ediyordu. Sol elini, tuttuğu resmî asayı öne doğru uzatmak, sağ elini ise genç bir kadının omzuna koyup hapishanenin kapısından doğuştan gelen haysiyet ve karakter gücüyle, sanki tamamen kendi özgür iradesiyle dışarı çıkıyormuş gibi bir hareketle adamın elini silkeleyen kadının yürümesini desteklemek adına arkasından itmek için kullanıyordu. Kadın kucağında, sanki bugüne kadar sadece zindan ya da hapishanenin karanlık odalarının gri alaca karanlığından farklı bir ışık yüzü görmemiş gibi, güneş ışığı yüzüne düşünce gözlerini kırpıştıran ve küçük yüzünü yumuk ellerinin arkasına saklamaya çalışan, neredeyse üç aylık bir bebek taşıyordu.

Bu çocuğun annesi olan genç kadın dürtüsel olarak, kalabalığın önünde tamamen açığa çıktığında, ilk tepkisi bebeğini sıkıca göğsüne bastırmak oldu; bu tepki elbette ki anne sevgisinden değil, elbisesinin üzerine işlenmiş ya da tutturulmuş olan belli bir simgeyi gizlemek içindi. Bununla birlikte, bir anda, düşüncelerini toparlamayı başarıp utancının bir simgesinin bir diğerini gizlemeye yetmeyeceğini idrak ederek bebeğini kollarına aldı ve yanakları kıpkırmızı olmasına rağmen, yüzünde tamamen kibirli bir gülümseme ve gözlerinde her şeye meydan okuyan bir ifadeyle kasaba halkına ve komşularına baktı.

Elbisesinin göğüs kısmında, oldukça kaliteli kırmızı kumaştan, altın rengi ipliklerle etrafı nakışlarla işlenmiş ve muazzam süslemelerle çevrili büyük bir “A” harfi duruyordu. Öylesine sanatsal ve öylesine bereketli, muhteşem bir yaratıcılıkla yapılmıştı ki, üzerine giydiği kıyafete son derece uygun, bu çağın modasına göre ihtişamlı, ancak koloninin koyduğu düzenlemelere aşırı derecede aykırı düşen, kıyafeti tamamlayan bir süsmüş gibi duruyordu.

Genç kadın, uzun boylu ve neredeyse mükemmel denebilecek kadar zarif bir yapıya sahipti. Koyu ve gür saçları öylesine parlaktı ki, üzerine düşen güneş ışığıyla etrafına ışıltılar saçıyordu; özellikle düzgün yüz hatları ve cildinin sağlıklı görünmesinin yanı sıra, kalın kaşları ve derin simsiyah gözleri yüzüne fazlasıyla etkileyici bir hava veriyordu. Günümüzün kaybolan ve tarif edilemez narin zarafetinden ziyade, kendini belirli bir duruş ve haysiyetle karakterize eden, o günlerin kadınsı narinliğine uygun, hanımefendilere yakışan muazzam bir yönü vardı. Kelimenin tam anlamıyla, geleneksel anlamıyla, Hester Prynne, hiçbir zaman hapishaneden çıkarıldığında olduğu kadar hanımefendi görünmemişti. Onu daha önceden tanıyan ve bir felaket bulutunun altında güzelliğinin kararmasını ve gölgelenmesini bekleyenler, güzelliğinin nasıl parlayarak çevresini saran felaket ve rezilliği nurlu bir aydınlanmaya dönüştürdüğünü görerek şaşkına dönmüş ve oldukları yerde irkilmişlerdi. Hassas bir gözlemcinin, onun görünümünde aslında zarif bir şekilde çok acı verici bir şeyler olduğunu fark edebileceği doğru olabilir. Gerçekten de, özellikle bugün için hapishanede hazırlamış olduğu, büyük bir itinayla diktiği ve kendi düşüncelerine göre tasarladığı elbisesi, ruhunun bu olaylara dair tutumunu, ruh hâlindeki umutsuz umursamazlığını alışılmamış biçim renkliliğiyle ifade ediyor gibiydi. Ancak tüm gözleri üzerine çeken ve böylece Hester Prynne’ı daha önceden yakından tanıyan tüm kadınları ve erkekleri şimdi onu sanki ilk kez görüyorlarmış gibi etkileyecek kadar değiştiren şey, fevkalade şekilde işlenmiş ve göğsünde parlayan kızıl harfti. Bu kızıl harf, onu insanlık ile olağan ilişkilerden soyutlayan ve tek başına kendi alanı içine hapseden bir büyü etkisine sahipti.

“Dikiş konusunda yetenekli, bu kesin.” dedi kadın seyircilerden biri. “Ama bu yüzsüzden önce hiçbir kadın yeteneğini bu şekilde göstermeyi aklına getirmemişti! Hanımlar sizce de bu, kutsal yargıçlarımızın yüzlerine gülmek ve bu değerli beylerin ceza diye kastettiklerinden gurur duymaktan başka nedir ki?”

“Aslında…” diye mırıldandı, yaşlı kadınların arasında en katı yüz hatlarına sahip olan kişi. “Madam Hester’in muazzam kıyafetini zarif omuzlarından çekip çıkarırsak çok iyi olur ve o büyük itinayla diktiği kızıl harfe gelince, daha uygun bir tane dikmesi için ona, eski romatizma atletlerimden bir bez parçasını vereceğim!”

“Ah, susun, komşular… Susun!” diye fısıldadı en gençleri. “Sizi duymasına izin vermeyin! İşlediği o harfin her bir telinin acısını yüreğinin en derinlerinden hissettiğine eminim.”

Tam bu sırada, korkunç görünümlü acımasız mübaşir asasıyla bir hareket yapmıştı.

“Yol açın, iyi insanlar, yol açın, kralın adıyla yol açın!” diye bağırdı. “Geçebileceğimiz bir yol açın ve size söz veriyorum, Bayan Prynne, şu andan itibaren gün ortasını bir saat geçinceye kadar, her erkeğin, kadının ve çocukların cüretkâr kıyafetini rahatça görebilecekleri bir yere yerleştirilecektir. Tanrı, güneş ışığı altında ortaya çıkarılan bu günahtan erdemli Massachusetts Kolonisi’ni korusun! Buraya gelin Madam Hester ve kızıl harfinizi pazar yerindeki herkese gösterin!”

Seyirci kalabalığının arasından derhâl bir geçit açılmıştı. Hemen önünde mübaşir, çevresinde çatık kaşlı adamlar ve küstah bakışlarla onu süzen kadınlardan oluşan düzensiz bir kalabalık ile birlikte, Hester Prynne, cezasını çekmek için ayarlanmış olan uygun yere gitmek için yola çıkmıştı. Etraflarında olup bitenin pek farkında olmayan, sadece yarım günlük bir tatil elde etmenin heves ve merakıyla dolu öğrencilerden oluşan bir grup, sürekli olarak onun yüzünü, kollarının arasında gözlerini kırpıştırarak etrafına bakınan bebeği ve göğsündeki utanç verici harfi görebilmek için kalabalığın arasından koşarak ilerliyordu. O günlerde hapishane kapısından, pazar yerine kadar çok büyük bir mesafe yoktu. Ancak, mahkûmun bu mesafeyi nasıl geçtiği göz önünde bulundurulacak olursa, bu yolculuğun onun açısından pek de kısa olmadığı tahmin edilebilirdi; çünkü tavırları her ne kadar kibirli ifadesini korusa da kendisini görmek için toplanmış kalabalığın her adımı, sanki kalbi herkesin üzerine çıkması ve ayaklarının altında onu çiğnemesi için atılıyormuş gibi, içten içe büyük acı duymasına neden oluyordu. Bununla birlikte, doğamız gereği, acı çeken kişinin katlandıklarını, yoğunluğunu asla oanki acısından değil, ancak esas olarak bunu takip eden iç sızısından anlayabilmesi gibi, muazzam merhametli korunma yapısına sahibizdir. Bu yüzden de neredeyse sakin denilebilecek bir duruş ile Hester Prynne, bu sınavın üstesinden gelmeyi başarmış ve pazar yerinin batı ucuna kurulmuş olan darağacına ulaşmıştı. Artık, Boston’un neredeyse en eski kilisesinin saçaklarının hemen altında duruyor ve oranın bir demirbaşı gibi görünüyordu.