18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Namik Kemal – VATAN YAHUT SİLİSTRE (страница 2)

18

Kabahatimin ne kadar büyük olduğunu bilirim. Onu biri bana yapsa gözümde, kıyamete kadar alçaklıktan kurtulamazdı.

(Zekiye’nin kırgınlığı artar.)

Haydut gibi pencereden bir eve girdim.

(Zekiye’nin kırgınlığı daha da artar.)

Benim buraya girdiğim gibi biri bizim eve girse kanını helâl sayar öldürürdüm. Ne yapayım ki seçim yapmak elimde değil! Seni seviyorum… Senden ayrılacağım… Bugün, ağzından beni sevdiğini işittim… Bugün sana veda edeceğim… Edeceğim… İşte gönlün benden kaçınmak istedikçe ayakların bana doğru geliyor… Ben de kendime sahip olaydım elbette kendimi zapt ederdim… Elbette senin yanında olsun, suçlayıcı olmamaya çalışırdım. Merhamet! Merhamet ki böyle nurdan dökülmüş vücuda, taştan yapılmış gönül yakışmaz.

Zekiye – (Gönlüyle dövüşürcesine birtakım telâş ve tereddütten sonra kendi kendine): Bu kadar zamandır olsun gazabına tahammül ediyorum. Olmadı… Olmadı… Yine olmadı. (İslâm Bey’e hitaben): Muradın nedir? Ben kendi hâlimle uğraşıp duruyorum… Birdenbire peri gibi önüme çıktın, beni kendimden aldın. Uyursam rüyamda sen! Uyansam hayalimde sen! İnsanların içinde olsam gönlümde sen! Yalnız kalsam karşımda sen! Daima sen! Daima sen! Vücudumu mu istersin? İşte esirinim. Canımı mı istersin? Al da kurtulayım.

İslâm Bey – Beni gördüğün zaman gözlerini çevirmek istemişsin… Öyle mi merhametsiz? Ben seni gördüğüm vakit gönlümden ne hâller geçtiğini bilir misin? Göz kapaklarım bir kere yumulup açılıncaya kadar arada bütün ömrüm kayboluyor zannediyorum… Allah’a bin şükür olsun ki sen de benim gibi elinde olmadan seviyorsun. Gönlün sana galip geliyor. Sen beni bir kere gördün. Ben seni bir kere gördüm. İşte gönlümüz ikiz yaratılmış, işte Allah seni bana, beni sana vermiş… İşte sen can, ben vücut! Sen muhabbet, ben gönül! Sen güzellik, ben aşk! Sen, güneş gibi yüzüne baktıkça gözlerimi yaş içinde bırakıyorsun; ben, gölge gibi – senin, yalnız senin – ayağının altında sürünüyorum. Biz birbirimizden burada ayrılırsak yarın birleşiriz… Bugün ayrılırsak yarın birleşiriz… Ayrı görünürüz… Yine buluşuruz… Ayrı zannediliriz… Daima biriz. Gel… Yanıma gel… Bana bir yemin et ki gerek ayrılalım, gerek ayrılmayalım. Dünyada, ahirette benden başka kimseye yâr olmayacaksın…

Zekiye – (Kendini tutamayarak): Vallahi… (Kendini toplayarak): Merakınızı anlayamadım? (Kendini zorlayarak): Ben kendi kendime söyleniyordum… Siz göründünüz… Ben… Ben bir şey… Söylemedim. Söyledim mi? Yoksa… Ne diyecektim? (Yine kontrolünü kaybederek, son derecede hükmedici bir tavırla): Hem beni seviyorsun hem niçin ayrılacağız?

İslâm Bey – Gideceğim. Çünkü…

Zekiye – (Hiddetle sözünü keserek): Zihnimden babamın, annemin sevgisini çıkardın. Kardeşimin mezarı gönlümdeydi. Onu da unutturdun. Şimdi hayali de kendi gibi kara topraklarda yatıyor. Mezarını görmeden hatırıma gelmiyor! Ne uykum kaldı… Ne düzenim kaldı… Ne bir şeyde arzum kaldı… Kendinden başka gönlümde bir şey bırakmadın. Şimdi de kendini elimden alacaksın. Hem de müjdesini kendin getiriyorsun… Kalbini yaracaktın da bana bu merhameti, bu insafı mı gösterecektin? (Kendi kendine hiddetle söyleyip gezinerek): Sonunda ne olacak? O bu memleketten gider. Ben de bu dünyadan giderim. Ömrümün her lezzetini kaybettikten sonra kara toprağın nesi var? Birkaç dakikalık can acısından mı korkacağım?

İslâm Bey – (Kendini zapt edemeyecek şekilde bir atılışla): Gideceğim!

Zekiye – (Yanına saldırır gibi yaklaşıp sözünü keserek): Önce beni öldür.

İslâm Bey – (İşitmemiş gibi): Gideceğim…

Zekiye – (Yine sözünü keserek): Sende o kadar erkeklik yoksa ben kendimi öldürürüm.

İslâm Bey – (Temkinli bir ısrarlılıkla): Gideceğim… Gideceğim… Gideceğim… Yoluma cehennemin ateşleri saçılsa yine gideceğim… Göğsüme Azrail’in pençesi dayansa yine gideceğim… Babamın mezarını çiğnemek lâzım gelse yine gideceğim, annemin vücudu ayağımın altında ezilecek olsa yine gideceğim. Gerçekten benim için öleceğini bilsem yine gideceğim.

Zekiye – (Öfkeyle gezinerek, sesi işitilecek şekilde kendi kendine): Ah, inanmıyor! Kendi için öleceğime inanmıyor… Belki öldüğüm zaman da inanmaz. (Öfkeyle İslâm Bey’e dönerek): Gideceksin… Gideceksin… Niçin gideceksin?

İslâm Bey – (Metanetli bir şekilde): Kandil geceleri kabristan ziyaretine gidersin a!

Zekiye – (Öfkeyle): Giderim… Sonra?

İslâm Bey – Hiç benim ocağımdan oralarda yatar adam gördün mü? Ecdadımdan kırk iki şehit adı bilirim. Rahat döşeğinde ölmüş bir adam işitmedim. Anladın a? Bir adam işitmedim… Devlet savaş açmış. Düşman sınırda şehitlerimizin kemiklerini, topraklarını çiğnemeye çalışıyor. Hiç nasıl olur ki düşmanın silahı vatana çevrilsin de karşısında önce benim göğsümü bulmasın? Hiç nasıl olur ki vatan tehlikede bulunsun da ben evimde rahat oturayım? Hiç nasıl olur ki, devlet yerinden oynasın da ben mıhlanmış gibi burada kalayım? Hiç nasıl olur ki, vatan sevgisi bugün her şeyden mukaddes olsun da ben yalnız senin aşkınla uğraşayım? Hiç nasıl olur ki, dünyada her şeyin ilerlediğini bilip dururken ben, babamdan, ecdadımdan aşağı kalayım? Vatan! Vatan! Vatan tehlikede diyorum… İşitmiyor musun? Beni Allah yarattı, vatan büyüttü. Beni Allah besliyor, vatan için besliyor. Ben anamın karnından vatana geldiğim vakit açtım, vatan karnımı doyurdu… Çıplaktım, vatan sayesinde giyindim. Vatanımın nimeti kemiklerimde duruyor. Vücudum vatanın toprağından… Nefesim vatanın havasından… Vatanım uğrunda ölmeyeceksem, ya ben niçin doğdum? Ben adam değil miyim? Vazifem yok mu? Vatanımı sevmeyeyim mi? Ah, vatanını sevmeyen adamdan sana nasıl sevgi umut edersin?

Zekiye – Eğer… Vatan… Vatan olunca… Ben… Ne derim? Ben… Ben ne diyebilirim? Git! Git beyim! Dünyanın bu hâli de varmış! Ben vatanı bilirim, ben vatan sözünü işitmiştim; lâkin iki kalbi birbirinden koparır sanmazdım. Meğer koparırmış. Benim gönlümü kopardı, hâlâ içime kanlar akıyor. Gözümle görmüş gibi biliyorum. İstediği kadar aksın. Git beyim! Ben olsa olsa bir iki damla yaş dökerim. İzin vermezsen onu da dökmem, gönlümde saklarım. İsterse her damlası bir damla zehir olsun. Kavgaya gideceksin değil mi? Vatanın için gideceksin değil mi? Beni de unut, dünyayı da unut… Ben… Ben bir mektubunu bile istemem. İnşallah selâmetle gelirsin. O vakit burada bir kul bulursun. Ben her vakit kulunum… Yok eğer… Of! Sanki her kelimeyi söyledikçe ciğerimden bir alev kopuyor da boğazıma sarılıyor.

(Şiddetle ağlayıp yere kapandı)

İslâm Bey – Bari ben tamamlayayım. Eğer vatanım için şehit olacak kadar bahtım varsa o zaman sen de istediğin adamı seçebilirsin.

Zekiye – Allah yüz bin kere canımı alsın. Bana gözünün önünde ellerimle gönlümü paralatacaksın? Sen şehit olursan mı? O vakit benim dünyada ne alâkam kalır? Ben niçin yaşayacağım… Hayatından bıkanlara dünyada ölümden kolay bir şey mi olur? Beni gerçekten yolunda ölemez mi zannediyorsun? Bir kere yüzüme bak! Ölüden ne farkım kalmış. (Kendi kendine): Acaba birbirinden ayrılmış da ölmüş iki garibin toprağını havada birleştirecek kadar olsun feleğin insafı yok mudur? (Âşıkane bir tavırla): Gel beyim… Benden bir yemin istemiyor muydun? Âlemleri sevgi üzerine yaratan Rabbimin bin bir ismine ahdederim ki, dünyada da ahirette de Zekiye senindir, senin kulundur.

İslâm Bey – Ben de Allah’ım…

Zekiye – (Sözünü keserek): Sus! Yemin edeceksen istemem. Ağzından bir yalan çıkabileceğini bir dakika düşünsem, o dakikada çıldırırım. Ah! Bilsen seni gözüm nasıl görüyor? Gönlüm nasıl biliyor? Yüzüne baktıkça Allah’ın ihsanı canlanmış önümde geziyor zannediyorum. Sen erkeksin… Belki böyle şeyler hatırına gelmez. Seni gördükçe ne düşünüyorum bilir misin? Buradan gittikten sonra zihninde kalacak hayalimi kıskanıyorum da beni bütün bütün unuttuğunu düşünüyorum. Delilik… Değil mi?

İslâm Bey – Allah aşkına biraz gayret bırak ki veda edebileyim. Benim gönlümü demirden mi zannediyorsun? (Kendi kendine): Vazife yolunda her şeyi feda etmeye dünyada herkesten çok kendimi lâyık bilirken on yedi yaşında bir kız kadar olamadım. Ben kederimden ağlamamaya çalışıyorum, o merhametinden gülmeye uğraşıyor. (Biraz düşündükten sonra):

Bundan sonra ölürsem, hatta senin için bile gam yemeyeceğim… Vatanda senin gibi bir kız görmek, gözümde sana sahip olmaktan da büyüktür. (Uykudan uyanır bir hâlle): Hem… Emin ol… Düşman üzerime gelse değil yanardağlar, kuyruklu yıldızlar atsa yine ölmeyeceğim.

Zekiye – Ümit… Hayal…

İslâm Bey – Sen Allah’ın adaletini bilmez misin?

Zekiye – Bilmekle ne olur?

İslâm Bey – Bir kere düşün. Vatan ki herkesin hakkını, hayatını muhafaza ederken onun muhafazası lâzım gelince vatan evlâtlarını sınırda kırbaçla sürüyorlar. Vatan ki, herkesin hakikî validesiyken birçok adam sağlığında sütünden, hastalığında ilacından geçinmeye çalışıyor! Vatan ki her karış toprağı ecdadımızdan birinin kanıyla yoğrulmuşken kimse üzerine iki damla gözyaşı dökmek istemiyor! Vatan ki, kırk milyon can besliyor, hâlâ uğrunda isteyerek can verecek kırk kişiye sahip olmamış! Vatan ki bir zaman kılıcının sayesinde birkaç devlet yaşarken şimdi birkaç devletin yardımıyla kendini muhafaza edebiliyor! Vatan ki, hâlâ erkeklerimiz manasını bilmiyor, kadınlarımız adını işitmemiş; işte, kibir say, gurur say, delilik say. Her ne sayarsan say! Ben o vatanı sana, bana muhtaç görüyorum. Ben yürekte asker, ister ki, fikrinde ne kadar ümidi, gönlünde ne kadar arzusu varsa, vatan sözü meydana çıkar çıkmaz hepsi birden sabaha rast gelmiş yıldız gibi görünmez olsun. Sen karakterine valide ister ki, vatana benim gibi çocuk yetiştirsin. Ya Cenabı Hakk’ın adaletine, hikmetine nasıl yakışır ki bu yüce fikri memleketimizde daha anasının karnına yeni düşmüş çocuk gibi küçücük bir şeyken seni, beni dünyadan alsın da o fikrin de o fikir sahiplerinin de vücudunu anlamsız bıraksın? Estağfurullah… Bir kadının karnını yarıp da içindeki saçı bitmedik masumu paralamak, Kalabaka2 haydutlarına yakışır… Kader öyle zalimlerden uzaktır… Elbet de uzaktır; hem yaşayacağız hem vatanın gelecekteki talihini göreceğiz hem dünyada vatan yoluna ölmeyi bin yıl yaşamaktan hayırlı bilir çocuklar bırakacağız. Çok zaman geçmez beni karşında süngü, kurşun yarasından yapılmış nişanlarla süslü görürsün…