Namik Kemal – İNTİBAH (страница 5)
Her türlü şiddetli isteğin duyulduğu bu yaşlarda terbiyeli bir delikanlı, hayallerinin sevgilisi olan kadınla ilk buluştuğunda şaşkınlıktan, ağlamaktan başka ne yapabilir?
İşte Ali Bey de bu derece zor, böyle bir etki altında kaldı. Gönlünde sakladıklarını söylemek isteyip tereddüt ederken, dudaklarını ısırmaktan başka bir şey yapamayarak, hasret bakışıyla gönlündekileri söyleme isteğine düşerken, gözlerinin dolmasına engel olamayıp acı içinde kıvranırken hanımefendi tarafından söze başlandı.
Ey huzur bozucu! Yaktın yanmış gönlümü,
Yeni heveslere saldın şu kendinden usanmış gönlümü
Kadının adı Mehpeyker’di; ahlak ve terbiyece Ali Bey’in aksine namussuz, gayet alçak bir ailede yetişmiş ve çocukluktan genç kızlığa geçer geçmez ne kadar namussuz varsa onlara usta olmuştu. Biraz okuyup yazma öğrendiği ve vaktinin çoğunu meşhur aşüftelerin toplantı yerinde geçirdiği için hilekâr zekâsı çok gelişmişti. Peri kadar güzel, Haccâc10 kadar dirayetli bir şeytan yaratılmış olsaydı, istediği adamı ele geçirmede bu kadın kadar becerikli ya olur ya olmazdı.
Bununla beraber, son derece şehvet düşkünü olduğu için hoşlandığı erkekleri kontrolü altında tutmak istiyor, hatta girişimlerinin hepsinde başarılı oluyordu.
Yakışıklı erkekleri seviyordu; fakat yılan bir çiçeği nasıl severse bu da öyle seviyordu; bir insanı nasıl sarıyorsa bu da öyle sarmak istiyordu; mezar, vücudu nasıl kucaklıyorsa bu da öyle kucaklamaya çalışıyordu; (mezar) kucakladığına nasıl dünya yüzü göstermiyorsa bu da öyleydi.
Ali Bey ise zevk sahibi kadınları en şiddetli sevdalara düşürecek kadar yakışıklı bir delikanlıydı. Mehpeyker de daha ilk işaretini aldığı gün, kendini kontrol edemeyecek derecede gönlünü kaptırmıştı. O derece ki diğerleriyle konuşmadan önce bir gereklilik olarak yaptığı gibi mal varlığını, soyunu sopunu araştırmaya bile kalkışmadan, hatta Ali Bey fakir ve kötü biri olsa bile onunla buluşup konuşmaya geldi.
Bu istek ve neşeyle Ali Bey’e yaklaşınca çocuğu, yukarıdan aşağıya birkaç kere süzdü. (Ali Bey’in), utanç ve telaştan konuşmadığını anlayınca artan tutkusunu tecrübeleriyle gizleyerek masum bir şekilde konuşmaya başladı.
“Beyefendi, iyi terbiye görmüş birine benziyorsunuz. Cuma günü buraya gelmiştiniz. Arabama, yerinde olmayan bir işaret verdiniz. Ben de size ‘kalabalıktan sakınınız!’ anlamına gelen bir işaret verdim. O güne kadar gezinti yerlerinde hiç görünmemişken bugün yine geldiniz. Yine eski yerinize oturdunuz. Karşıdan arabam görünür görünmez eskiden beri tanıdığınız bir dostunuz geliyormuş gibi bin türlü telaş göstermeye başladınız. İnsanlar, gözlerini bize diktiler. Ben de uygunsuz bir durum olur korkusuyla arkadan gelmeniz için işaret verdim. Siz ise hemen arabanın yanına yapıştınız. Kendinizi kaybettiniz. Buraya kadar öyle bir halde geldiniz ki tarif edilemez. Bana niçin bu kadar musallat oluyorsunuz? Görenler ne der? Beni boş yere lekeleyince elinize ne geçecek?”
Mehpeyker, bu sözleri söylerken Ali Bey’in yüzüne göz ucuyla baktı. Çocuğun yüzü utançtan kıpkırmızıydı. Ali Bey’in heyecandan konuşamadığını anlayınca cevap bekliyormuş gibi bir süre sustu, sonra konuşmaya devam etti.
“Benim yüzüme bir parça bakılırsa Allah’a emanet siz de ay parçası gibi bir delikanlısınız. Sizin bana şayet ufacık bir meyliniz varsa size karşılık verebilirim. Sonra halimiz ne olur?”
Ali Bey, kendini adeta kaybetmişti. Zavallı çocuk, olduğu yere yığılmamak için yanındaki ağaca dayandı. Heyecandan çarpan kalbinden dolayı yüzü sarardı, balmumu heykel gibi donakaldı.
Gönül, yaralı sinesini sevgiliye küstahça gösterdi,
Utancın sıcaklığı, bana ateşten bir gömlek oldu
Mehpeyker, insanın yüreğinin gizlediklerini hissetmekteki ustalığı dolayısıyla Bey’in hislerini de hemen anladı. Sonra kâh söylediği sözlerden pişman olduğunu ima ediyor kâh aşkını hissettirdiğinden dolayı gönlündeki gizli memnuniyeti saklamaya çalışıyor kâh âşıkça davranışlarına karşılık beklercesine her bakışında bir başka ima, her hareketinde başka bir nazlanma göstere göstere beyi, içinde bulunduğu şaşkınlıktan kurtarmaya çalışıyordu. Bu şekilde çocuğun yüzü yavaş yavaş eski rengine döndü; toz pembe yaşmaklar kadar hafif bir kırmızılık yayıldı. Yerinden kıpırdadı. Sözleri, kalbinden parça parça kopup da ağzından dökülüyormuş gibi kesik kesik: “Bilmem… size… nasıl… teşekkür etsem… Ben… neyim ki… aşkınıza… ulaşabileceğim. Amacınız, bir zavallıyı sevindirmek mi, yoksa eğlenmek mi? Kulunuz… Kulunuz, ona da razıyım,” deyince hislerin her çeşidini taklit etmede en usta oyunculara hocalık yapabilecek olan Mehpeyker, içindeki hüznü sahte bir sevinçle örtmeye çalışıyormuşçasına belli belirsiz, ama acı acı tebessüm ederek: “Beyim, kadınlar sahibini, hâkimini bilir. Biz, çoğu zaman efendilerimizle eğlenmeye cesaret edemeyiz. İşimiz sadece onlara eğlence olmaktır. Az önce, ‘Eğer, sizin de bana meyliniz varsa,’ dediğime baktınız da gerçekten sizi kendime tutkun zannedecek kadar saf olduğumu mu düşündünüz? Bilirim efendim, beyler buraya vakit geçirmeye gelirler. Her şeyle eğlendikleri gibi karşılarına çıkan kadınlarla da eğlenirler. Neden canım sıkılsın? Siz, görülmedik bir şey yapmadınız ya, adeti yerine getiriyorsunuz!” şeklinde karşılık verdi.
Kız, bu sözleri söyledikçe Ali Bey’in vücudundaki kan, öfke ve utançla tutuşuyor; yüzünün rengi, yeni tutuşmuş bir alev halini alıyordu.
Hissettiği her türlü coşkunluk dilinin çözülmesini de sağladı.
“Nasıl ilgi? Eğlence ne demek? Güzelliğiniz nerede kalır? İşaretinizi aldığımdan beri hayalinize esir oldum. Dün sabahtan akşama kadar divane gibi buralarda dolaştım. İki gecedir bir dakika uyumadım. Eğlence mi? Daha ilk kez gördüm, ama gözleri perdeli doğmuş bir insan, yirmi yaşına girdikten sonra o illetten kurtulur da dünyanın rengârenk süsünü görüp güneşi nasıl severse ben de sizi öyle sevdim.”
Mehpeyker’in yüzüne gizlice bakarak fakat yüzündeki ifadeden bir şey hissedemeyerek, “Ah, Affedin! Canınızı mı sıktım? Haysiyetinize mi dokundum? Allah biliyor ne söylediğimi ne de söyleyeceğimi biliyorum. Şimdiye kadar böyle bir belaya düşmedim ki tecrübem olsun, size uygun bir şekilde davranayım. Niçin kaşlarınızı öyle çatıyorsunuz? Yüzünüzün rengi uçtu. Ben sizinle ne zaman eğlendim ki öyle acı acı sözler söylüyorsunuz? Ah! Yorgunluk bir taraftan, uykusuzluk bir taraftan, kalbin çarpıntısı bir taraftan; üzerimde bir ağırlık var. Vücudumun azalarının birbirinden ayrılıvereceğini sanıyorum. Buraya geldim. Sanki küçük bir iltifatınızla teselli bulacaktım, ama önce, ‘peşime düşüyorsun’ sonra da ‘eğleniyorsun’ diye azarladınız,” şeklinde söylendi.
Cümlelerinin son kelimeleri ağzından çıktığı sırada gözlerinin her birinde yıldız gibi bir damla parlamaya ve (damla), allı sarılı yanaklarının üzerinde kayarken şafak bulutuna rastlamış bir yıldız gibi seyre doyulmaz bir güzellikte süzülmeye başladı.
Nasıl çıldırmadım, hayretteyim hâlâ sevincimden,
Ağzından, “seni sevdim” sözünü işittiğim anlarda
Şiddetli üzüntüler, yine şiddetli üzüntülerle giderilebilir. Mehpeyker ise bunu çok iyi biliyordu. Üstü kapalı sözler de en ciddi sözlerin etkisini artırır. Hanım, bu gerçeği de çok iyi biliyordu. Dolayısıyla Ali Bey’in, vicdanının etkisiyle erimiş bir maden gibi her kalıba dökülebileceğini anlayınca o parlak gözlerinin ifadesini mahzunlaştırarak, bakışlarını yere çevirerek güceniklik ve sabırsızlıktan oluşan bir tavırla:
“Öyle ya! Biz sanki buraya beyefendinin musallat olmasından kendimizi kurtarmak için geldik! Kendisiyle görüşmek istemesek arabamızın penceresini (sanki) kapayamazdık. Kendinden kaçmak istesek, gidecek başka bir gezinti yeri (sanki) bulamazdık? Yanına gittim, karşımda dargın gibi durdu. Bir kelime söylemedi. İlk önce konuşmaya mecbur oldum; ‘Peşimde niçin geziyorsunuz?’ diye söz başladım. ‘Ben de size tutuldum. Beyim! Senin, bana meylin varsa ben seni çıldırasıya seviyorum ne istiyorsan söyle!’ diyerek kalbimi önünüze açmamı mı istiyorsunuz, doğru olan bu muydu? Benimle ‘eğleniyorsunuz’ dedi. ‘Hayır, siz benimle eğleniyorsunuz’ dedim. Beyefendilere böyle şaklar yapılır mı? Meğer, kendisini azarlamışım. Baksana, kıyametler koptu,” gibi uzun uzadıya birtakım sitemlere başladı.
Ali Bey, (Mehpeyker’in) cümlesi bittikçe itiraza, cevaba ya da yalvarmaya hazırlandı; fakat Mehpeyker, gözlerini yerden kaldırmadığından ne cevap verebilmek için hareketleriyle istediği izni gösterebildi ne de sözünü kesmeye cesaret edebildi. Söz buralara varınca Mehpeyker, tereddüt ediyormuş gibi bir, iki dakika sessizce durduktan sonra Ali Bey’in yüzüne sevgi dolu bir bakışla baktı ve onu hemen kucaklamak istiyormuşçasına eğilerek: “İşte söyledim. Gönlünüz oldu mu? İşte yüreğimi açtım; içinde ne varsa önünüze döktüm. Bana kadınlığımı, terbiyeyi unutturdunuz. Yetmedi mi? Bir daha mı söyleyeyim? İşte seviyorum, ne yapayım? Gönlüme söz geçiremiyorum. Kaderimden, haysiyetimden, vücudumdan, canımdan, dünyamdan, ahretimden daha çok seviyorum,” diye gönül okşayarak karşısındaki insanın dayanma gücünü yok eden bir davranışa kalkıştı. “Seviyorum” kelimesi ağzından çıktıkça dudakları masumiyet kadar güzel, şehvet kadar lezzetli bir renk alıyordu.