реклама
Бургер менюБургер меню

Мухтар Ауэзов – Abay Yolu 2. Cilt (страница 2)

18

Abay bir an “babamızın bu seyahatten sağ salim dönüp dönmeyeceği belirsiz” diyecek oldu. Fakat onun düşüncesini söylemeden anlayan Mekiş sessiz gözyaşları dökerek ağlayıverdi. İç çeke çeke, akpak olup bozara bozara, ağladıkça küçülüyormuşçasına ağladı.

Ablasının çok sıkıntılandığını gören Abay ses çıkarmadı, öylece kaldı…

Uljan’ın içi de vehim ve kaygıyla doluydu. Sadece bugün değil, çoktan beri böyleydi. Kocası bu seyahate karar verdiğinden, yola çıkma zamanını bu ilkbahar olarak belirlediğinden beri çokça iç geçiriyordu. Kunanbay, obadaki başka kadınları yanına katmadan sadece Uljan’dan destek alarak “yolculuk hazırlıklarını sen yap” dedikten sonra Semey’e gittiğinden beri bütün duası ve yüreğiyle onun yolundaydı. Kunanbay’ın bu hayatta sıkıca sarıldığı tek mizacı, tek sırrı; içindeki duygu ve düşünceleri çoluk çocuğun veya başka kişilerin gözünün önünde sergilememesiydi. Ev ahalisine sırrını sezdirecek veya ağır bir eleştiride bulunacak olsa, bu hususta hayat yoldaşlarının en güveniliri, en akıllısı ve en cesuru olan Uljan’a güvenirdi.

Bu seyahate ağlayarak uğurlayacak olan, zafiyetini bastıramayacak kişiler gerekli değildi. Söylemese de Kunanbay’ın kendisi bunu böyle istiyordu. Kendisine açılmasa da, Uljan da bunu içten içe anlıyordu.

Hüzünlenen çocuklarını öylesine meşgul etmek isteyerek sabırlılıkla:

– Dışarıda Mırza’yı çepeçevre kuşatacak halk da çok. Yolcuya yoldaş olmaz, kimseye bir fayda sağlamaz gözyaşlarını dökecekler hepsi de. Yola çıkmadan önce gönlünü burkmadan eve girip sakinleşmesine, yemek yemesine izin verseler bari, dedi…

Abay da bunu uygun bulmuş, uğurlama faaliyetine, babasını yemek yemesi için eve alarak başlamak istemişti. Uljan orada bulunan çocuklarına:

– Babanız yola “çocuklarım ezikmiş” diyerek çıkmasın, dedi.

Abay ses çıkarmadan onaylıyordu ki kapı bir kez daha açıldı. Takejan ile Ğabithan atik adımlarla içeri girdi, Kunanbay’ın gelmekte olduğunu bildirdi. Uljan’dan başka herkes ayağa kalktı, minderlerle yastıkları uygun şekilde düzelterek büyük masanın çevresine yerleştirdi, Kunanbay’ı karşılamaya hazırlandı.

Kunanbay ve Izğuttı önden geliyordu. Onların etrafını saran ve arkalarından art arda akarcasına gelen adam çoktu. Fakat büyük kalabalık önceki odada kaldı. O oda da döşenmiş, büyük bir oda idi. Orada da sofra kuruluyordu. Uljan’ın olduğu odaya Kunanbay’la birlikte bu evin sahibi olan Tinibek girdi. Uzun zamandan beri Kunanbay’ın saygıdeğer hısmı da dostu da Tinibek idi. Şehir zengini, kibar ve temiz giyimli biriydi. Otururken de yayılarak oturmuyordu.

Bu defa da Uljan’a abes görünen bir alışkanlıkla çocuk öğrenci gibi diz çökerek oturdu. “Başköşeye geç” deseler de geçmedi, sadece Mekiş’in ilerisine gelerek yerleşti. Bunu da Kunanbay’ın çay kâsesini kendisi vermek, ona hizmet etmek için özellikle yapmıştı. Bu; kendilerince alışık oldukları, imam gibi saygıdeğer kişileri ağırlamaya yönelik mütevazılık oturuşu idi. İşanların, pirlerin önündeki müritlerin oturuşu gibi tertipli bir oturuş idi.

Kunanbay Uljan’ın yanına oturdu ve Mekiş ile Abay’ın yüzlerine baktı. Ev ahalisinin yüzlerine her zaman serinkanlı, tanış bir gözle bakma âdeti vardı. Bu defa çocuklarını özellikle anlamak istiyor gibiydi…

Bu dönemde Kunanbay’ın kendi görünüşü belirgin bir biçimde yaşlılığın ilk ayazına ilinmiş gibiydi. Bütünüyle ağarmaya başlayan saçı ve sakalı yetmişli yaşlarına ulaşıncaya kadar kırlaşarak gelmişti. Şimdilerde kırağı sarmış gibiydi. Yüzünde ve alnındaki kırışıklıklar derinleşmişti. Fakat boyu hâlâ sırım gibiydi ve zayıflamamıştı. Yürürken, otururken hâlâ dimdikti.

Şimdiki yüz görünüşünde tasa da yoktu. Sıkıntılanan, endişelenen biri değildi. Mekiş’in iki gözünün kızardığını, yüzünün solgunlaştığını görünce ağladığını anladı. O gelmeden önce bu masa etrafında oturan yakınları kaygılanmış olmalıydı. Mekiş’in siması bunu söylüyordu. Öteki odadan gelerek birer birer masanın yanına oturan yakınları içinde Takejan, Ospan, Jakıp, Maybasar ve Ğabithan vardı.

Kunanbay onların yüzünde de Mekiş’in yüzündeki gibi hüzünlü bir tasa gördü, endişelendiklerini anladı. Bu defa içinde kabaran duygulara engel oldu, toparlandı. Böyle durumlarda her zaman yaptığı gibi öfkelenmedi…

Sadece Tobıktı soyunun değil, sadece şehir halkının değil, köylerle kasabaların bütün önde gelen kişileri gelmiş, bir haftadan beri etrafını kuşatmış, Kunanbay ile vedalaşmış ve “hayırlı yolculuklar” dilemişlerdi. Dengi, sırdaşı olan yakınlarının, yaşlı zamandaşı dostlarının bir bölümü “ziyalım, asilim, uğurum” diyerek gelmiş, onun bu zorlu seyahate çıkması hususundaki şikâyetlerini dile getirerek konuşmuşlardı.

Kunanbay bu seyahate çıkmayı bir yıl önce kafasına koymuştu. Kafasına koymasıyla birlikte geçen ilkbahardan bu yana, yaz boyunca, güz boyunca, kesim zamanlarında tekrar tekrar mal sattırıp para biriktirerek hazırlanmıştı. Seyahat için ne kadar para gerektiğini bilen Kunanbay, bu seyahat için gerekli paranın dört beş katı fazlasını alarak çıkacaktı yola. Gitmişken iyi niyetle tatminkâr olarak gidecekti. Bir yıldan beri pek çok mal sattırırken de kendisinin evvelki mallarından ve ata mülkünken özel olarak seçtirdiği billur su gibi sağlıklı ve temiz olanlarını sattırdı. Bu yüzden Kunanbay’ın sürülerindeki meşhur al donlarla geyik kulası yılkıların sayısı iyice azalmış, seyrelmişti.

Kunanbay ömrü boyunca pintiliğin kulu olan biri değildi. Fakat açılıp saçılan biri de değildi. “Düşüncesiz olmayayım” diyen biriydi. Karkaralı’da hiçbir Kazağın yaptırmadığı büyüklükte bir cami yaptırmak gibi bir faaliyet olduğunda hiçbir şeyini esirgemezdi. Bu seyahatinde de böyle bir şeyi kafasına takmış gibiydi. Fakat ne yapacağını çoluk çocuğuna da söylemiş değildi. Gidip yerine getirerek dönerse, o zaman söyleyecekti…

Parasını pulunu abaküsle toplayıp çarparak hesaplayan Tinibek hısmı önceki gece Kunanbay’ın bütün birikimini kendi elleriyle saymış, uygun şekilde kaplamış, elverişli demir bir sandığa yerleştirerek teslim etmişti. Kunanbay’a:

– Mırza, bu kadar fazla parayı niye aldınız, diye çoktandır düşündüğü bir hususu da sormuştu. Kunanbay o zaman da aklındaki düşünceleri açık etmemişti.

– Çok olsun, ne yapacaksın yahu? Mal bizim için, biz mal için doğmuş değiliz ki, diyerek kısaca cevap vermişti.

Böylece, seyahat sırasında ihtiyaç duyulacak para kaygı olmaktan çıkmıştı. Seyahatin zorlu geçecek olması hususunda duyulan kaygı ise yaşlılığın metaneti ile mecalinin azlığındandı. Özellikle bunu çok düşünen Kunanbay bu seyahate çıkma niyetini Izğuttı’ya da söylemiş, onu yanına yoldaş etmişti. O, çok uzun zamandan beri güvendiği yoldaşlarından biriydi. Şehirdeyken tertemiz bir şekilde Mekiş’e diktirdiği yeni kıyafetlerini giyinmiş olarak Kunanbay’ın tam yanında oturan kişi oydu. Yaşı kırkın ortalarını geçmiş olan Izğuttı bu dönemde yirmi beşindeki delikanlı gibi zinde, kuvvetli ve canlı idi…

Dışarıdan geldiği için bir süre ses çıkarmadan oturan Kunanbay kendisine sunulan çayı içti, sıcak samsadan2 ve söğüş etten yedi, karnını doyurdu.

Sofra başında oturmasalar da eve girmek ve yola çıkmadan önce Kunanbay’ın yanında olmak isteyen yakınları birer ikişer içeri giriyor, odada çoğalıyorlardı. Kunanbay yola çıkmadan önce ev ahalisiyle, çoluk çocuğuyla baş başa kalarak söyleyeceklerini bu odadaki sofra başında söylemeyi düşünmüştü. Şimdi biraz daha beklese bütün halk doluşacak gibiydi.

Kunanbay Mekiş’e bir kez daha baktıktan sonra bir müddet düşündü ve konuşmaya başladı:

– Ey benim evlatlarım, dostlarım yarenlerim, kardeşlerim akrabalarım, dedi. Düşünceli ve serinkanlı bakışını odadakilerin yüzlerinde dolaştırdı.

Odadaki herkes sus pus olmuş, çay servisi de durmuştu3. Kunanbay oturduğu yerde gövdesini yükseltti, tek gözünü bütün ağırlığıyla tam karşısına dikti ve konuşmasını devam ettirdi:

– Sizler beni bu seyahate göndermeye kıyamıyor gibisiniz. “Yaşlılık çağında nereye gidiyor, tekrar dönüşünü görmeyecek miyiz, bu gidişi hayra mıdır efendim” diyerek esirgeyişle bakıyorsunuz, deyince oda içindeki herkesin gözlerinde tutulamayan gözyaşlarını gördü. Mekiş başlamıştı, Jakıp ve Takejan da yaş döküyordu.

Kunanbay şimdi bunları dikkate almadı. Konuşmasını sürdürdü:

– Bu yaptığınız beni bu yola göndermeye kıyamamak değil, bu yolu bana kıyamamaktır… Bir zamanlar olmamış mıydı? Ben o zamanlar da kanı kaynayan bir genç değildim. Burada oturan sizler, hepiniz, beni zorluğu bundan daha fazla olan başka bir seyahate uğurlamıştınız. Ara dokunan o zulüm, hükmedici gücün önüne katıp sürüşü idi. O zaman ben sürgün gönderilsem ne olacaktı? Sürgünde yaşarken ölmem işten bile değildi? … Bugün öyle değil, kendi arzuladığım muradıma gidiyorum. Bu dünyadan; ocak başında toruna, sofra başında geline, mal başında çobana “hayt huyt” diyerek ölecek velveleci bir ihtiyar olarak göçsem, ben sizlere layık bir baba, sizlere layık bir ağabey, sizlere layık bir kardeş olabilir miyim ki? Hayat sadece kazançla mı tatlı ki? Bilakis kazanca ulaşmak yolundaki arzu ve murat ondan da tatlı diyebilirim. Hâl böyleyse, bu seyahat benim kalan hayatımın muradıdır işte.

Hepinizden bir ricam var: Bu yolda ak buyruklu ecel saatim gelir de öldüğümü işitirseniz, o zaman da herhangi biriniz bana acıyıp, acışıp “hay gidi, hayalinin peşinden giderken öldü ya efendim” diye arkamdan söylenmeyin. Bu, bana dostluğunuz olmaz. Sizlerin keyifle yaşadığınız gençliği, ben gayri ihtiyari ateşleri kucaklayıp öperek geçirdim. Sizlerin gelecekte tadacağınız ballara da zehirlere de ekmeğimi banarak geçirdim. Az mı, çok mu? Allah’ın verdiği günleri akraba olarak, kardeş olarak birlikte geçirdik. Bununla kanaat ettim.