18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Мухтар Ауэзов – Abay Yolu 1. Cilt (страница 2)

18

Yüksek Türk kültürünün ayrılmaz bir parçası olan Kazak Türk edebiyatının bu şaheserinin Türkiye Türkçesine kazandırılması sürecinde sözlüklerde bulamadığım kelime ve deyimleri anlamama yardımcı olan Kazakistan Cumhuriyeti yurttaşı pek çok dostum oldu. Hepsine en derin şükranlarımı sunarım.

Aslının şahaneliğine layık olması için büyük bir özveri ile çevirip yeniden yazdığım bu eseri değerlendirerek yayınlanmasına destek olan Uluslararası Türk Akademisi’ne ve Başkanı Saygıdeğer dostum Prof. Dr. Darhan Kıdırali Beyefendiye minnettarım.

Türkiye Türkçesine kazandırmak için yaklaşık beş yıl emek harcadığım iki ciltlik bu eseri okurken zevk almanızı ve insanî vasıflarınıza olumlu katkılar sağlamasını dilerim.

YAZAR: MUHTAR OMARHANULI AUEZOV 1

Kazak edebiyatının klasiği, Toplum Emektarı, Filoloji Bilimleri Doktoru, Profesör, Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Bilim Akademisi Üyesi (1946), Kazak SSC Emektar Bilim Adamı (1957)…

28 Eylül 1897 tarihinde Semey Sancak Beyliği Şınğıs Bolıslığı bünyesindeki Kaskabulak köyünde dünyaya geldi. Çocukluk dönemi yazın yaylada, kışın ovada geçti. Bu romanda ve büyük dâhi Abay Kunanbayev’in eserlerinde resmedilen Kazak toplumunun yaşam tarzını kendi gözleriyle gördü.

Eğitim öğretim hayatı Semey şehrindeki medresede başladı. Medreseden sonra beş yıllık Rus mektebine gitti. Daha sonra, 1915-1919 yılları arasında Muallimler Seminerlerinde öğrenim gördü.

1917 yılındaki seminer döneminde halk efsanesi olan “Enlik-Kebek” adlı destanı piyes şeklinde kaleme aldı. Bu, Kazak millî tiyatrosunun ilk eseriydi.

Bu piyesiyle birlikte 1921 yılında yazdığı “Kimsesizin Günü” adlı ilk hikâyesi sayesinde müstesna yazarlık kabiliyetini gösterdi. O yıllarda Semey’de ve Orınbor’da değişik işlerde çalıştı. Alaş Partisi’nin liderleri olan Alihan Bökeyhanov, Ahmet Baytursunov, Mirjakıp Dulatov gibi tanınmış edebiyatçılar ve kültür adamlarıyla yakınlaştı.

“Abay” adlı gazetenin çıkarılmasına katkıda bulundu. “Uyan Kazak” şiarı ile harekete geçenlerin demokratik düşünceleri Muhtar Auezov’un da hayattaki maksadına dönüştü.

Alaş Orda taraftarlarının resmi kurumlardan çıkarılmaya başlaması dolayısıyla, 1923 yılından itibaren, tüm gücünü edebiyat alanına yöneltti. Verimli çalışmalara imza attı.

1923-1926 yılları arasında “Okuyan Yurttaş”, “Kır Resimleri”, “Evlilik”, “Eskilerin Gölgesinde”, “Günahkâr Ergen”, “Yaslı Güzel” adlı hikâyeleri yazdı.

1923-1928 yılları arasında Leningrad Üniversitesi Dil ve Edebiyat Fakültesini bitirdi. Buradaki son yılında “Bak Bak” ve “Kökserek (Gökkurt)” adlı öyküleri yazdı.

Ondan sonra Taşkent’te bulunan Orta Asya Devlet Üniversitesi’nde “doğu folkloru” alanında aspirantura (Batı sistemindeki doktora) eğitimini tamamladı.

Siyasi görevlerden ayrıldı, sadece araştırma yapmaya yöneldi. Ancak o dönemde, edebiyatçıların siyasetin pençesinden kurtulamayacağını o da anladı. Yıllardan beri ona “milliyetçilik”, “özel mülkiyetçilik” ideolojilerinin taraftarlığı suçlaması yapılıyordu. Takibe uğradı, 1930-1932 yılları arasında hapis yattı, esaretten kurtulmak amacıyla “açık mektup” yazdı…

Auezov’un tarihi konuları ele alışının sebebi derinlerde bulunmaktadır. İlk edebî eseri “Enlik Kebek”, ile ondan sonraki “Han Kene”, “Sıkıntılı Zaman”, “Ayman Şolpan” ve “Kara Kıpçak Kobılandı” piyesleri de bunu göstermektedir. Bunların bazıları halkın bildiği efsanelerden esinlenerek yazılmış olmakla birlikte “Han Kene” ve “Sıkıntılı Zaman” piyesleri tarihi olaylara dayandırılmıştır.

Auezov, 1920’li yıllarda nesir ve piyes alanında güçlü eserler üretmiş, genç yaşta Kazak edebiyatının klasik yazarlarından birine dönüşmüştür.

1930’lu yıllarda da “Kasen’in Davranışları”, “İzler”, “Geçit”, “Kum ve Askar”, “Kartalcı” gibi hikâyeler ile “Ayman Şolpan”, “Altın Kartal”, “Sınırda”, “Gece Ezgisi” gibi piyesler yazmıştır.

1930’lu yıllarda Abay’ın mirasına her zaman büyük değer verilmiştir. Abay’ın derinlemesine tanınması meselesini hayat maksadına dönüştürmek sadece bilgelik ve dâhilik değil, aynı zamanda yiğitlik olarak da görülmüştür.

Büyük, uzun vadeli, milyonlarca okuyucunun yüreğine dokunacak edebî bir eserle Abay’ın dünyaya tanıtılması için Auezov’a ne kadar ihtiyaç varsa, Auezov’un da dünya edebiyatının zirvesine çıkabilmesi için Abay’ın mirasına o kadar ihtiyacı vardı.

1936’da Kazak Edebiyatı gazetesinde “Tatyana’nın Sahradaki Türküsü” adlı makalesi yayınlandı. Bu, gelecekteki romanın bir bölümüydü.

1940 yılında L. Sobolov ile birlikte “Abay” trajedisini yazdı.

Muhtar Omarhanulı, 15 yıl boyunca “Abay Yolu” adlı dört ciltlik romanını yazmakla meşgul oldu. Bunun “Abay” adlı ilk cildi 1942 yılında, ikincisi 1947 yılında yayınlandı. Rusçaya çevrildi. Bu iki ciltlik eser 1949’da SSCB “devlet ödülü” ile ödüllendirildi. Dört kitapla biten destan, 1959’da “Lenin” ödülüne layık görüldü. “Abay Yolu” adlı eser bugüne kadar 30 dile çevrildi, dünya okuyucusundan büyük takdir topladı.

Edebî çeviri alanında da etkin çalıştı. İ. Turgenyev’in “Asilzade Yuvası” adlı eserini çevirdi. SSCB Yazarlarının İkinci Kurultayında edebî çeviriler hususunda tebliğ sundu.

Büyük bir bilim adamı ve eğitimci olan Auezov, Kazak edebiyat tarihinin araştırılması ve edebiyat alanında hizmet edecek kadroların yetiştirilmesi hususunda da büyük işler başardı. Kazakistan’da çok önemli olan “Abay’ı Tanıma” adlı bilim sahasının temellerini attı. Çok ciltli Kazak Edebiyatı Tarihi adlı eserin Kazak folkloruna tahsis edilen cildinin (1960) en önemli yazarı ve redaktörü oldu.

Kırgızların Manas Destanı hakkında monografi yazdı.

SSCB Yazarlar Birliği Yönetim Kurulunun, Barışı Koruma Konseyi Komitesinin, Lenin Ödülleri Komisyonunun üyesi oldu. Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Bilim Akademisinin üyesi ve Kazak Devlet Üniversitesinin uzun yıllar boyunca öğretim üyesi olan Auezov, dört beş defa seçildiği Kazak SSC Yüksek Meclisi Milletvekili olarak da sosyal yükümlülükler üstlendi.

Abay Yolu romanından sonra o devrin hakikatlerini anlatacağı geniş kapsamlı yeni bir roman yazmaya başlamıştı. Bunun “Gelişen Medeniyet” adlı ilk cildini tamamlayarak teslim etmişti. Bu eser 1962 yılında yayınlandı.

Edebî çalışmaları dolayısıyla 1957’de Lenin madalyasıyla taltif edildi.

27 Haziran 1961’de, 63 yaşındayken, Moskova’da hayata gözlerini yumduktan sonra hükümet kararıyla Kazak SSC Bilim Akademisi Edebiyat ve Sanat Enstitüsüne ve Kazak Devlet Akademik Tiyatrosuna onun adı verildi.

Yazar adına müze açıldı. Almatı şehrindeki bir ilçeye, bir dizi okula ve sokaklara adı verildi. Doğumunun 100’üncü yılı UNESCO kararı ile uluslararası düzeyde kutlandı…

DÖNÜŞTE

Doğu Kazakistan kırları bereketli geçen 1850’li yılların sonuna doğru yeni bir ilkbahara ulaşma coşkusuyla yemyeşil olmuş kaynıyordu.

Kartalların özgürce kanatlanarak süzüldüğü engin mavilikler altında çatlatırcasına at koşturan küçük öğrenci, üç günlük yolun bugünkü son gününde, atını alabildiğine hızlı koşturarak gitmek için varını yoğunu ortaya koyuyordu…

Yola çıkacakları günün akşamında, yatmadan evvel, “gün koruluktan çıkınca at binelim” diye sabırsızlanan çocuk, kendisini şehirden alıp obaya götürmekte olan akrabası Baytas’ı tan atar atmaz uyandırarak yatağından kaldırmıştı.

Gün boyu attan inmemiş, diğer binicilerden ok boyu önde gitmişti. Bildiği Köküyirim, Buvratiygen, Takırbulak benzeri yerleşim bölgelerindeki su kuyularının yakınına geldiklerinde aralarındaki mesafeyi bir hayli açıyor, altında kıvama gelen kula beşlisini2 akıtırcasına koşturuyordu.

Arkadan gelen Baytas ile yorga Cumabay:

– Şu çocuğun obaya dönmek için sabırsızlanışına kurban olurum!

– Talihsiz çocuk kış boyunca içten içe sıkıntılanmış yahu, diye kendi aralarında konuşuyor, küçük öğrenci önden gidip uzaklaşınca bunlar da zoraki dörtnala peşinden koşturuyor, yele uçuşturarak arkasından yetişiyorlardı. Yorga Cumabay’ın eyer takımına bağlayarak ildiği kara topuzu, Baytas’ın ise dizinin önüne tutturduğu uzun kayın çomağı vardı. Baytas, Takırbulak kıyısına geldiklerinde çocuğu uyardı, onu yalnız at sürmekten alıkoymak istedi:

– Artık bizden uzak gitme! Şu Esembay deresini biliyorsun ya!.. Uğrusu var, dedi. Cumabay da onu destekledi:

– Seni de, bizi de, deminden beri gözetliyor! “Kabadayılık ederek yalnız at sürmek ne ki, yere düşürüp al da gel şunun altındakini” der ve lâkin seni üstünden iter, şu yarış atını alıp gider, dedi. Şaşkın gözlerle büyüklerine bakan çocuk:

– E, ya siz? Siz atımı alıp gitmesine izin mi verirsiniz, diye sordu. Baytas ve Cumabay’ın ürküterek konuşası geldi:

– Eyvah, eyvah! Bizde ne kuvvet var ki? Biz sadece iki kişiyiz. Onlarsa sıralanmış büyük ordu…

– Bu Esembay’da devamlı düşman bulunur. Sadece bizi, “kendi ülkemizin adamı” diye sağ bıraksa iyi! Arazi kötü, dediler…

Çocuğun sinirine dokunan ve bardağı taşıran da bu ifade oldu:

– Sizde fer kalmamış desenize. Birlikte gitsek ne, tek başıma gitsem ne? Ben gittim öyleyse, deyip dizgini gevşetti, kamçıyı bastı. Atın toynaklarını yere vurdurarak obasına doğru yöneldi…

Çocuğun bu hâli Takırbulak’tan geçtikten sonra büründüğü bir hâldi.

Oradan itibaren, bir kez bile arkasına bakmadan, deminki “tehlikeli” denen Esembay’a gelinceye kadar, göz alabildiğine uzaklaşıp devamlı yapa yalnız at sürdü…