Морган Райс – Savaşin Armağani (страница 8)
“Daha değil,” diye fısıldadı adamlarına.
Pusların arasından geçerlerken, Erec İmparatorluk askerlerini şöyle bir görebildi. Siperlerinde duruyorlardı ve kasları güneşin altında parıldıyordu. Kırbaçlarını havaya kaldırıp köylülerin üstüne indiriyorlardı ve kırbaçlarının sesleri ta gemiden bile duyuluyordu. Diğer askerler durup nehre baktılar; nöbet tutan asker dikkatlerini çekmişti ve bir şey olmasını beklermiş gibi şüpheyle pusa bakıyorlardı.
Erec artık onlara çok yaklaşmıştı; gemileri ancak otuz metre kadar ötedeydi ve kalp atışları kulaklarında çınlıyordu. Alistair’in pusu dağılmaya başlayınca, artık saldırmaları gerektiğini anladı.
“Okçular!” diye bağırdı. “Oklarınızı fırlatın!”
Düzinelerce okçu filosunun dört bir anıdan nişan alıp oklarını fırlattı.
Gökyüzü aniden yaylardan fırlayan ve havada süzülen okların sesiyle doldu. Gök ölümcül uçları olan bir ok bulutuyla karardı ve oklar havada geniş bir kavis çizerek İmparatorluk kıyısına doğru düşüşe geçti. Birkaç saniye sonra, düşman askerlerinin çığlıkları duyuldu. Ölümcül ok bulutu ufak kaleyi koruyan askerlere isabet etti. Böylece, savaş başladı.
Her yerde borazanlar öttü ve İmparatorluk garnizonu tetiğe geçip kendisini savunmaya koyuldu.
“MIZRAKLAR!” diye bağırdı Erec.
Ayağa kalkıp mızrağını ilk fırlatan Strom oldu. Güzel gümüş mızrağı havada ıslık çalarak süzüldü ve müthiş bir hızla uçtuktan sonra İmparatorluk komutanın kalbine saplanıp onu gafil avladı.
Erec topuklarının üstünde dönüp altın mızrağını fırlattı ve ufak kalenin diğer tarafındaki bir İmparatorluk komutanını daha öldürdü. Filosundaki askerlerin tamamı savaşa katıldı. Mızraklarını fırlatıp kaçmak için bile zor fırsat bulan şaşkın İmparatorluk askerlerini avlamaya başladı.
Düzinelerce düşman askeri öldü ve Erec ilk saldırının başarılı olduğunu anladı; ama daha yüzlerce asker vardı. Erec’in gemisi dururken ve kıyıya biraz değerken, tek teke savaşma vaktinin geldiğini de anladı.
“SALDIRIN!” diye bağırdı.
Erec kılıcını kaptığı gibi tırabzanlara sıçradı ve İmparatorluğun kumlu kıyılarına düşmeden havada birkaç metre süzüldü. Yüzlerce adamı da etrafına kondu. Hep birlikte İmparatorluğun oklarından ve mızraklarından kaçarak kıyıya dağıldılar. Pusun arasından İmparatorluğun ufak kalesinin bulunduğu kumluk açık alana daldılar. İmparatorluk askerleri de öne fırlayıp onları karşıladı
İri yarı bir İmparatorluk askeri çığlık atarak ve baltasını kaldırıp yanlamasına başına savurunca, Erec darbeyi savuşturmaya hazırlandı. Eğildi, adamı böğründen bıçakladı ve yoluna devam etti. Savaş içgüdüleri devreye giren Erec bir başka askeri kalbinden bıçakladı, bir başkasının balta darbesinden yana adım atarak kaçtı ve hızla kendi etrafında dönüp kılıcını adamın göğsüne sapladı. Bir başka asker ona arkadan saldırınca, Erec arkasına dönmeden onu böbreğinden dirsekledi ve adamın dizlerinin üstüne düşmesine neden oldu.
Erec askerlerin arasından savaş alanındaki herkesten hızlı, atik ve güçlü bir biçimde koşarak askerlerine yol gösterdi. Adamları İmparatorluk askerlerini teker teker kesip biçerek ufak kaleye doğru ilerledi. Savaş hararetlendi, teke tek hale geldi. Onların ki misli olan o İmparatorluk askerleri azılı rakiplerdi. Erec birçok adamının etrafında yere yığılmasını üzüntüyle izledi.
Ama yanında Strom’la birlikte kararlılıkla şimşek gibi ilerledi ve iki yandan saldıran askerlerden kaçtı. Kumsalda cehennemden fırlamış bir şeytan gibi koştu.
Çok geçmeden, işleri bitti. Düşman askerleri kumların üstünde cansız yatıyordu ve cesetlerle dolu olan kumsalı kırmızıya boyamak üzereydi. Cesetlerin çoğu İmparatorluk askerlerine aitti. Ama aralarında çok sayıda Erec’in adamı da vardı.
Öfkeyle dolan Erec hala askerlerle kaynayan ufak kaleye doğru saldırıya geçti. Kalenin kenarındaki taş basamaklara tırmandı ve peşinde askerleriyle birlikte ilerlerken yukarıdan ona doğru gelen bir askerle karşılaştı. Asker kafasına iki bıçaklı bir baltayı indiremeden, onu kalbinden bıçakladı. Yana çekildi ve ölen asker yanındaki basamaklardan yuvarlanarak aşağı düştü. Bir başka asker belirdi ve Erec bir şey yapamadan ona kılıcını savurdu. Strom öne fırladı ve kılıçlardan yükselen metalik sesler ve kıvılcımlar arasında darbenin ağabeyine inmesini engelledi. Sonra, askeri kılıcının sapıyla itti, dengesini kaybetmesine neden oldu ve adamı çığlıklar arasında aşağı attı.
Erec basamakları dörder dörder çıkıp yoluna devam etti ve en sonunda ufak taş kalenin en üst seviyesine ulaştı. O seviyede kalan düzinelerce İmparatorluk askeri o sırada korkudan tir tir titriyordu. Kardeşlerinin nasıl öldüğünü görmüşlerdi. Erec’le adamlarının o seviyeye çıktıklarını görünce, hepsi arkasını döndüğü gibi kaçmaya başladı. Ufak kalenin en uç kısmına doğru hızla koştular ve köy sokaklarına daldılar… Sokaklara çıktıkları anda da bir sürprizle karşılaştılar: Köylüler cesaret kazanmışlardı. Korku dolu ifadelerinin yerini tek bir öfke ifadesi almıştı. Köylüler tek bir beden gibi saldırıya geçtiler. Onları köle olarak çalıştıran İmparatorluk efendilerine isyan ederek kırbaçları ellerinden kaptılar ve aksi yöne doğru koşarak kaçmaya çalışan askerleri kırbaçlamaya koyuldular.
İmparatorluk askerleri gafil avlanmıştı. Teker teker kölelerin kırbaçlarına yenik düştüler. Köleler askerler yere yığılana dek onları tekrar tekrar kırbaçladılar. En sonunda, yere yığılan askerler hareketsiz kaldı. Adalet yerini bulmuştu.
Erec ufak kalenin tepesinde nefes nefese, yanında adamlarıyla durdu ve sessizliği diledi. Savaş sona ermişti. Aşağıdaki şaşkın köylülerin olanları idrak etmesi birkaç saniye sürdü, ama çok geçmeden herkes ne yaptığını anladı.
Köylüler teker teker sevinçle bağırmaya başladılar. Göğe muhteşem sevinç çığlıkları yayılırken ve sesler giderek artarken, suratlarını da büyük bir mutluluk ifadesi kapladı. Bunlar özgürlüğün sesleriydi. Erec bunun harcadıkları çabaya değdiğini biliyordu. Yiğitliğin böyle bir şey olduğunu biliyordu.
YEDİNCİ BÖLÜM
Godfrey Silis’in sarayının yeraltı odasındaki taş zeminde oturuyordu. Akorth, Fulton, Ario ve Merek yanında, Dray ayaklarının dibinde, Silis ve adamları da karşısında duruyordu. Hepsi sıkkın bir tavırla başlarını önlerine eğmiş, ellerini dizlerine koymuş oturuyordu. Bir ölüm nöbetinde olduklarını biliyorlardı. Oda yukarıdan gelen savaş sesleriyle zangırdarken, Volusia istila ediliyor, şehirlerinin yağmalanış sesi kulaklarında çınlıyordu. Hepsi orada oturup beklerken, Yediler Şövalyeleri yukarıda Volusia paramparça ediyordu.
Godfrey şarap kesesinden uzuna bir yudum daha aldı. Şehirdeki son şarap kesesindeki içkiyle acısını, İmparatorluğun elinde kısa bir süre sonra ölecek olduğu düşüncesini bastırmaya çalıştı. Ayaklarına bakıp, işlerin nasıl o raddeye gelebildiğini düşündü. Aylar önce, Halka’da güvende ve emniyetteydi. İçki içerek hayatını yaşıyordu ve herhangi bir gecede hangi meyhaneye ve geneleve gideceğini düşünmekten başka tasası yoktu. Ama o sırada denizi aşmış ve İmparatorluğa gelip yıkıntılarında altında kalan bir şehrin yer altına tıkılıp kalmıştı. Kendi tabutuna girmiş gibi hissediyordu.
Başı önüyordu. Zihnini toparlamaya ve odaklanmaya çalıştı. Arkadaşlarının ne düşündüğünü bakışlarındaki o gücenik ifadeden anlayabiliyordu. Ona asla kulak asmamaları gerekirdi. Fırsatları varken kaçmaları gerekirdi. Silis için geri dönmemiş olsalardı, limana varıp bir gemiye binebilir, Volusia’dan çoktan uzaklaşmış olabilirlerdi.
Godfrey en azından bir iyilik için borcunu ödediği ve o kadının hayatını kurtardığı geçeğiyle avunmaya çalıştı. Onu yeraltına girmesi için vaktinde uyarmamış olsaydı, kesinlikle yukarıda kalırdı ve o ana dek çoktan ölmüş olurdu. Kendisi öyle olmasa bile, bu davranışının bir değeri olması gerekirdi.
“Ya şimdi?” dedi Akorth.
Godfrey döndü ve arkadaşının onu suçlar gibi baktığını, hepsinin zihninde dönüp durduğu belli olan soruyu dile getirdiğini fark etti.
Godfrey etrafına bakınınca, ufak ve loş odadaki meşalelerin ışıklarının titrediğini ve neredeyse sönmek üzere olduğunu fark etti. Ellerindeki tek şey olan ufak erzak ve bir kese içki bir köşede duruyordu. Bir ölüm nöbeti tutuyor gibiydiler. O kalın duvarlara rağmen yukarıdaki savaşın seslerini hala duyabiliyordu ve bu istilaya daha ne kadar dayanabileceklerini düşünüyordu. Saatlerce mi? Günlerce mi? Yediler şövalyeleri Volusia’yı ne kadar zamanda ele geçirebileceklerdi? Oradan gidecekler miydi?
“Bizim peşimizde değiller,” dedi Godfrey. “İmparatorluk İmparatorluğa karşı savaşıyor. Volusia’dan intikam alıyorlar. Bizimle bir sorunları yok.”
Silis başını salladı.
“Burayı ele geçirecekler,” dedi kasvetli bir tavırla. Güçlü sesi sessizliği böldü. “Yediler Şövalyeleri asla geri çekilmez.”
Herkes sus pus kesildi.
“Burada ne kadar süre yaşayabiliriz?” diye sordu Merek.
Silis erzaklarına bakıp başını salladı.
“Belki bir hafta.”
Aniden yukarıdan müthiş bir ses geldi. Godfrey zeminin zangırdadığını hissedince irkildi.
Silis derhal ayağa fırladı, endişeyle volta atmaya başladı. Tavandan üstlerine yağan sıvaların oluşturduğu tozlara baktı. Yukarıdan gelen ses taşların üst üste yığılması gibiydi. Oranın sahibi olarak endişeyle tavanı inceledi.