реклама
Бургер менюБургер меню

Морган Райс – Savaşin Armağani (страница 14)

18

“Argon mu? Bu yanıtı Argon mu biliyor?”

Eldof başını salladı.

“O, bilmiyor. Ama efendisi biliyor.”

Gwen zihni allak bullak olmaya başlamıştı.

“Efendisi mi?” dedi.

Gwen onun bir efendisi olduğunu hiç düşünmemişti.

Eldof evet anlamında başını salladı.

“Argon’dan seni ona götürmesini iste,” dedi kararlı bir ses tonuyla. “Ondan alacağın yanıtlar seni bile şaşırtacak.”

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Mardig kararlılıkla kalenin koridorlarında ilerlerken, neler yapacağını gözlerinin önüne getiriyor ve kalbinin gümbür gümbür çarptığını hissediyordu. Terli eliyle beline gizlediği hançeri sıkıca kavradı. Bu yolda daha önce milyon kere babasıyla görüşmek için yürümüştü.

Kral’ın odasına yakınlaşmıştı. Mardig tanıdım koridorlarda dönüp ilerledi ve Kral’ın oğlunu görüp saygıyla eğilen muhafızların önünden geçti. Mardig onlardan korkmaması gerektiğini biliyordu. Kimse ne yapacağını bilmiyordu ve yapacağı şeyi uzunca süre kimse görmeyecekti… Krallık artık ona ait sayılırdı.

Mardig tek ayağını diğerinin önüne atmaya çalışırken ve dizleri titrerken, kendisini bir duygu seline kapılmış halde buldu; kendisini hayatı boyuna yapmayı düşündüğü şeyi yapmaya hazırlanırken kararlı davranmaya zorladı. Babası onu hep baskı altında tutmuştu, davranışlarını onaylamamıştı, ama diğer savaşçı oğullarını desteklemişti. Kızını bile ondan daha çok desteklemişti. Mardig bu şövalyelik kültürünün bir parçası olmayı reddettiği ve başkalarını öldürmektense şarap içmeyi ve kadınların peşinden koşmayı tercih ettiği için öyle olmuştu.

Babasının gözünde, bunlar onu başarısız yapıyordu. Babası onun yaptığı her şeye suratını büküyor, onu onaylamayan bakışlarıyla her köşeden izliyordu e Mardig her zaman bir intikam gücü geleceğini hayal ediyordu. Bir yandan da bu gücü kendisi ele geçirmek istiyordu. Herkes krallık unvanının erkek kardeşlerinden birine, en büyükleri Koldo’ya ya da o değilse Mardig’in ikizi Ludwig’e geçeceğini düşünüyordu, ama Mardig’in farklı planları vardı.

Mardig köşeyi dönerken, nöbet tutan askerler saygıyla başlarını eğdiler ve neden geldiğini sormadan kapıyı açtılar.

Ama içlerinden biri aniden, beklenmedik bir biçimde durdu ve ona baktı.

“Lordum, Kralımız bu sabah ziyaretçisi olacağını söylememişti.”

Mardig’in kalbi hızla çarpmaya başladı, ama cesur ve kendinden emin olmaya çalıştı; dönüp askere ayrıcalıklı konumunu belli edercesine baktı; en sonunda, asker de tereddüt etti.

“Ben sıradan bir ziyaretçi miyim?” diye sordu buz gibi bir sesle ve korktuğunu belli etmemek için elinden geleni yaparak.

Muhafız yavaşça geri çekildi ve Mardig açık kapıdan içeri girdi. Muhafızlar kapıyı ardından kapattılar.

Mardig odaya girdi ve pencerenin önünde düşünceli düşünceli krallığına bakmakta olan babasının şaşkın bakışlarını gördü. Babası şaşkınlıkla ona döndü.

“Mardig, bu ziyaretini neye borçluyum? Seni çağırmamıştım. Hem beni bu geçtiğimiz aylarda istediğin bir şey olmadıkça hiç ziyaret etmedin.”

Mardig kalbinin çılgınlar gibi attığını hissetti.

“Senden bir şey istemeye gelmedim, baba. Almaya geldim.”

Babası daha da şaşırdı.

“Almaya mı?”

“Bana ait olan bir şeyi almaya geldim.”

Mardig odada uzun birkaç adım attı, kendisini hazırladı. Babasıysa hayretle ona bakmaya devam etti.

“Sana ait olan şey nedir?”

Mardig avuçlarının terlediğini hissetti. Hançeri elindeydi ve düşündüğü şeyi yapıp yapamayacağından emin değildi.

“Krallık unvanı tabii ki,” dedi.

Mardig yavaşça elindeki hançeri ortaya çıkardı ve babasını bıçaklamadan önce onun bunu görmesini ve ondan ne kadar nefret ettiğini anlamasını istedi. Babasının suratında belirecek olan korku, şok ve öfke ifadesini görmek istiyordu.

Ama babası ona bakarken, Mardig düşündüğü anı yaşayamadı. Babasının direneceğini, ona karşı koyacağını sanmıştı, ama babası ona hüzünle ve şefkatle bakıyordu.

“Oğlum,” dedi, “her şeye rağmen oğlumsun ve seni seviyorum. Biliyorum ki aslında yüreğin bunu yapmayı itemiyor.”

Mardig şaşkınlıkla gözlerini kıstı.

“Hastayım, oğlum. Çok yakında öleceğim. Öldüğümde krallık unvanı sana değil, erkek kardeşlerine geçecek. Şu anda beni öldürsen bile bunun sana hiçbir faydası olmayacak. O yüzden, silahını kaldır ve bana sarıl. Seni her baba gibi hala çok seviyorum.”

Mardig ani bir öfkeye kapılarak ve elleri titreyerek öne atıldı ve hançeri babasının kalbine sapına kadar sapladı.

Babası gözleri hayretten irileşmiş bir halde orada dururken, Mardig onu sıkıca tutu ve gözlerinin içine baktı.

“Hastalığın seni yufka yürekli yapmış, baba. Beş sene önce, bunu asla yapamazdım. Bir krallık güçsüz bir kralı hak etmez. Yakında öleceğini ben de biliyorum… Ama o kadar bekleyemem.”

Babası en sonunda cansız bir halde yere yığıldı.

Ölmüştü.

Mardig nefes nefese, yaptığı şey yüzünden şok içinde yere baktı. Ellerini pelerinine sildi, hançeri yere fırlattı ve hançer büyük bir şangırtıyla yere düştü.

Mardig suratını buruşturup babasına baktı.

“Erkek kardeşlerim konusunda endişelenme, baba. Onlar için de ayrı planlarım var.”

Babasının cesedinin üstünden geçip pencereye gitti ve aşağıdaki başkente baktı. Burası artık ona aitti.

Artık her şey onundu.

ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Kendrick kılıcını kaldırdı ve bir Kum Yürüyücüsü jilet gibi keskin tırnağını suratına savururken onu savuşturmaya çalıştı. Kılıcı onu büyük bir gümbürtüyle kıvılcımlar saçarak durdurdu ve Kendrick yaratık sivri tırnaklı pençesini kılıçtan kaldırıp başına hücum ederken yana kaçtı.

Kendrick hızla dönüp kılıcını savurdu, ama yaratık şaşılacak derecede atikti. Geri çekildi ve Kendrick’in kılıcı kıl payı yanından geçti. Yaratık sonar öne atıldı, yükseğe sıçradı ve doğrudan onun üstüne atladı… Kendrick bu sefer bu hamleye hazırdı. Yaratığın hızını hafife almıştı, ama ikinci kere gafil avlanmayacaktı. Kendrick yere eğildi ve kılıcını havaya kaldırdı… Yaratığın doğrudan kılıcın üstüne düşerek kendi hamlesiyle ölmesini sağladı.

Dizlerinin üstüne kalktı ve kılıcını alçaktan savurarak ona hücum eden iki Kum Yürüyücüsü ’nün bacaklarını kesti. Sonra, döndü ve kılıcını geriye savurarak yaratıklardan biri sırtına atlamadan önce onu biçti.

Yaratıklar dört bir yandan üstüne gelirken, Kendrick kendisini hararetli bir savaşın ortasında buldu. Brandt ve Atme bir yanında, Koldo ve Ludvig diğer yanındaydı. Beşi içgüdüleriyle birbirlerine sırtlarını verdiler ve dar bir halka oluşturdular; kılıçlarını yaratıklara saplayarak ve tekmeler atarak onları kendilerinden uzak tutarlarken, birbirlerini kolladılar.

Kasıp kavuran güneşlerin altında, o açık ve engin alanda sığınabilecekleri hiçbir yer olmaksızın uzun süre savaştılar. Kendrick’in omuzlarını sızlamaya başlamıştı ve dirseklerine kadar kan içinde kalmıştı; uzun yürüyüşten ve bitmek bilmeyen savaştan yorgun düşmek üzereydi. Yanlarında yiyecekleri ve gidecek bir yerleri yoktu. Hepsi canını kurtarmak için savaşıyordu. O yaratıkların öfkeli çığlıkları oraya buraya konarlarken etrafı kaplamıştı. Kendrick dikkatli olmaları gerektiğini biliyordu; geriye dönebilmek için uzun bir yol kat etmeleri gerekiyordu ve içlerinden biri yaralanırsa, çok zor bir durumda kalacaklardı.

Savaşırken uzakta Kaden isimli çocuğu gördü ve hala hayatta olduğuna sevindi. Çocuk elleri ve kolları arkasında bağlı bir biçimde onu sıkıştırmış olan yaratıklara karşı direniyordu. Onu gören Kendrick cesaret kazandı ve neden orada olduğunu hatırladı. İki misli çaba sarf ederek öfkeyle savaştı ve yaratıkların hepsini öldürerek çocuğa doğru gitmeye çalıştı. Diğerlerinin ona karşı davranışları hoşuna gitmemişti ve o yaratıklar kötü bir şey yapmadan önce ona ulaşması gerektiğini biliyordu.

Aniden büyük bir acıyla kolunun yarıldığını hissetti. Bir yaratığın ona saldırdığını ve keskin tırnaklarını suratına savurduğunu gördü. Zamanında karşılık veremeyeceği için, kendisini darbeye hazırladı ve suratının ikiye ayrılacağını sandı… Ama Brandt aniden öne atılıp yaratığı göğsünden ikiye ayırdı ve Kendrick'i son anda kurtardı.

Tam o sırada, Atme de öne fırladı ve bir yaratık dişlerini Brandt’ın boğazına geçirmeden önce onu biçti.

Kendrick hızla kendi etrafında döndü ve iki yaratık Atme’nin üstüne atlamadan onları öldürdü.

Böylece, dönerek ve kılıç savurarak, son yaratığa kadar savaşarak devam etti. Yaratıklar ayaklarının dibine düşerek kumların üstünde öbekler oluşturdular ve kumlar kanlarla kıpkırmızı bir renge büründü.

Kendrick gözünün ucuyla birkaç yaratığın Kaden’ı kaptığını ve onu kaçırmaya hazırlandığını fark etti. Kalbi hızla atmaya başladı; tehlikeli bir durumda olduklarını biliyordu. Yaratıkları gözden kaybederse, çöle kaçarlar ve Kaden’ı bir daha bulamazlardı.

Çocuğa koşması gerektiğini fark etti. Savaştan sıyrılarak birkaç yaratığı dirsekleye dirsekleye o yöne doğru koşmaya başladı ve diğerlerini yaratıklarla savaşır halde bırakıp Kaden’a yetişmeye çalıştı. Birkaç yaratık peşinden gelince, Kendrick dönüp onlara tekmeler attı ve ilerleyebilmek için kılıcını savurdu. Her yanının sıyrıklar içinde kaldığını hissediyordu, ama her ne olursa olsun durmayacaktı. Kaden’a vaktinde yetişmek zorundaydı.

Kendrick Kaden’ı görünce onu durdurması gerektiğini anladı. Bunu yapabilmek için tek bir şansı vardı.

Beline uzandı, bir bıçak çekti ve bunu fırlattı. Bıçak yaratıklardan birinin ensesine saplandı ve Kaden’ın boğazını ısırmaya fırsat bulamadan oracıkta öldü. Kendrick kalabalığı yardı, mesafeyi kapattı, ta Kaden’ın olduğu yere kadar koştu. Bir başka yaratığı daha onu öldürmeden önce hakladı.