Ömer Seyfettin – Perili Köşk (страница 3)
Acaba bu tecavüzün üzerine neler yazacak, İtalyan armadasının galebesini, İtalyan askerinin kahramanlıklarını nasıl methedecekti! Kenan bilmediği bir yerinden yaralanmış gibi yüzünü buruşturdu. Uyuyamıyordu…
Şimdi babası Grazya’yı ve kendisini İtalya’ya çağırmayacak mıydı? Ne yapacaktı? Gidecek miydi? Hayır… O hâlde…
Acaba Grazya, tabiiyetini tebdil etmeye razı olacak mıydı? Çocukları vardı! İşte on seneye yakın birbirlerini o kadar seviyorlardı… Şakaklarından soğuk terler akıyordu. Cebinden mendilini çıkardı. Yüzünü sildi. Saçlarını parmaklarıyla karıştırdı. Gözlerini açtığı vakit pencereden, dışarısının aydınlanmakta olduğunu gördü. Sabah oluyordu.
Ömründe ilk defa bütün geceyi uykusuz geçiriyordu. Ayağa kalktı. Gerindi. Başı ağrıdan uyuşmuş gibiydi. Pencereye yaklaştı. Sokağa baktı. Karşıki binanın ikinci katındaki balkona yaşlıca bir kadın birtakım örtüler asıyor ve rıhtımda koyu lacivert bir deniz, koyu lacivert bir sema altında uzanıp gidiyordu. Sokağın içinde birkaç Yahudi kavga eder gibi konuşuyor, yirmi otuz kişilik bir gürültü husule getiriyordu. Döndü. Tekrar yatağa uzandı. Gözlerini kapadı. Uyuyamıyor, içinden “Ne yapacağım? Ne yapacağım?” diyor, hiçbir karar veremiyor, ıstıraptan, azaptan kıvranıyordu…
Otelin kapısından çıkınca gözleri kamaştı. Büyük bir güneş zeval noktasına yaklaşmış, ortalığı çiy, şedit ve beyaz bir ziya içinde bırakmıştı. Deniz sakin ve mavi idi. Arabalar, tramvaylar, yine eskisi gibi geçiyor, herkes sanki eskisinden biraz daha hızlı yürüyordu.
Tramvaya binmedi. Beyazkule’ye kadar yayan gitmek istedi… Evvela deniz kenarını takip etti. Bu taraf çok tenha idi. Tek tük birkaç kişi geçiyordu.
Sonra yine binalar cihetine saptı. Meyus bir çehre rast gelmiyordu. Aksine şapkalıları daha şen, daha mesut görüyordu. Tüccar kâtipleri, mağaza memurları, kendi kendilerine hayali bir ehemmiyet veren tatlı su Frenkleri, hasılı bütün bu renksiz ve Türklüğe düşman güruh, seviniyordu, iyice dikkat etti. Hariçten biri gelse mutlaka bugün bir bayram var zannedecekti. Asabileşiyor, dişlerini sıkıyor, dudaklarını ısırıyor:
“Sevininiz hainler, sevininiz! Bizim felaketimiz sizin için saadettir!” diyordu.
Beyazkule’ye geldi. Duvarları yıkma ameliyesi tatil olunmuştu, İttihat Bahçesi’nin önünde durdu. Asker Kulübü’nün karşısında boş bir araba duruyordu. “Binsem mi?” diye düşündü. Vazgeçti. Ne oldukları belirsiz, irili ufaklı çocuklar, Fransızca ilaveleri birbirlerine okuyorlar, katılacak derecede gülüyorlar ve itişiyorlardı. Güneş yüzünü yakıyordu. Hava gazı direğinin dibinde birkaç ecnebi kadınla birkaç şapkalı duruyor ve tramvayı bekliyordu. Erkekler şüphesiz yeni başlayan harbi, düşman filosunun muzafferiyetini anlatıyorlar ve kadınlar mesrur bir merakla dinliyorlardı. Nihayet uzaktan yaklaştığı görülen tramvay geldi. Ağzı ağzına dolu idi. Yalılarda oturanlar öğle yemeğine dönüyorlardı. Yer yoktu. Arkadaki arabaya atladı. Kondüktörün mevkiinde ayakta durdu. Herkes birbiriyle konuşuyordu. Türkçe bir kelime geçmiyordu. Dikkat etti. Tramvayın içine baktı. Kadın erkek hepsi şapkalı idi. İğne atılsa yere düşmeyecek olan bu koca müteharrik ve umumi maskenin içinde kendisiyle beraber ancak üç fesli vardı. Diğer iki fesli de tramvayı idare eden adamla biletçi idi.
Tramvay yürürken bu vicdan ezici mağlubiyet ve perişanlık manzarasını görmemek için artık dışarısını seyrediyordu. Yalısına yaklaşmıştı. Neden sonra tekrar dikkat etti. İşte aksi gibi bir fesli geçmiyordu. Hep şapkalı, şapkalı, şapkalı… Kendi kendini teselli etmek, bütün bütün yeise ve ümitsizliğe bırakmamak istedi:
“Garip tesadüf?” dedi. “Bu kadar yolda bir feslinin geçmemesi pek garip…”
Küçük, zarif yalısı ölmüş gibi sessizdi. Bütün panjurlar kapalıydı. Bahçeden geçti. Taş merdiveni çıktı, çana bastı. Hizmetçi kız geldi. Kapıyı açtı. Asabi bir istical ile sordu:
“Madam nerede?”
“Sabahleyin araba getirtti. Dışarı çıktı.”
“Primo?”
“O da madamla beraber gitti…”
“Madam bir şey söylemedi mi?”
“Hayır…”
İçeri girdi. İki yol sandığı hazırlanmıştı. Demek Grazya yolculuğu düşünüyordu. Burasını ilk defa görüyormuş gibi duvarlara, perdelere, möblelere, eşyalara bakıyor, hayret ediyordu. Bütün bu muhitte Türk hayatına, Türk ruhuna ait bir gölge, bir çizgi bile yoktu. Birden Bursa’daki çocukluğunun geçtiği baba evini hatırladı; sofada rahat ve beyaz örtülü divanlar vardı. Odalar gayet temiz ve halı dolu idi. Kubbe tarzında yapılmış nakışlı tavanda, asılı yaldızlı kafesinin içinde bir kanarya daima öter; merdiven başındaki ceviz ağacından eski ve guguklu saat, alaturka saat başlarını haykırarak onun gürültüsünü keserdi. Babasının odası gözünün önüne geliyordu. Buraya selamlık da derlerdi. Alçak sedirleri ve kalın halılarla döşeli olan bu geniş oda ağır vişne rengindeki perdeleriyle biraz karanlıkça idi. Duvarlarda eğri ve altın kakmalı kılıçlar, kamalar, piştovlar asılı idi. Hatta bir gün babası bu kılıçlardan birini indirmiş, kınından çıkararak ona birtakım siyah lekeler göstermiş:
“Bunlar ne? Biliyor musun?” diye sormuştu.
O ne olduğunu anlamayarak:
“Çok kirlenmiş, temizletelim.” cevabını vermişti.
Hâlâ duyuyor gibi oluyordu; o vakit babası gülümsemiş ve büyük eliyle minimini sırtını okşayarak:
“Hayır oğlum.” demişti. “Bunlar kir değil! Bunlar düşman kanı… Bu kılıç bize dedelerimizden kaldı. Babam da, ben de onunla harbe gittik. Bu kılıç yedi muharebe gördü. Üzerindeki düşman kanı en büyük kıymetidir, temizlenmez…”
Sonra bir gün yalnızken hizmetçiye diğer kamaları ve irili ufaklı kılıçları indirtmiş, kınlarından çıkararak bakmıştı. Hepsi, hepsi kanlıydı ve bu kanlar düşman kanıydı… Yine bu odadaki baş sedirin üstünde etrafı ipekten ve sırmalı çevrelerle süslenmiş büyük bir levha vardı, iki sütun üzerine, kırmızı ve ince çiçekler içine yazılmış olan bu satırları daima okur, hatta ezberlerdi. Bu sert ve temiz, sanki altın ve çelikten yapılmış bir kaside idi. Mertlik nasihatleri veriyor, mert bir Türk ruhundan saçılıyor, iffet, namus, metanet, istiğna tavsiye ediyordu. Bazı mısraları işte aklına geliyordu:
Son mısra bir nakarat gibi tekerrür ederdi. Babası ne kadar genç dururdu! Gelen misafirler, ağalar da ona benzerlerdi. Bu levha güya kalplerinin, ahlaklarının tercümesiydi… Harem tarafı da hayalinde dalgalanıyor, başı yeşil örtülü annesiyle, daima yere bakan, omzunda hale gibi pembe bir atkı taşıyan mukaddes hemşiresini görüyordu. Şimdi bu muazzez vücutlardan, kendi aslından, esaslarından ne kadar uzaktı! Tahsilde iken babası ve annesi ölmüştü. Amcasının yanına giden hemşiresi, orada yerlilerden birine varmıştı. Kendisi on senedir ne Bursa’ya gitmiş ne akrabalarını görmüş; hatta mallarını bile İstanbul’dan gönderdiği bir vekil vasıtasıyla sattırmıştı.
Hayalinden uyanıyor, etrafına bakıyordu. Duvarlarda esatire ait resimler, eski Roma ve Yunan manzaraları vardır. Askıda Primo’nun mektebe giderken giydiği geniş hasır şapkası, ortadaki yuvarlak masanın üzerinde
“Ah ne kadar zavallı imişim!” diyordu.
Bu vicdan azapları içinde geçen yarım saat ona bir gün gibi göründü. Kapının zili çalınınca bütün vücudu titredi. İşte Grazya geliyordu.
Parmaklarının uçları üşüdü. Boynu hareket içinde kaldı. Başı kaşındı. Dayanılmaz bir ıstırap duydu. “Keşke fikrimi mektupla yazsaydım!” diye düşündü. Fakat işte artık vakit yoktu. Grazya dışarıda şapkasını çıkarıyor ve hizmetçi kıza kendisini soruyordu. Şimdi kapıyı açacak, içeri girecekti… O ne yapacaktı? Ne söyleyecekti? Nasıl konuşacak, sabahleyin verdiği kararı ona nasıl anlatacaktı? Bu tereddüt ezası çok sürmedi. Grazya kapıdan girdi. Solgun bir tebessümle:
“Bonjur dostum, niçin burada oturuyorsun?” dedi.
Yüzü sararmış ve güzel burnu biraz daha büyümüş ve uzamış gibiydi. Arkasında ince kahverengi bir manto vardı. Sol elinin eldivenini çıkarmaya çalışıyordu.
Kenan şuursuz bir cevap verdi:
“Hiç…”
“Dün gece niye gelmedin?”
“İşim vardı.”
“Nerede idin?”
“Otelde!”
“Oh, ne kadar merak ettim.”
Ve yanına oturarak merakının ıstıraplarını nakletti. Bir kolunu aşk ve zevk dakikalarında olduğu gibi Kenan’ın omzuna atmıştı. Cümlelerin nihayetlerinde bu koluyla onun başına dokunuyor, hafif bir sallantı yapıyor, sanki muhatabını böyle teshir ve tenvim ediyor, varlığını benimsiyordu. Kenan on senedir içine yuvarlandığı esirlik uçurumunun hâlâ dibinde bulunduğunu ve buradan kurtulmanın pek güç olduğunu görüyordu. Seviyorum zannettiği bu siyah gözlü latif kadın, hakikatte, asliyle, esaslarıyla, kavmiyetiyle kendisine ne kadar yabancı ne kadar uzaktı! Ve hatta bir düşmandı… İlan olunan harpten bahsediyordu. Kenan dinliyor ve sükûnetini bozmuyordu. Grazya, bu sabah tercüman ile konuşmuştu. Hiç kimsenin bilmediği, gazetelerin yazmadığı havadisleri öğrenmişti. Ecnebi siyasi memurlar her şeyi biliyorlardı. Yalnız Türklerin bir şeyden haberleri yoktu. Tercüman sır olarak söylemişti; bu sene içinde Şark meselesinin en mühim noktaları hallolacaktı. İngiltere, Almanya, Fransa, hasılı bütün Avrupalılar birbirleriyle tamamen anlaşmışlardı. Fas, Fransa’nın oluyor; Almanya’ya Afrika’dan başka bir müstemleke verilmekle beraber Anadolu’da serbest bırakılıyor; İngiltere, İtalya’ya Trablus’un acele zaptını tavsiye ediyordu. Trablus, İtalya’nın olurken Acemistan da Rusya ve İngiltere tarafından taksim edilecekti. Birkaç ay sonra Rumeli’nin her tarafında bombalar patlamaya başlayacak; Girit Yunanistan’a bağışlanacak, Arnavutluk’a, Makedonya’ya, Suriye’ye, Arabistan’a muhtariyet verilecek; Sultanlık Avrupalıların himayesine alınarak Türkiye’de “beynelmilel bir idare” tesis olunacaktı… Avrupa’nın programı bu idi!