Ömer Seyfettin – Kaşağı (страница 6)
Yavaş yavaş, düşüne düşüne yazıyordu. Belkıs uzaktan bakıyor, fakat okuyamıyordu. Gram miktarını filan gösteren rakama benzer bir şey gözüne ilişmedi. Uzun uzun satırlardı.
“Yoksa, Şerif Bey, bu bir kocakarı ilacı mı?”
“Hayır, bilakis bir genç kadın ilacı…”
Doktor yazdığı kâğıda imzasını da attıktan sonra hastasına uzattı:
….
“Nasıl?”
Belkıs güldü. Doktorun ta gözlerinin içine baktı.
“Siz doktor değilsiniz!”
“Ya neyim?”
Genç kadın az daha, “Duygulu bir koca, hisli bir erkek!..” diyecekti. Reçeteyi kırmızı, küçük dudaklarına götürdü. Hafifçe yutkundu.
“Doktordan fazla bir şey!”
“Ne?”
“Lokman! Azizim Lokman! Siz bir küçük Lokman’sınız! Sizi bütün kendim gibi hasta arkadaşlarıma tavsiye edeceğim!” dedi.
….
KESİK BIYIK
“Darwin” denilen herifin sözüne inanmalı. Evet, insanlar mutlaka maymundan türemişler! Çünkü işte, neyi görsek hemen taklit ediyoruz; oturmayı, kalkmayı, içmeyi, yürümeyi, durmayı, hasılı, hasılı her şeyi…
Nice adamlar vardır ki hiç ihtiyaçları yokken “monokl” dediğimiz tek gözlükleri takarlar. Çünkü terzide baktıkları moda albümlerindeki resimler tek gözlüklüdür.
Neyse… Lafı uzatmayalım. Ben de taklitçinin biriyim, her modayı yaparım. Altı yedi sene evvel, gördüm ki herkes bıyıklarını Amerikanvari kesiyor. Benim de hemen kestirdiğimi tabii tahmin edersiniz. Ah, evet ben de kestirdim. Ben de pala bıyıklarımı sırf taklitçilik gayretiyle kestirdim; hakikaten “Darwin”in istediği gibi ecdadıma benzedim.
Fakat ilk zamanlar, o kadar utandım ki size tarif edemem. Bir arkadaşa rast gelmeyeyim diye arka sokaklardan eve geldim. Kapıyı açan evlatlık beni bu hâlde görünce dehşetli bir nara attı. Kurt görmüş bir kısrak heyecanıyla haykıra haykıra kaçtı. Ben kapıyı iterek yukarı çıktım. Hınzır kız, kim bilir anneme neler söylemiş.
Odama annem geldi. Ben, dişlerim ağrıyormuş gibi ağzımı tutuyor, bıyıklarımı göstermiyordum.
“Ah hain alçak! Artık benim evladım değilsin!” dedi.
Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Zavallı kansız elleri titriyor, yüreğinin şiddetle çarpmasından derin derin geğirmeler göğsünü, başını sarsıyordu.
“Niçin anneciğim?” dedim.
“Niçin mi?” diye inledi, “Hani bıyıkların?”
“Bıyıklarımı kesmekle niçin alçak, niçin hain olayım?”
Annem daha beter ağlamaya, daha beter geğirmeye başladı.
“Beni anlamaz mı sanıyorsun?” dedi, “Bıyıklarını farmasonlar keserlermiş. Demek sen de farmasonmuşsun! Verdiğim süt sana haram olsun. Ah, demek sen de farmasonmuşsun da bizim haberimiz yokmuş…”
Ben her ne kadar bu rezaleti sırf taklitçilik yüzünden, hem âdeta haberim olmadan yaptığımı anlatmaya kalktımsa da hiç para etmedi. Annem daha beter ağladı. Laflarıma inanmıyordu. Dizlerini döverek: “Seni doğuracağıma keşke cehennem taşları doğuraydım!” diye çırpınıyordu.
Tam bu esnada babam da gelmez mi!.. Evlatlık kız bıyıklarımın hâlini ona da yetiştirmiş. Aralık kalan kapıdan onu kalın bastonuyla beraber yukarı çıkmış görünce titredim. Korkmadım desem yalan söylemiş olurum. Mahvolduğumu anladım. Babam hızla içeri girdi. Ben hâlâ ellerimle bıyıklarımı kapalı tutuyordum. Bastonunu havada savurarak:
“Aç bakayım ellerini…” diye haykırdı. Artık iş çatallaşmıştı. Hemen bir yalan uydurdum:
“Babacığım, bugün sigaramı yakarken kazara bıyığımın bir tarafını tutuşturdum… Onun için kestirdim.”
Ama bizim ihtiyarda hacı gözü yoktu.
“Sen bana dolma yutturamazsın.” dedi, “Sokakları dolduran züppelerin hepsinin bıyıkları kibritle mi yandı?”
Sustum. Cevap vermedim.
Babam açtı ağzını, yumdu gözünü… Öyle şeyler söyledi ki ben burada mümkün değil tekrarlayamam. Fesinin püskülünü önüne getirmek, bıyıklarını kesmek hep bir şeye delalet edermiş… Öyle pis bir şeye ki…
Babamın hiddeti karşısında ne yapacağımı şaşırıyor, “Bıyıklarımı keseceğime keşke kafamı kesseydim!” diye içimi çekiyordum. Babam son sözünü söyledi. Beni reddetti. Evden kovdu.
“Hemen çık!” dedi, “Bir daha sakın buraya geleyim deme… Çünkü artık bıyıkların çıksa bile namusun yerine gelmez…”
Ne yapayım? Çarnaçar çıktım. Gidecek yerim yoktu. Aklıma Topkapı’da bir arkadaşım geldi. “Bari gidip ona misafir olayım.” dedim.
Tramvay yoluna doğru yürüdüm. Köşe başında bizim sporcu arkadaşları gördüm. Bana gözleri ilişince:
“Bonjur, bonjur!” diye bağrıştılar, “İşte şimdi adama benzedin… Neydi o pala bıyıklar! Mezardan kalkmış bir yeniçeri ağası gibi…”
Ne cevap ne selam verdim. Yürüdüm. Annemin, babamın ayrı ayrı manalar verdiği felaketimi bu beyler çok muvafık, çok hoş buluyorlardı.
Topkapı tramvayına bindim. İçerisi tenhaydı. Kabahatli gibi bir tarafa iliştim. Geldi, yanıma abani sarıklı, kır sakallı bir hoca efendi oturdu.
Biletimi aldım.
Ara sıra dışarı bakıyordum. Gözüm hoca efendiye kaçtı. Dikkat ettim. Dik dik bana bakıyor… Yüreğim hop etti. “Sakın bu da bıyıklarım için küfrüme hükmetmesin…” diyordum. Gittikçe yüreğimin çarpması ziyadeleşti. Kalkmak, dışarı kaçmak istedim. Hazırlanıyor, kımıldanıyordum. Hoca efendi gülümsedi.
“Eksik olmayınız oğlum. Var olunuz!” dedi.
Heyecanıma şimdi hayret de karışmıştı.
“Niçin efendim?” diye sordum.
“Sizin gibi şık gençleri sünnetli görmek bizim için en büyük bir iftihardır!” dedi… Anlamadım. Hassaten bir yere bakmak istemiyormuşum gibi yavaşça gözlerimi önüme indirdim. Hayır… Evet hayır…
Tekrar sordum:
“Fakat sünnetli olduğumu nereden anladınız efendim?”
Hoca güldü:
“İşte bıyıklarınızı kestirmişsiniz ya oğlum.” dedi, “Bu sünnet-i şerif değil midir?..”
ASHAB-I KEHFİMİZ
Bir Ermeni Gencinin Hatıraları
1
YENİ BİR DERNEK
Şimdi gezmeden geldim. İçimde tatlı bir sevinç var. Pencereme oturdum. Komşumuz Rupenyanların yeşil, iri papağanı kafesinin asılı durduğu balkondan bana bakarak:
“Hosegur, hosegur…” diye bağırıyor. Bahçenin gölgeli tarhlarında bir kedi oynuyor. Ağaçlar kuş dolu… Sanki sesleri güneşin yakıcı aydınlıklarını ürpertiyor. İçimde bir faaliyet arzusu kaynaşıyor. Kitap okuyamıyorum. Okumak; abus, güneşsiz kış günlerinin mecburi eğlencesidir.
“Dünyada en birinci zevk ruzname tutmaktır.” derdi. Ben bunu boş, manasız, pek münasebetsiz bulurdum. Kendi kendime “Ruzname tutmak, tahrirî bir gevezeliktir.” derdim. Daha pek gençken özendiğim şey “ciddi olmak”tı. Dersimi okurken, arkadaşlarımla konuşurken, yolda giderken böbreklerim sancıyormuş gibi yüzümü ekşitir, kaşlarımı çatardım. Bu âdetim yüzümde gayet derin, vakitsiz çizgiler bıraktı. “Söz gümüşse sükût altındır.” diyen ben, yazmak hususunda da perhiz ediyordum. Mektuplarım gayet kısa, gayet manalıydı. Ömrümde fazla bir şey söylemediğim gibi fazla şey de yazmadım. Bugün, ama bilemiyorum neden, hep yazmak, hatıralarımı kâğıtlara geçirmek istiyorum.