реклама
Бургер менюБургер меню

Ömer Seyfettin – Bir Çocuk Aleko (страница 5)

18

“Daha yirmisinde yoksun. Demek on dokuz, yirmi beş, otuz sene… Ölünceye kadar böyle yapyalnız?”

“Evet.”

“Bütün bir hayat!”

“Yalnız bir şartla bu rahat yalnızlık cennetine veda edebilirim.”

“O şart ne?”

“Bir aşk!”

Ahter güldü. Genç kadının şen gözlerine mahzun mahzun baktı:

“Heyhat!” dedi, “Öyle müphem bir şey ki…”

“Niçin?”

“Daha aşkın ne olduğunu dünyada kimse öğrenememiş.”

“Kim diyor?”

“Ben diyorum, Yumuk’um. Senin düşündüğün aşk, bir zümrüdüankadır, ismi var, cismi yok…”

“Evet, bir zümrüdüanka… Yalnız masal! Şairlerin vehmi! Kim ona inanırsa bedbaht olur.”

Fakat Yumuk’un aşka büyük bir itikadı vardı. Koltuğunun altına bir yastık çekti. Karyolanın yanındaki küçük dolabın üstünden bağa bir kutu aldı. İçinden bir sigara çıkardı. Ahter’e verdi:

“Al bakayım şunu.” dedi, “Sana bugün aşkın ne olduğunu öğreteceğim.”

“Öğret bakayım.”

Kendi de bir sigara aldı. Yaktılar. İnce, mavi dumanların şeffaf bulutçukları içinde konuşmaya başladılar. Yumuk ne olduğu bilinmeyen, lâkin var olduğuna kimsenin şüphesi olmayan ruha dair ıstılahsız bir tasavvuf konferansına girişti. O söyledikçe Ahter gülümsüyor, “Bunlar hep laf! Hep kelime, hep kelime!..” diyordu. Yumuk’a göre maddi hayat ne olursa olsun “adilik”ten başka bir şey değildi. Asıl hayatın manası ruhtaydı. Ruhu olan yaşıyor demekti. Uzvi hayatın nebattan farkı yoktu. Ruhun varlığı da mutlaka aşkla kaimdi. Uzviyetimiz havasız nasıl yaşayamazsa aşksız ruhun yaşamasına da öyle imkân yoktu. Fakat insanlar aşkın mahiyetini kaybetmişlerdi. Hürmet ettikleri, acıdıkları yahut alıştıkları vücutları “seviyorum” zannediyorlardı. İşte bu yanlış zan aşkın kıymetini düşürüyordu.

Ahter sordu, “Aşkın doğrusu nasıldır?”

Yumuk, “Ah anlatabilecek miyim?” diye içini çekti, “Aşk, aşk, hakiki aşk… Bu tamamıyla ruhtan gelir. Ruhta yaşar. Uzviyetle, hayatla filanla hiç alakası yoktur. Öyle bir şey ki yıldırım gibi… Birdenbire!..”

“Vay, vay, vay…”

“Evet, birdenbire… Eğer ruhu varsa insan sever. Birdenbire… Sanki deli olur. Hayat, ufuk, gece, gündüz artık hep yüzüncü planda kalır.”

“Âşık Garip devrinde gibi?”

“Hemen hemen…”

Ahter çok yaşamış, çok görmüş, çok duymuş bir kadın tavrıyla sigarasını tablacıkta söndürdü. Tekrar dolabın aynasına akseden sonbaharın semasına bakarak hakiki aşkın ancak “hürmet, temayül, takdir” gibi hislerin tekâsüfünden başka bir şey olmadığını söyledi. Uzun uzadıya yaşanmış bir temayül, derin bir hürmet, samimi bir takdir olmadan aşk doğamazdı.

“Hele o ‘birdenbire…’ nazariyesi, çok saçma!” dedi.

“Niçin?”

“Anlamadan, bilmeden, duymadan, hissetmeden nasıl sevilir?”

“Birdenbire işte! İlk görüşte, yıldırım gibi.”

“Saçma, saçma… Birdenbire sevilemez ama…”

“Ne olur?”

“Yıllarca devam etmiş hakiki bir aşk ölebilir.”

“Nasıl?”

“Tıpkı yılların, mevsimlerin gıdasıyla yetişmiş bir fidana birdenbire indirilmiş bir balta darbesi gibi. Evet, birdenbire sevilemez fakat birdenbire insan soğur. Sevdiğine düşman olur. Ondan nefret eder.”

“Bir balta darbesi! Mesela, ne gibi?”

Ahter bir misal arıyormuş gibi siyah gözlerini süzdü. Parlak alnının ince, görünmez buruşuklukları gölgelendi. Yumuk, aşk münakaşalarında garip bir heyecana tutulurdu. Daha ziyade doğruldu. Arkasındaki yastıkları düzeltti.

Ahter: “Birdenbire aşkın ölümü!” dedi, “Evet, aşk yavaş yavaş doğar fakat birdenbire ölür. Aşkın hastalığı yoktur. Benim bir tanıdığım var. Yirmi beş senedir birini seviyordu. Hem de nasıl? Uzaktan uzağa, son derece samimi, son derece namuskârane…”

“Sonra?”

“Birdenbire bu âdeta manevi denecek aşktan soğudu.”

“Nasıl?”

“Anlatayım mı?”

Yumuk güzel arkadaşına sarıldı:

“Anlat kuzum Ahterciğim!” dedi. Genç kadın gülümseyerek bir masal ahengiyle başladı.

“Bir varmış, bir yokmuş…”

“Ah!”

“Evet, evvel zaman içinde… Ama o kadar eski zamanlarda değil. Şöyle yirmi yirmi beş sene evvel, tenha bir köşkün genç bir kızı varmış ve komşularından bir delikanlı… O vakitler şimdiki gibi değil, kaç göç gayet sıkı! Daha çocukken beraber oynarlarmış. Genç kız bu delikanlıyı uzaktan uzağa sevmiş. Derdini kimseye söylememiş. Zaten o vakit böyle dertlere doğrudan doğruya, ‘Namussuzluk!’ derlermiş. Zavallı kızın kısmeti çıkmış. Kendine sormadan, danışmadan hemen vermişler. Delikanlı da başka bir kızla evlenmiş. Gel zaman git zaman, köşkün genç kızı dul kalmış. Aradan seneler geçmiş. On beş yirmi sene kadar… Dünya değişmiş. İki taraf da eski zenginliğini kaybetmiş. Nihayet dul kadın yirmi senedir gizliden gizliye sevdiği beyin köşküne geçmiş. Selamlık tarafını kira ile tutmuş. Karısının son derece samimi ahbabı olduğu için daha doğrusu yaşları epeyce gecikmiş olduğu için bu beyle görüşmeye, konuşmaya da başlamışlar. Fakat aşk durur mu? Çocukluk hatıratından falan derken… İş aşka kadar varmış. Meğerse o bey de yirmi sene evvel alamadığı komşu köşkün kızını seviyormuş. Samimiyet son dereceyi bulmuş. Aradaki kapıyı da açmışlar. Bir aile gibi yaşamaya başlamışlar. Fakat bir gün bu kadın, ara kapının arkasından birtakım fısıltılar işitmiş. Kulağını yaklaştırmış; sevdiği, yalnızken kendine söylediği sözleri tekrarlıyor:

‘Ah sevgilim! Seni nasıl seviyorum! Seni görünce yüreğim ağzıma geliyor. Ah sen, benim ruhumsun.’ Falan filan…

Merak ediyor. Kapıyı itiveriyor. Bir de ne görsün? Yirmi senedir insan diye sevdiği; evdeki şişman, arsız, hayâsız hizmetçi kızın dizlerine kapanmış, pis eteklerinden öpmüyor mu? Yıldırımla vurulmuşa dönmüş.”

“Sonra cicim?”

“Sonra, hemen ara kapıyı mıhlatmış. Hepsiyle, o beyin karısıyla, ailesiyle selamı sabahı kesmiş. Birdenbire o kadar nefret, o kadar nefret etmiş ki…”

Yumuk, gözlerini Ahter’in gözlerine dikti. Ahter bu parıl parıl parlayan yuvarlak, mavi elmasların ateşinden kurtulmak için başını çevirdi.

“Görüyorsun ya Yumuk’um, hürmet, takdir hisleri kırılınca ideal bir aşk bile bir anda göçüyor.”

Yumuk, “Bu kadın sensin!” dedi.

“Ben mi?”

“Evet.”

“Haydi deli!”

“Hizmetçinin pis eteklerini öpen âşık da Nebil Bey!”

“Haydi deli!”

Yumuk’un neşeli çehresi birdenbire bozuldu. Daha ziyade yuvarlaklaştı. İnce kavis kaşları çatıldı. Ahter’e döndü. Tül perdeli açık pencereye yaklaştı. Yaprakları dökülmüş ağaçların iskelet dallarına, tenha bostanlara, dalgalarının figanı işitilen asabi denize bakmaya başladı. Zavallı Yumuk sinirlenmişti. Üşüyordu, titriyordu. Mor ipek kaplı yorganına iyice sarıldı. Penceredeki donuk sonbahar seması içinde -mesnedinden düşüp yıkık bir cidara dayanmış meyus bir heykelin gölgesi gibi duran- Ahter’i görmemek için gözlerini kapadı. Tekrar, öyle “temayül, hürmet, takdir” gibi umumi hislerden doğup birdenbire ölebilen fâni bir aşkı değil; birdenbire doğan, birdenbire yakan, birdenbire bütün hayata hükmeden ilahi bir aşkı düşünmek istedi. Fakat… Muvaffak olamadı.

HÜRRİYETE LAYIK BİR KAHRAMAN

Sevgili Efruz!

Hayatından şu birkaç levhayı yazarken ihtimal biraz mübalağacı göründüm. Ne yapayım? Bu benim mizacım… Bunun için kızma. Beni affet! Hem emin ol ki maksadım seni ne tahkir ne de maskara etmek… Hakikati görüldüğü gibi edebiyat yapmadan yazmak isledim. Muvaffak oldum mu? Bilmiyorum. Fakat okuyunca samimiyetimin derecesini herkesle beraber sen de anlayacaksın. Herkes seni -bizzat kendi kadar- tanır. Efruzcuğum, bugün hiç kimse sana yabancı değildir; çünkü sen “hepimiz” değilsen hile ‘‘hepimizden bir parça”sın…

Ahmet Bey kaleme girince arkadaşlarına şöyle bir baktı. Güldü. Boyun kırdı. Başını salladı.

“Nasıl gördünüz mü?” dedi. Yirmi dört saat evvel Allah’tan ziyade Abdülhamit’ten korkan kâtiplerin henüz benizlerine kan gelememişti. Hepsi, yeni geçmiş bir fırtınanın kapalı yerlere savurduğu sonbahar yaprakları gibi solgundu. İçlerinde korkunç bir “şüphe” çarpıyor, soramadıkları bir “Acaba?” Sökülmez bir hıçkırık ızdırabıyla boğazlarına tıkanıyor, dalgın dalgın birbirlerine bakıyorlardı. Ahmet Bey koltuğuna oturdu. Parlak beyaz kolluklarını yenlerinden fırlatan hususi bir hareketten sonra fesini çıkardı. Masasının üstüne koydu. Bir çelik yay gibi kuruldu, kabardı:

“Yoksa hâlâ haberiniz yok mu?” diye tekrar güldü. Bütün bir kalem ondan bir “Babıali kuşkusu”yla korkardı. Bir sene evvel iki bin beş yüz kuruş maaşla “bâ-irade-i seniyye” gelen bu beyi amirleri hafiye, madunları “Jön Türk” sanırlardı. Kendisinin Galatasaray’dan, Mülkiye’den bazen de aşiret mektebinden birinci çıktığını, mabeynin emri üzerine diplomasıyla altın maarif madalyasının verilmediğini söylerdi. Amirlerinin itikadınca bu “altın madalyayla diploma” mabeyinde, başkâtip paşa hazretlerinin çekmecesindeydi. Eğer bu diploma Ahmet Bey’in elinde olsaydı hemen Avrupa’ya kaçacak, yedi düvelden hangisini isterse birisinin hizmetine girecek, maazallah… Efendimizi rahatsız edecekti! Fakat hariciye dairesinin koridorlarında ödlekliklerine rağmen yine dedikodu yapmaktan çekinmeyen züppeler Ahmet Bey’in Galatasaray’dan kovulduğunu anlatırlar, her tarafa yayarlar, arkasından alay ederlerdi. Pek gençti. Pek yakışıklıydı. Pek kibardı. Pek zengindi. Pek âlimdi. Pek edipti. Kimin nesi olduğunu kimse bilmiyordu. Ama herkes onun görünen şekline inanıyor, ihtiramda kusur etmiyordu. Son numara bir moda gazetesinden hayata fırlamış canlı bir resim kadar şıktı. Sağ gözüne taktığı soğan rengi tek gözlüğünü düzelterek, “Hepiniz korkuyorsunuz be!” dedi, “Yoksa haberiniz yok mu?”