реклама
Бургер менюБургер меню

Ömer Seyfettin – Bir Çocuk Aleko (страница 2)

18

“Nereye gidiyorsun Aleko?”

“Hiç, buradayım…” dedi.

“Öyleyse gel, seninle konuşalım.”

Papazın arkasından yürüdü. Külahının altındaki örgülü beyaz saçlarını tutup koparmak, kafasına, suratına kamçı gibi indirmek ihtiyacını duydu. Dişlerini sıktı. Başını salladı. Papaz, odasına yürüdü. Kapıyı itti:

“Gir!” dedi.

Bahçeye bakan bir pencere vardı. Kahverengi kalın perdesi yarı açıktı. Papaz minderin üstüne, Meryem Ana kandili yanan köşeye oturdu. Ali kapının yanında ayakta duruyordu.

“Otur bakalım.” dedi, “Kapıyı it.”

Ali minderin ucuna ilişti. Papazın gözünün içine bakıyordu.

Sordu:

“Senin anan baban yok, değil mi?”

“Yok.”

“Hayır… Senin anan baban var, kimsesiz değilsin.”

Ali’nin yüreği oynadı. Acaba Türk olduğum duyuldu mu? şüphesiyle titredi. Bozuntu vermemeye çalıştı.

“Hayır, papaz efendi.” dedi, “Benim sizden başka kimsem yok!..”

“Var.”

“Var ama sen bilmiyorsun. Senin anan baban milletindir.”

Ali içinden Oh! dedi. Papazın uzun bir nutkunu cevap vermeden dinledi. Diyordu ki:

“Adam, anası babası için her türlü fedakârlığı etmeli. Hatta canını bile vermeli. Öksüzlerin anası babası milletleridir. Her öksüz, milleti için en büyük hizmetlere hazır olmalı. Öksüze bakan, büyüten millettir. Millet, evladından yardım ister.”

Bu günden sonra ihtiyar papaz her vakit Ali’yi odasına alıyor, ona bazı yerlerini anlamadığı bir lisanla eski Rumların dünyada neler yaptığını, bir Rum kızının yüzerek gidip düşman gemilerini deldiğini, bir Rum kahramanının üç yüz kişi ile bir milyonluk orduları bozduğunu hikâye ediyordu. Ali, elifbadan başka bir şey okumamıştı. Ama bu korkak Rumlar bu kadar yaparsa Türklerin evvel zamanda İstanbul’u, Çanakkale’yi almak için neler yapmış olacaklarını düşünebiliyordu.

Kış geldi geçti. Yine bir sabah Ali kiliseyi süpürmüş, elinde süpürge, yattığı odaya dönüyordu. Papazın açık penceresinden eliyle kendini çağırdığını gördü. Koştu. Süpürgeyi kapıda bıraktı. Kapıdan girdi. Papaz saçlarını tarıyordu. Arkasında siyah bir gömlek vardı. Tarağı yatağın yanındaki masaya bıraktı. Eliyle saçlarını arkaya itti. Mindere ilişti. Kırpmadan bakan mavi derin gözlerini Ali’ye dikti:

“Sana bir şey söyleyeceğim.” dedi, “Otur karşıma.”

“Buyurun.”

“Sen çok güzel Türkçe biliyorsun.”

“Biliyorum.”

“ ‘Ben Türk’üm.’ desen askerler şüphelenmezler, inanırlar.”

“Evet.”

“Sana bir mektup vereceğim. Bunu poturunun içine dikeceksin. Çanakkale’ye gideceksin. Askerlerin arasında bir yol bulacaksın. İngiliz kumandanına bu mektubu götüreceksin.”

“Peki.”

Papazın yüzü güldü. Mavi, derin gözleri parladı. Hâlâ Çanakkale Türklerden alınamadığı için bütün köy halkıyla beraber matemdeydi. Her gün sinirli sinirli düşünüyor, şoseden gelen geçen askerlerin yüzlerinden manalar çıkarmaya çalışıyordu. Ali sokakta, evlerde, kilisedeki ibadetlerde bu umumi yeisi görüyor, için için seviniyordu. Papaz gülümseyince o da gülümsedi. Yine uzun bir nutuk dinledi. Zayıf uzun parmaklı, uzun tırnaklı sarı elleriyle beyaz sakalını okşayarak coşan bu ihtiyar, onda sarsıcı bir heyecan uyandırıyordu. Sekiz aydır kilisenin alaca karanlığı içinde elemli gözyaşları gibi parlayan kandillerin titrettiği gölgeler arasında, insana canlı gibi bakan resimlerin karşısında ruhu da değişmişti. “Büyük Yunan, büyük Rumluk” emelini dinledikçe kalbi şişiyor, acı bir azap boğazına tıkanıyordu. İşittiği, duyduğu, anladığı her şey onda aksi bir tesir bırakıyordu. On dört yaşındaki cahil bir çocuk hayaliyle gözünün önüne köyünün camisini getiriyor, daima ahiretten, sırat köprüsünden, cennetten, cehennemden bahseden ihtiyar imamı mihrabın yanındaki yeşil boyalı kürsüye çıkartıyor… “Büyük Türklük” için, Türk düşmanlarının perişan edilmesi için, tıpkı ihtiyar papaz gibi söyletiyor, ihtiyar papazın sözlerini Türkçe olarak ona tekrarlatıyordu. Ertesi gün poturunun ağına mektubu diktiler. Türk sanılsın diye başına bir fes aldılar. Torbası dört günlük ekmekle, peynirle, haşlanmış yumurtayla dolduruldu. Veda ederken papaz, alnından öptü. Eline bir kâğıt uzattı.

“Bu, Atina İngiliz sefirinden evvelce alınmış bir itimatnamedir.” dedi, “Bunu İngilizlere gösterdin mi bizim tarafımızdan geldiğini hemen anlarlar. Şayet üzerinde yakalanırsa ‘Yerde buldum.’ dersin. Bizden aldığını inkâr edersin.”

“Peki…”

“Karşına İngiliz askerleri çıkınca ‘Kıbrıs!’ diye bağır. Bu sene parola budur. Unutma ha: ‘Kıbrıs.’ ”

“Peki.”

“Hiç korkma. Vatan, evladının hizmetini bekliyor. Milletin kalbi seninle beraber, İngiliz kumandanından bize haber getireceksin. Ne vakit bizi kurtaracaklarını öğreneceksin. Bize müjdeleyeceksin!”

“Peki.”

Papaz, Ali’nin tekrar alnından öptü. Yolda yemeği biterse alması için beş tane de mecidiye verdi. Kiliseden çıkınca Ali jandarma karakoluna gidip İngiliz kumandanına iletilecek bu kâğıdı vermeyi düşündü. Ama vazgeçti. Her şey jandarmaların gözü önünde olurken aldırmıyorlardı. Başını salladı, “Ben bunu Çanakkale’de paşaya götürürüm.” dedi.

Şosede hızlı yürümeye başladı. Hava açıktı. Tekerlek ve hayvan izleriyle örtülü yol yine tenha idi. Bir gün gitti. İki gün gitti. Üç gün gitti. Geceleri yine fundalıklarda yatıyor ama eskisi gibi korkmuyordu. Şimdi ruhu çok kuvvetliydi. Aç kalacağını, yine açıkta kalacağını hiç düşünmüyor, milletine yapacağı hizmeti aklına getiriyordu. Yollarda rast geldiği askerlerle tatlı tatlı konuşuyor, Rumlar arasında duyduğu havadislerin hep aksini işitiyordu. İngilizlerin bir adım ileri atma ihtimalleri yoktu. Süngüden hepsinin ödleri kopuyordu. “Daha bir ay tutunamazlar, boyunlarını kırarlar.” deniliyordu. Arıburnu, Cehennemdere hücumlarını, batan gemileri, tahtelbahirleri, tayyareleri, bombaları, havadan yağan çivi yağmurlarını dinledi. Dinledikçe damarlarındaki kan kaynıyor, bir an evvel paşanın oturduğu yere erişmek hırsıyla âdeta koşuyordu. Dördüncü gün top sesleri daha yakından işitiliyordu. Yolda daha kalabalık askerlere rastladı. Karşıda, siyah çalılıkların arasında birçok beyaz çadır görünüyordu. Yürüdü, yürüdü… Tepenin dibine geldi. Orada bir taşın üzerinde siyah bıyıklı, soluk kabalaklı, iri bir asker oturuyordu. Silahı yoktu.

Ona, “Paşa burada mı oturur?” diye sordu.

“Hayır.”

“Bu çadırlarda kimler var?”

“Yaralılar, burası hastane.”

“Paşa nerede oturur?”

“Ne yapacaksın?”

Ali ona geriden bir mektup getirdiğini, bu mektubun muharebeye dair olduğunu anlattı. Nefer, “Hangi paşayı istiyorsun? Ben yaralıydım, iyi oldum. Alayıma gidiyorum. Bizim fırka siperlerdedir. İstersen seni bizim paşaya götüreyim.” dedi. Ali buna razı oldu. Artık şose bitmişti. Yeni yollardan, topçu izlerinden yürüdüler. Mekkâri hayvanlarına, küçük cephane arabalarına, hasta sedyelerine tesadüf ediyorlardı. Top sesleri duyulmasa muharebe oluyor sanılmayacaktı. Denizin üstü süt gibiydi. Akşama doğru bir çam ormanının içine girdiler. Dik bir dereye indiler. Yükseklerden bir çağlayanın şırıltısı duyuluyordu. Derenin sağ tarafındaki sırtta on beş yirmi kadar çadır vardı. Burası, uzaktan beyaz çatılı, tenha bir köye benziyordu. İnce, ahşap bir köprüyü geçtiler. Nefer, küçük Ali’ye: “Sen burada beni bekle.” dedi. Gitti. İlerledi. Nöbetçilerle konuştu. Çadırın birine yürüdü. Oradan çıkanlara bir şeyler söyledi. Sonra konuştuklarıyla beraber küçük Ali’ye döndü. Elini salladı, “Gel!” diye haykırdı. Ali koşa koşa onların yanına gitti. Sırmalı, iri bir adam onu baştan aşağı süzdü. Gülümseyerek sordu:

“Hani mektup?”

“Poturumda dikili.”

“Ya! Kimden getirdin?”

“Papazdan!”

“Bizim paşaya mı?”

“Hayır, İngiliz paşasına.”

“İngiliz paşasına mı?”

Bu adam işi iyice anladıktan sonra, “Gel bunları yavere söyle.” diye onu arkasına taktı. Tek, büyük bir çadırın yanındaki gölgeliğin altında yatar gibi uzanarak kitap okuyan genç bir zabitin önüne götürdü. Ali, köyünü nasıl bulamadığından, Rumlara nasıl karıştığından, kendini nasıl Rum gibi gösterdiğinden başladı. Kilisede olup bitenleri, papazın söylediklerini nihayetine kadar anlattı. Zabit doğrulmuş, okumaktan yorulan gözleri birdenbire parlamıştı. Kendi eliyle Ali’nin poturunu söktü. Mektubu çıkardı. Rumca tercümanı çağırttı. Ali ile onu arkasına takarak paşanın çadırına götürdü. Paşa, tıknaz, sakallı bir adamdı. Küçük bir masanın önünde zayıf bir zabitle oturmuş, sigara içiyordu. Yaver selamladı. Ali’nin söylediklerini kısaca anlattı:

“Mektup da bu…” dedi. Paşa ehemmiyetle tercümana:

“Oku bakalım, ne?” diye uzattı.

Tercüman tıpkı Girit muhacirleri gibi söylüyordu. Küçük Ali de çadırdakilerle beraber mektubun ne yazdığını işitti. Papaz, sekiz aydır köyün önünden geçen taburların, topların adedini; Türklerin silahsız ahaliye yaptığı zulümleri, gebe kadınların karınlarını yarıp çocukları, genç kızları kazıklarda ve Rum erkeklerini toplayıp ateşte yaktıklarını uzun uzun söylüyor, “Daha bizi kurtarmaya gelmeyecek misiniz? Dört gözle sizi bekliyoruz. Her sabah sizin için dua ediyoruz.” diyordu. Ali’nin, okunan iftiraları duydukça “Yalan, yalan!” diye haykıracağı geliyordu. Jandarmaların, geçen askerlerin, zabitlerin Rumlara ne kadar muhabbet gösterdiklerini hatırladı. Papaz, mektubun nihayetinde kendini İngiliz generaline takdim ediyor, “Bu öksüz Rum çocuğu bizim tarafımızdan yetiştirilmiştir. Her türlü fedakârlığı, hizmeti yapmak için hazırdır. Kendisine emniyet ediniz. Türkçeyi de gayet iyi bilir. Her ne isterseniz yapar. Size Rum kahramanlığının nasıl nihayetsiz hamiyet olduğunu gösterir.” tavsiyesinde bulunuyordu. Mektup bitince paşa; köye, papaza dair Ali’ye birçok şey daha sordu. Sonra karşısında hiç ses çıkarmadan duran zabite bakarak yavere emir verdi.