Мемдух Шевкет Эсендал – Sahan Külbastısı (страница 2)
“Sen veznede değil misin? Tabii Maliye Nazırı!”
Sabri Bey, dudaklarında hafif bir tebessüm ile “Vallahi.” dedi. “Şu sözlerin latife olduğundan şüphe yok ya lakin ne yalan söyleyeyim, hoşuma gidiyor!”
Herkeste hafif bir tebbessüm vardı. Yalnız mebus olacak zat köşede kısılmış gülemiyordu. Çünkü nedense o vakte kadar nazır olmak hatırına gelmemişti. Ancak mebus olunca… Evet. Pek muhtemeldir ki insan nazır da olsun ve ya Rabbi bir nazır oluverse diye düşünüyor, âdeta rengi sararıyordu.
Çayhane halkı, Sabri Bey’e, ısrarla soruyorlardı:
“Evet, nazır olursan?”
O cevap veremiyordu.
“Vallahi, bilmem!” diyordu. “Evvela, sizlerin hiçbirinizle konuşmam! Konuşsam bile hariçte bir gören fark eder ki ben bir büyük adamım, sizler küçük. Hiçbiriniz hakkımda diyemezsiniz ki nezarete yakışmamış: böyle kahvehanelere, çayhanelere çıkmam, Serkldoryan’a7 giderim. Poker oynarım. Oralarda dolaşan büyüklerle senli benli, kırk yıllık dostmuşum gibi görüşürüm. Daha ne bileyim ben.”
Mustafa Hilmi tekrar yüzünü çevirerek:
“Bunlar hiç!” dedi. “Sen bir şey bilmiyorsun. Bak ben sana söyleyeyim, maliye nazırları istikrazlar8 aktederler.9 O istikrazlar akdolundukça nazırlara komisyonlar verilmek âdettir. Sen, kazara, Maliye Nazırı olunca elbette evvela bir istikraz akdedersin. Komisyonu cebe indirirsin.”
“Ya sonra paraları nereden ödeyeceğiz?”
“Paraları sen ödeyecek değilsin ya millet verecek, ondan sana ne, sen açıktan bir komisyon alacaksın.”
“Hilmi darılma ancak bunu ben söylesem kızardın. Malum Maliye Nazırı sizden, istikraz akdedileli de çok olmadı. ‘Herif, liraları cebe yerleştirdi.’ desene!”
“Haa. Bak orasını söyleyeyim. Sen söyleme, sen bir şey söylersen olmaz ancak ben söylerim, onun zararı yoktur. Hem bu söze hiç darılmam Neden darılayım? Bu gizli kapaklı değil ya böyle âdet olmuş.”
“Hiç de aşikâr bir şey değil ya ne ise peki, istikraz ettiğimiz ne olacak?”
“Allah Allah! Maliye memuru olacaksın yahu. İstikraz edilen para ne olur? Bütçe açığına konur. Sarf olunur. Devletin bunca maaş masrafı nereden kapanacak?”
Sabri Bey, işi daha ziyade latifeye dökerek:
“Birader benim bu nazırlık işine pek aklım ermedi.” dedi. “Hani hoşuma gitmesine gidiyor ya… Ancak ne bileyim karışık bir şey. Ben mebus olurum daha iyi.”
“Canım niçin aklın ermedi, neden karışık?” diye birkaç kişi birden soracak oldular.
“Ne bileyim? Karışık vesselam.” diye sözü kesmek istiyor gibi göründü ve biraz umumi bir sükût oldu.
Sabri Bey, biraz sokakta gelip geçenlere baktıktan sonra, bir latife olsun diye, semaverin yanında dördüncü çayını içmekte bulunan güler yüzlü, peltek dilli, yeşil sarıklı hocaya hitap edip:
“Hocam.” dedi. “Sen mebus olsan ne yapardın?”
Hoca ile çayhane halkının göz aşinalıkları eskiydi. Ancak kendisini çok iyi tanımıyorlardı. Hoca, çay bardağından dudaklarını çekerek ve gülerek:
“Geçen Meclis’te ne yaptımsa onu yapardım.” dedi.
Sabri Bey hayret ederek:
“Nasıl geçen Meclis’te?” diye sordu.
“Bayağı geçen Meclis’te. Biz de insan kıtlığında mebus tayin edilmiştik, bazı arkadaşlar bir kanun, madde madde kabul olunurken dikkatsizlik ile hem lehe hem aleyhe el kaldırırlardı. Ben, ‘Samiinden10 belki dikkat eden olur.’ diye, yalnız bir tarafa el kaldırır yahut gaflet basarsa hiç kaldırmazdım. Bu defa da intihap olunursam yine öyle yaparım.”
DEDİKLER
Vilayet Defterdarı Recai Bey, -otuz beş yaşlarında, ince uzun boylu, çiçek bozuğu sevimsiz bir adam- sabah erken evinden çıkmış. Çarşıya doğru giderken yolda Belediye Reisiyle buluştular, birlikte yürümeye başladılar. Defterdar, Reise:
“Dün neredeydiniz?” diye sordu.
Belediye Reisi -otuz beşle kırk arasında, iri yarı, ablakça yüzlü, kısa kesilmiş çember sakallı; Hukuk Mektebinde okuyup burada birkaç yıl avukatlık ettikten sonra, belediye reisi olunca avukatlığı bırakıp alışverişe başlamış, biraz da para yapmış. “Hırsızlık ediyor.” diye arkasında dağlar kadar dedikodusu olan ve “Camcının Hüsnü” diye anılıp memleketlileri arasında soysuz sayılan bir adam- Defterdar’ın sorduklarına birdenbire karşılık veremedi.
“Dün…” dedi. Biraz düşündü.
Belediye Reisi’nin ortakları vardır; fırkaya et, ot, arpa veriyorlar.
Bugünlerde ortaklar üç yüz liralık karışık bir hesap çıkarıyorlar.
Evinden çıkarken bunları düşünüyordu. Biraz kendini topladı.
“Ha!” dedi. “Mektepteydik. İnan olsun, içime doğdu: Ülen dedim. Bugün cuma, Vali Bey yeni gelen Ceza Reisi’ne Nümune Mektebini gezdirir, bizler de sürükleniriz. Evdekilere anlattık, bizi soran olursa ‘Çıktı.’ desinler. Ama Kumandan’ı görür müsün! Bir şeytanlık etmese içi rahat etmez. Ben Vali’den haber gelecek diye beklerken ‘Kumandan istiyor.’ demezler mi? İşimiz de var. İş için çağırdı sandım.
Yanına vardım, baktım Vali de orada. Anladım. Kumandan beni gördü, bıyık altından gülüyor. Bir şey değil, mektupçu çakacak. Herifin ağzında bakla ıslanmaz. Sezinledi mi hemen valiye yetiştiriyor.”
Defterdar sordu:
“Nasıl?” dedi. “Ceza reisi mektebi beğendi mi?”
“Beğenmez mi? Herif kurnaz. Dün orada tuhaf bir iş de oldu: Vali birinci sınıfa girdi, oğlanlar zırp ayağa kalktılar. Vali ‘Merhaba çocuklar!’ dedi, oğlanlar da ‘Merhaba Vali Bey babamız.’ diye sıkı bağırınca, Ceza Reisi’ne baktım, rengi uçtu, az daha Vali’nin arkasına saklanacaktı.”
Defterdar, Ceza Reisi’nin kısaca boyunu, omuzları arasına batmış kafasını, ufak kara gözlerini ve gülünce görünen ak dişlerini gözünün önüne getirip gülümsedi.
“Korkmuştur.” dedi.
“Korktu ya, Vali’nin arkasına kaçıverecekti!”
“Daha kimler vardı?”
“Kumandan vardı, Mektupçu vardı, Kadı vardı, bizim Hacı Salih’in Emin vardı, Mektupçu’nun yamağı vardı, Kâtib-i Mesul vardı… (Biraz düşündü.) İşte bunlar.”
“E, daha ne marifetler gösterdiniz?”
“Hep bildiğin şeyler. Vali dünden haber vermiş, oğlanları toplamışlar, biraz sümüklerini silmişler. Vali gene ‘musahabe’11 istedi, iki çocuk çıkardılar. Biri, o şaşı, karaman oğlan. Biri de Mal Hasan’ın öksüzü. Karşılıklı geçip ‘musahabe’ okudular. Ha, bir de yeni numara vardı. Vali oğlanlara soruyor: ‘Sizin ananız kimdir?’ Oğlanlar, ‘Vatan!’ diyorlar. ‘Müşfik babanız kimdir?’ Oğlanlar, ‘Siz Vali Beyi’miz.’ diyorlar. Oğlanlar bunu deyince Vali, Reis’e döndü: ‘Bunlar.’ dedi. ‘Bizi baba tanıyorlar.’ Reis sırıttı: ‘Aman efendim hepimiz öyle tanıyoruz.’ dedi. Ben, az daha gülecektim. Sonra tiyatrosu oynandı. İşte hep bildiğin şeyler!”
“Vali,
“Vermez olur mu? Reis yaman yağcı, herif bilir misin kitabı alınca ne dedi?”
“Ne dedi?”
“ ‘Efendim.’ dedi. ‘Mahviyet12 buyurup buna çocuklar için demişsiniz ama doğrusu bu bizler için!’ Gördün mü herif? Vali bayıldı! ‘Evet.’ dedi. ‘Biz çocuklar için yazdık ama içinde her şey vardır.’ Reis bastı yağcılığı. Bir saat ayakta benim belim koptu.”
“Vali çocukların arasına girip oturmadı mı?”
“Oğlanları bit saralı o numarayı kaldırdı.”
“Çocuklar bitli mi?”
“Bitli ya bakmıyorlar ki! Başlarına, o bunakla o yüzsüz oğlanı koymuş. On okka sabun yolladım, naftalin yolladım. Götürüp çarşıda satıyorlar. Oğlanların değiştirecek çamaşırları yok. Ama söylemeye gelmiyor ki… O yüzsüz oğlan Yaver’in tanıdığı. Bizim Vali çocuk gibi be! Kendisi de her şeyi biliyor ama Yaver’i kıramaz. Onlara her gün ‘Dedik.’ yazıp duruyor, gazetede okumuyor musun? Onlar hep Yaver’le o oğlan üstüne.”
“Benim hiç okuduğum yok.”
“Yok ama bir gün imtihana çekerse okumadığınız anlaşılırsa güceniyor. Bak, Mektupçu hepsini ezberlemiş. Çömezi de ezber biliyor. Kumandan bile birkaçını kolaylamış. Bir yol bana ‘nezafet13 dediği’ni sordu, bilemedim, iki gün surat etti. ‘Oturup kalma, işine bak.’ dediğini Kahveci Hacı’nın oğluna, kendi ezberletti.”
Defterdar’la Belediye Reisi, konuşarak belediye önüne kadar geldiler; oraya kadar da geldikten sonra havuz başında oturup birer sabah kahvesi içmek istediler. Kahvelerini daha yeni ısmarlamışlardı ki yeni Reis ile Candarma Kumandanı, Nüfus Müdürü, daha birkaç kişi de geldiler. Hep birlikte oturuldu. Biraz hoşbeşten sonra dünkü mektep sözü açıldı. Ceza Reisi korkak bir adam; bilmediği kimselerin yanında kendi düşündüklerini söylemek istemiyor. Yalnız gülüyor. Onun tatlı gülüşü de başkalarına hız veriyor. O güldü, ötekiler söylediler; en sonunda o da dayanamadı, dedi ki:
“
Reis bunları söyledi, söyler söylemez de pişman oldu.
“Aman bunlar aramızda kalsın.” diye yalvardı.
Hiç kalır mı? Ertesi günü Vali’ye yetiştirdiler. Daha ertesi günü de vilayet gazetesinde, “Gülme, kusur bulma, sen daha iyisini yap!” diye yeni bir “Dedik” çıktı!
ŞİMDİLİK DURSUN!
Birkaç sene Almanya’da tahsilde bulunduktan sonra felsefe doktoru olup memlekete dönen ve hâliyle tavrıyla kendine iyi kötü bir mevki de temin edip muallimliğe başlayan İbrahim Asım Bey, yirmi beş-yirmi altı yaşlarında bir genç, pek yakından tanıdığı bir arkadaşının Nişantaşı’ndaki evine gidip geldikçe birçok hanım kızlarla ve kız analarıyla tanıştı, ahbap oldu. Ve pek çok iltifatlar da gördü lakin bu ahbaplıklardan, iltifatlardan bir netice çıkmadı.
Ona denildiği günler oldu ki:
“Biliyor musun; falan buraya sık sık, ancak seni görmek için gelip gidiyor.”