18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Мемдух Шевкет Эсендал – Otlakçı (страница 2)

18

Hayriye dinlemedi bile. Kevser’den yastığın birini alıp odasına çıktı. Kocası uyuyordu. Yeniden kanepenin önüne diz çöktü. “Elimle başını kaldırıp yastığı koysam!” diye düşünüyordu. “Ya uyanırsa!” Onu uyandırmadan başını nasıl kaldırıp bu yastığa koyacağını bilemedi.

Kocasının şimdi alnında, boynunda artan tere bakarken sanki biraz ateşi varmış gibi gördü. “Hiç böyle yattığı yoktu.” diye düşündü. Elini onun alnına koymak istedi. Sonra uyanır diye korktu. “Neden hasta olsun, uyuyor.” Bir kere böyle bir koca bulduktan sonra onu -kim görse beğeniyor- kaybetmek… Ondan sonra gene yaşamak var mı?

Kocası kımıldandı. Hayriye’nin gözyaşları gözlerini bulandırmış iken kurudu. Başının içindeki duman silindi. Kocası da gözlerini açtı. İlkin anlamayarak karısına baktı. Hayriye kızararak, gülümseyerek:

“Uyuyordun.” dedi. “Boynun ağrıyacak. Hasta değilsin ya? İstersen, bak yastık getirdim. Gene uyu!”

Delikanlı biraz doğrulup karısının elinden tuttu, çekip kanepeye oturttu:

“Yok.” dedi. “Sen buraya otur, ben dizine başımı koyup uyuyayım.”

Hayriye kanepenin ucuna oturdu, o da başını koydu. Ancak hayatlarının o çağında idiler ki biri ötekinin dizine başını koyduktan sonra uyumak olmazdı!

KAYIŞI ÇEKEN

İki arkadaş, İkinci Daire’den Ali Rıza Efendi, Köprü’den Rasim Bey. İstanbul’da, Fener’de koltuk bir meyhanede, oturmuş içiyorlar; tatlı tatlı da konuşuyorlardı.

Ali Rıza Efendi diyor ki:

“Evlenip de karının çengeline düşmeye gör, elmasım! Sen, bana kendi başımda olanı sorsana! Yaa! Evlenecek oldum, sanki başıma gelecekleri bilirmiş gibi, kimsesiz olsun dedim. Olmadı. Kimsesiz birini bulamadık. Bu şimdiki kadını buldular, iyidir al mal dediler alırım ama dedim, düğün yapmam. Eve aşçı, işçi tutmam, kaynana, baldız, kayın istemem. Bir Köroğlu bir Ayvaz! Bak, razı olurlarsa bir nikâh bir yüz görümlüğü, güveyi girerim; başka da hiçbir şeycik tanımam! Razı oldular, güveyi girdik. Eh, iyi. İlkin deke düştüğümün1 hiç farkına varmadım. Yalnız ikinci gecede bizim karı sızlanmaya başladı. ‘Geceleri kahveye çıkma, ben evde yalnız korkuyorum!’ Kahveye çıkma olur mu? Ben bu kadar yıldır bir gece bile kahveyi bırakmamışım. Evlenip kahveyi bırakınca tanıdıklar bana ne der! Daha ilk gecesinden karı lafı ile oturup kalkmaya başlarsak sonu nereye varır? Hem ben evde karı ile ne konuşurum? Olacak iş değil. Dinlemedim, çıktım. Çıktım ama içim de rahat etmedi. Neden mi dersen, sahiden de korkuyor. Evimizin az ilerisinde mahalle camisinin mezarlığı var. Sokağın başında da Sancı Baba Türbesi! Gece önünden geçerken ben bile korkarım. Eve dönüyorum ki ağlamış, rengi de uçmuş. Ne yapmalı? Bir can yoldaşı bulmalı, bir öksüz kız! Bir çocuğun boğazı ile yıkılacak değiliz ya! Bizim yediğimizden o da olur. Razı oldum. Arabacı Tatar Murtaza’nın karısına söylemiş, iki gün sonra yedi-sekiz yaşlarında bir kızcağız geldi. Neyse iyi, hoş, ben de sevindim. Sevindim ama baktım bizimki işi gücü astı. Bulaşığı kız yıkıyor, ortalığı kız süpürüyor, suları kız taşıyor. Birkaç gün sonra yemeği de ona pişirtmeye kalktı. Bacak kadar yavrucak, onun pişireceği yemekten ne olur? Kendisi de komşu komşu geziyor! Sabah gidiyor, akşam gene gidiyor. Sonra gece de gittiği oluyor. Benim evden çıktığımı bekliyor, o komşu senin bu komşu benim! ‘Hanım neredeydin?’ diye sorunca ‘Salihanım’ın gelinini pek ağır işittim de akşamüstü bir yoklayayım, dedim.’ Yemekler ya yanıyor ya çiğ kalıyor. Bir lokma bir şey yiyoruz, onu da ağız tadı ile yediğimiz yok. Birkaç yol kendisine söyledim, ‘Evi kızın eline bırakıyorsun, ben bunu istemem.’ dedim. ‘Bırakmam.’ dedi, gene bildiğinden şaşmadı. Bir-iki yalanını tuttum, çok korktu. Yemin, ant, şart, tövbe… İki gün tuttu, üçüncü gün gene eskisi! Sen benim yerimde olsan ne yaparsın? Bunun için karı boşayacak değilim ya Allah belasını versin dedik, sindirdik. Ama bir yandan da düşündüm, ona da biraz hak verdim. O da candır. Biz sabahtan akşama kadar geziyoruz. Beni bir gün evde oturtsalar, deli olurdum. Neyse artık pek üstüne varmadık. Aradan bilmem ne kadar geçti, bunun parmağında dolama çıkmış. Çamaşırlar yıkanmak ister. ‘İzin ver de gündelik birini tutalım.’ dedi, ne diyeyim, ‘Tut.’ dedik. Daha o gün Horop adında bir Ermeni karısı bulmuş. Kim bilir eskiden mi tanıyordu, neydi. Sormadım bile. Aradan birkaç gün geçti, Horop Dudu, gene bizde. Öyle kendiliğinden gelmiş… Eh gelir a! İki gün sonra gene bizde. Elmasım, bugün gene bizde. Ne dersin? Karı bizden ayağını kesmedi. Doğrusu bizden para pul istediği de yok, yok ama Allah seni inandırsın, yiyince at kadar yiyor. İçtiği kahvenin de hesabı yok! Şeytan, ‘Kov şunu evden!’ dedi. Dedi ama sonradan düşündüm, karı giderse bütün yük kızın üstüne kalacak, doğrusu acıdım. Sonra eh, o da can! Kalacak, kalsın bakalım dedik.”

Rıza Efendi lafını kesti, bir kadeh içti, yeniden başladı:

“Kaynanam bize gelirse bile, günübirlik geliyordu. Yüzünü de gördüğüm yoktu. Kırk yıl da görmesem, göreceğim gelmezdi. Neden mi dersen? Eh, elmasım, herkes evinde! Allah rahatlık versin otursun, ben de bizim evde. Ancak günün birinde bizimki hastalandı. Bir gün, iki gün derken hastalık uzadı. ‘Annem’ der, ağlar. Eh ne kadar olsa anadır. Ben de acıdım, ‘Gelsin bakalım’ dedim. Geldi. Ancak mübarek gelince gitmek biliyor mu? Elmasım, bir ay bizde kaldı. Ben boğuldum. Karı aldıksa silsilesini pazarlık etmedik ya! Üstelik at gibi de bir kocası var. Bizimkinin üvey babası oluyor. Onu da getirdi. Nerde güreş var, horoz dövüşü var, sabahtan akşama kadar gezer. Kaynanam da onu besler! Beğendin mi? Ancak ne diyeceksin? Bunun için tutup karı boşayacak değiliz ya! Ses çıkarmadım. Çıkarmadım ama kadın suratımdan anladı, kalktı, evine gitti. Yalnız üvey kaynım bizde kaldı. Sekiz yaşlarında bir oğlan. Bunu bizde bırakmak için ana kız bir yalan buldular. Sanki bu oğlan beni çok seviyormuş, eve gidince ‘Eniştemi isterim.’ diye ağlıyormuş! Yalan besbelli. Yalan ama, ne dersin. Bizi seven, ağlayan bir çocuğa da bir lokma ekmek için, ‘Kalk, git.’ diyecek değiliz ya! Sonra yanılıp da böyle bir ters halt edecek olsan, bizimki komşu komşu gezip beni rezil edecek. Oğlan bizde kaldı. Kaldı ama bakkala da borcu veremedik. Kimseye de bir şey söyleyemedik. Arası biraz daha geçti, günün birinde bizim kadın çocuk istemeye başladı. O güne kadar çocuğumuz olmamıştı. O da sesini çıkarmıyordu. Nedense birdenbire çocuk diye tutturdu. Eh, Allah vermeyince çocuk olur mu? Gezmediği hekim, hoca, içmediği ilaç kalmamış. Bu çocuk isteği, nereden çıktı, bilmiyorum. Sonradan Ermeni karısından öğreniyorum ki anası, ‘Çocuğun olmazsa bir gün bu herif seni silker atar.’ demiş. Çocuk olsun diye, kızını alıp Samatya’da bir lavtaya2 da götürüp göstermiş. Şimdi gel de buna kızma bakalım. Dövecek oldum ama, Allah’tan korktum. Belki çocuğu vardır, dedim. Ne kadar iyi etmişim de dövmemişim. Bir de üstelik çocuk öldürecekmişiz. Eh, istediği de istenmez bir şey değil ya, çocuk istiyor! Kim de duysa ona hak verecek. Sustum. Sen olsan ne yapardın? İşin kötüsü o değil. Kadın doğuracak diye, kaynanamı bize çağıracağız. Anladın mı, elmasım? Hem çağırdık da… Ne yapalım? Kadın acemi, doğrusu ben de baktım, Ermeni karısı ile döner iş değil. Çağırdık ama kaynanam, ‘Ben genç kızlarımı evde yalnız bırakamam, geçen sefer yangın olmuş, kızlar korkularından çıldırıyorlarmış.’ dedi. Baktım, olur gibi değil, ‘Eh, kızlarını da beraber getir.’ dedik. Kadın kızlarını da aldı, geldi. O gün bugündür de bizdedirler. Benim bir kızım oldu, kadının memesi şişti, delindi, süt veremez oldu, kendi de hasta. Ha bugün iyi olur, kaynanam evine gider, ha yarın derken, bizim kız yaşına girdi girmedi, anası bir kere daha gebe kaldı. Anlaşıldı ki kaynanam evine gidemeyecek. Hiç olmazsa bize yardımı olur, kaynatamın kahve tütün parası çıkar diye onların evlerini kiraya verdik, kaynanamın kocası, çocukları da bize geldiler, olduk elmasım, on bir kişi! Anladın mı? Bende hesap kitap kalmadı. Bu on bir can, bir bana bakar. Nerelere ne kadar borcum vardır, bilmem. Daireden ne kadar para aldım, onu da bilmem. Bereket versin, bizim daire kaldırır. Başka bir yerde olsaydım, şimdiye kadar beni çoktan yüzdürürlerdi. Şimdi işten çıkınca buraya kadar sarkarım, adamakıllı kafayı tutar eve giderim, gidince de sızarım. Hiçbir şey duymam, hiçbir şey de görmem. Sabah olunca da çok günler, esbaplar sırtımda kalkar, hemen evden fırlarım. Bak elmasım işte… Ne kılığa girmişim! Üstüme başıma bir bak, kılığıma bir bak… Üstelik karı ile kaynanam da komşu komşu gezer, sarhoştur diye beni çekiştirirler.”

ARABACI ALİ

Geceden yola çıktık. Ayaz vardı. Gün biraz yükselince gecenin soğuğu yerine ıssı bir sıcak kırları kapladı. Yaylının eskimiş, deri kaplı tentesi kızdıkça bana da ağırlık basmaya başladı. Uyukluyorum. Arabacım, uzun boylu, yirmi yaşlarında kadar, yanık yüzlü, eğri bakışlı bir oğlan. O da uyuklayacak gibi duruyor. Sinekler bıraksa belki atlar bile uyuyacaklar. Dört yanımız, dümdüz bir ova; bir ufacık tepecik bile yok. Ovanın yüzünde sanki kızgın alevler uçuşuyor. Gün ilerledikçe uzakta kararan dağlar akçıl bir sisle buğulandı. Ara sıra gözlerimi açıp bakıyorum, dağlar hep o dağlar, ova hep o ova. Sanki hiç yerimizden kımıldamamışız.