Мемдух Шевкет Эсендал – Kelepir (страница 7)
Ertesi günü Nimet’le Cavide konuştular. Cavide;
“Ee, ne diyor senin doktor?” diye sordu.
“Ne diyor! Onun dediği çok! Bilmem ki doğru mu söylüyor. Eğer söylediği gibi düşünüyorsa, bence çocuk gibi. Bir kere Alamanya’da karısı marısı yokmuş. Burada evlenecekmiş. Bunu düşünüyormuş ama evlenmek önce herkesin anladığı gibi değilmiş. Evlenmek dinlenmek, rahat etmek demek değilmiş. Ekonomik de değilmiş. ‘Evlenmek’ sözü, burjuvalar içinde erkek için yanlış, kadın için doğru imiş! Anladın mı?”
Cavide;
“Anlamadım.” dedi.
“Dur. Anlarsın! Bir kere doktor bize, burjuva diyor. Biz burjuva kadınların kuracağımız evlerde erkeklere düşen çalışıp kadının başına toplayacağı bir sürü hizmetçileri, dadıları, süt nineleri, çocukların matmazellerini, hanımın dostlarını, tanıdıklarını besleyip doyurmakmış! Erkeğin payına düşen ise yatacak bir yer, sabahları bir fincan çay, akşama acı, tatlı, daha doğrusu tatsız bir yemek. Hepsi bu kadar! Erkek yemeğin tatsızlığını söyleyecek olsa, hanım daha önce başlar, aşçıyı çekiştirir, yahut kocasına dermiş ki: ‘Yavrucuğum, evde ne yapılsa sana tatsız geliyor. Huyunu bilmesem, mahsus yapıyorsun diyeceğim.’ ”
Nimet bunları söyleyince Cavide kendi sözlerini tanıdı. Kızdı.
Yüzü değişti. O da kocasına böyle şeyler söyler, o da Nazif’e, “Yavrucuğum.” der, kocası da onu “Kızım.” diye çağırırdı.
“Bak miskine!” diye mırıldandı. “Neler de biliyormuş.”
“Evlendim, diyen adam, istediği kadar da zengin olsun çorabını giyince parmakları dışarı çıkarmış. Biraz söylenecek olsa karısı ona dermiş ki: ‘Her şeyine ben bakıyorum, çorabını da sen düşünüver!’ Yeni yakalıklar kolacıda değişmiş olsa, Mari’nin suçu! Bir temiz mendil aranır da bulunmazsa, hanım dermiş ki: ‘Benim işim başımdan aşıyor, sen de biliyorsun. Her gün sokaktasın, kendine iki düzine mendil alıver. Aranınca bulunmuyor işte. Hepsi eskimiş, yırtılmış olacak. Kimbilir, kız nereye koymuştur. Sen de her şeyi bana düşündürmek istersin!’ Sonra aylık masrafları sayıyor… Salona bir yeni vazo, çalınmayan piyanoya bir yeni örtü, çocuğa yeni araba, çocukların matmazeline yılbaşı hediyesi, erkeğe de üstelik bir metres masrafı. Daha neler, bilmiyorum! Ha, diyor ki: ‘Bugünün burjuva kadınının evlenmesi, kendine, yanına toplayacağı bir sürü adamı besletecek bir herif bulmak’ demekmiş.”
Söz buraya varınca Cavide dayanamadı.
“Saçma.” dedi. “Geçineceği olanlar kocaya varmıyorlar mı? Yazık ki bunlar, para verip okutuluyor, sonra da bunlardan iş bekliyorlar!”
Kalktı, piyanonun üstünden bir cıgara alıp yaktı. Kendi kendine de “Bu aptalın bir bildiği mi var? Sakın Nazif’in bir metresi olmasın!” diye düşündü. Kaşları çatıldı. Başı ağrımaya başladı.
“Aman.” dedi. “Bunlar erkek değil mi, hepsi iğrenç şeyler. Kimbilir aralarında neler konuşuyorlar da bu aptal da bunları söylüyor.”
Bu sözlerinden anlaşılıyor ki Cavide kocası ile doktor arasında kendisi için bir dedikodu yapılmış olmasından işkilleniyor. Nazif’in bir kapatması bulunmasını da olmaz bir şey gibi görmüyor.
Bu iş üzerine daha başka şeyler öğrenebileceğini umarak;
“Daha ne saçmalar söyledi?” diye sordu.
“Daha ne bileyim, türlü şeyler… Aklımda kalmadı ki! Kendi nasıl evlenecekmiş, onu anlatıyor. Evlenmek değil de onun dediğine göre ‘Eş tutacakmış’ Karısı ile otelin birinde yan yana iki oda tutacaklarmış, herkes kendi hesabını ödeyecekmiş. Karı-koca birbirinin parasına, yediğine içtiğine karışmayacakmış. Çocukları olursa, ortaklaşa bir oda bir de dadı tutacaklarmış. Karı-koca ikisi de çalışacakmış. Daha işte bunun gibi şeyler… Evlenmek, insanların köylerde yaşarken yaptığı bir şeymiş. Artık evlenmek değil, eş tutmak olacakmış. İleri milletler, ileri kafalı adamlar böyle düşünüyorlarmış.”
Bunları anlattıktan sonra Nimet dedi ki:
“Doğrusu içime bir ürküntü geldi. Evleneceğim derken, böyle adamlara düşmek de vardır. Bunun böylesine koca nasıl dersin!”
Cavide, Murat Ali’nin sözlerine yürekten incindi, içlendi. Onun bu yeryüzünde beğendiği, öğünebileceğini sandığı işte bir bu evi, bu yaşayışı vardı.
İstanbul’da çok zengin vardır, çok paralar da harcarlar. Hiçbiri Cavide gibi, bu şehrin kibar insanlarını, kalbur üstüne gelen yüksek siyaset adamlarını toplayabilmiş değildir. Bu evi, bunun kuruluşunu, Cavide’nin kocasını, evini kullanışını beğenmeyen bir adam da bulunabileceğini sanmamıştı, doktorun sözlerini Nimet’ten işitince hiç beklenmeyecek kadar kızdı.
O kadar ki Nimet bile boş bulunup söylediğine pişman oldu. Bundan sonra da Murat Ali, kendisinin bu evde istenilmediğini anlamakta gecikmedi. Niçin olduğunu da bilemedi. Artık Tevelioğlu’nun evine uğramadı.
Bundan biraz önce de Freda’nın kız kardeşi Nina İzmir’den İstanbul’a gelmiş, ablasının odasında yaşamaya başlamıştı. Doktor da bu kıza karşı bir bağlılık duyar gibiydi. Bunun için Cavide’nin evinde istenilmemesinin acısı pek ağır olmadı.
Nina, ablası gibi yahut Pigmalyon gibi gelişmiş, olgunlaşmış güzel bir kadın değil. Bu daha bir kız. On yedi, on sekiz yaşlarında olmalı. Ancak doğarken ateşli, aşifte yaratılmış. İhtiyar Naum bu kıza bayılıyor. Alt katta oturan kiracılardan Alber Garon adında, oldukça geniş iş yapan bir komisyoncu Freda’nın odasına dadandı. Gece yarılarına kadar bezik oynuyor.
Murat Ali, ilkin Freda ile Pigmalyon’un birbirini kıskanmadıklarına bakarak, Nina’yı da kıskanmayacaklarını sandı. Kız ne kadar çekingenlik gösterirse o da o kadar yüz veriyordu.
Freda, Murat Ali’nin Pigmalyon’a para verdiğini, yahut ona bir hediye aldığını fark ederse, rahatsız oluyor;
“Niçin paranı ziyan ediyorsun!” diye söylendiği oluyordu.
Nina’ya verilen para için bu kıskançlığı göstermiyor, Pigmalyon ise Freda’yı kıskanmıyor, para verilsin verilmesin Nina’yı kıskanıyordu.
Pigmalyon bir gün Nina’nın, doktorun odasından çıktığını gördü. Doktora;
“Sen bu kızı alacak mısın?” diye sordu.
Doktor ilkin anlamadı ise de sonradan düşündü, biraz da korktu. Nina’dan hem biraz ürktü hem de sakınmaya başladı. Pigmalyon’un soruşundan tam dokuz hafta sonra da işin kokusu çıktı.
Bir gün, bir akşamüstü Murat Ali eve dönünce Freda’nın odasında bağrışmalar olduğunu duydu. Oraya gitmek istedi. Pigmalyon önledi, kendi odasına aldı.
“Oraya gitme.” dedi.
“Niçin, ne olmuş?”
“Nina gebe kalmış, kavga ediyorlar! Çocuğun kimden olduğunu soruyorlar, söylemiyor.”
Doktorun rengi attı. Canı sıkıldı. Pigmalyon’a belli etmek istemeden;
“Ben gidip sorayım, belki bana söyler” dedi.
“Sen bilirsin.” dedi kadın. “İyi olmaz.”
Doktor orada bir iskemleye çöküp bir cıgara yaktı, Pigmalyon’un çiçeklerinden birini eline alıp bakmaya başladı.
Pigmalyon’a sordu:
“Kimdendir, dersin?”
Pigmalyon doktorun gözü içine bakarak;
“Bilmem!” dedi. “Nina’dan sormalı!”
“Sormamışlar mı?”
Pigmalyon belki Türkçesini beceremeyeceği için Fransızca;
“İşte içerde bunun kavgası ediliyor.” dedi.
İçeri odadan her sesin üstünde Freda’nın sesi geliyordu. Doktor dinledi, anlamadı. Pigmalyon’a sordu:
“Sen anlıyor musun?”
Pigmalyon dudak büktü:
“Anlamıyorum.” dedi. “Freda bağırıyor.”
Doktor konuşmak istiyor, ancak dili varmıyordu. Bir aralık kapıyı açıp Freda’nın odasına gitmek istedi. Hiçbirini yapamadı. Odasına gitti. Yalnız kalırsa kuruntu ile çok ağır gece geçireceğini anladığı için, gidip Pigmalyon’u da çağırdı. Bununla beraber gene rahat uyuyamadı.
Kızın onun odasına geldiğini bu evde herkes biliyordu. Eğer Nina bir yalan söylerse, Murat Ali kendini zor kurtarır. Yatakta dönmekten Pigmalyon’u da uyutmadı. Ertesi gün de bankadan izin alıp hukuktan tanıdığı bir arkadaşına giderek danıştı. Baş-başa işi incelediler. Güç bir iş. Ancak bir kolayı bulunmaz değil. Necmi, umut vermedi ise de umut da kesmedi. Sonra söz arasında, Murat Ali’ye, İstanbul’da belli başlı bir iş olmadığına göre Ankara’ya niçin gitmediğini sordu.
Bunu sanki “Ankara’ya gidersin, bu iş de kapanır.” demek ister gibi mi söyledi? Doktor anlayamadı. Daha sonra da şimdiden gitmenin ilerisi için değerli olacağını anlattı.
Murat Ali o gece Ankara’ya gitmeyi de düşündü. Ertesi sabah da Freda’ya hiç görünmedi. Pigmalyon’dan duyduğu doğru ise, “Çocuk kimdendir?” diye sormuyorlarmış. “Çocuk doktordan değil mi?” diye sıkıştırıyorlarmış!
Murat Ali korktuğunun başına gelmek üzere olduğunu görüp Freda’ya kızdı. O gece Freda karşısına çıksa saçlarından tutup yere atacağını, tekmesi altında ezeceğini sanıyordu.
Bir gece daha üzüntüler, ağır düşünceler altında uykusuz kaldı.
Sonra bir gün bankada Yakop yanına geldi. Nina yüzünden, kızın sığındığı Bohoraci’nin evinde Freda’nın hısımları arasında bir kavga olduğunu, Freda’nın kız kardeşini dövmek istediğini, başı yarıldığını, birinin gözüne vurduklarını, terzi Marko’nun merdivenden düşüp kolu kırıldığını, hepsini karakola götürüp orada Nina’nın korkusundan her şeyi söylediğini, çocuğun saatçi Haron’un oğlundan olduğunu, bu arada ihtiyar babası Naum Şalem’in de dayak yediğini haber verdi.
Bu haberi belki Pigmalyon da biliyordu. Her nedense söylemedi. Akşam eve dönünce Pigmalyon’u görmek istedi ise de Kuzma orada idi. Konuşmadı. Freda’nın odasına gitti. İhtiyar kitapçı yatağında yatıyor, Freda da başı bağlı odada dolaşıyordu.
Murat Ali’yi görünce, her günkü gibi sessiz, yüzüne baktı. Doktor;
“Ne o?” dedi.“Kafanı bağlamışsın?”