18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Мемдух Шевкет Эсендал – İhtiyar Çilingir (страница 7)

18

Ben, senin her emrine baş eğmekle bahtiyar, her söylediğini dinliyor; itaat ediyordum. Bir aralık:

“Artık yoruldum.” dedin. “Biraz oturalım.”

Derenin geniş bir yerindeydik. Yere yaydığım paltonun üstüne oturduk. Gözlerin ta uzaklara, erguvan dağlara çevrilmiş; ellerinle yanındaki otları okşuyordun.

Orada, derenin durgun, parlak yüzüne uzun sazlar başlarını indirmişlerdi. Bu sık sazlığın gölgesinden kurtulan yerlerde, derenin sakin suları, buğulanmış bir gümüş rengiyle görünüyordu.

Arkamızda güneş yavaş yavaş soluyor, gittikçe bütün ova daha kızıl bir renkle parlıyor; uzakta bir sürü inek, köyüne yavaş yavaş dönüyor, ot orağından dönen birkaç köylü, omuzlarında uzun tırpanlarıyla geçiyorlardı.

Derenin oturduğumuz yerden görünmeyen bir tarafında, serpmeyle30 derede avlanan bir adamın zaman zaman ağını derenin durgun sularına attığı işitiliyordu.

Sen, ilkin bunu duymuyor gibiydin. Sonra o ses yaklaştıkça dikkat ettin.

“Bu nedir? İşitiyor musun?”

“Bir serpmenin sesidir, sevdiğim.”

“Balık tutuyor değil mi? Ne kadar güzel!”

Birden yüzündeki düşünce bulutu uçtu. Ayağa kalkarak gözlerinle derenin eğrilen, kıvrılan yerlerinde avcıyı aradın.

“Ne olur biz de görsek.”

Beraber avcıyı görmek için yürüdük. Üstü başı yırtık, bütün gövdesini örten paçavralar ıslanmış, ihtiyar fakat dinç bir ortakçı, serpmenin uzun ipini koluna bağlamış, ucunda kurşunları sallanan ağını iki eline ayırıyor, bir kenarını dişleriyle tutuyor, derenin kenarında sazlar içinde yürüyerek avının yerini arıyordu.

Bizi görünce serpmenin kenarını dişlerinden bırakarak selamladı. Bir-iki adım daha yaklaştıktan sonra, kendince münasip bir yer bulmuş olmalıdır ki dereye sokuldu ve kuru, ihtiyar vücudu gerilerek serpmesini fırlattı. Elindeyken karışık bir iplik torbası hâlinde duran ağ, havada ilk önce yassı, sonra suya düşerken tam değirmi olarak hafif bir fısıltıyla uçtu. Suların durgun yeşil yüzünde hareli bir dalga bırakarak, iliştiği sazları yatırarak suyun dibine çöktü.

Gözlerin dikkatle açılmış, o mahzun hâlin geçmişti. Orada kolumu bırakmış, benden bir adım önde, bütün kuvvetinle onu seyrediyordun.

Avcı, elinde ipi silkeleyerek hafif, sanki balıklarını ürkütmek istemiyormuş gibi yavaş yavaş ağını çekiyordu. Bu ağdan ufak, iki-üç balık çıktı.

İhtiyar onları torbasına indirdikten, serpmeye ilişen yosun parçalarını temizledikten sonra, tekrar işine başlamıştı. İkinci ağ suya düşerken bana dönerek:

“Bu senin kısmetin.” dedi.

Onu bu sefer, ben de büyük bir dikkatle seyretmiş ve kısmetimi beklemiştim. Fakat ne kadar yazık ki bu ağ boş çıktı. İtiraf edeyim ki kalbimde bir acılık duydum sevdiğim; boş bir ağ, herhâlde iyi bir şey değildi. Fakat sana bundan bir şey hissettirmek de istemedim.

Balıkçıyla beraber biz de dere boyunda yürüdük. Üçüncü veyahut dördüncü ağ atılacakken ihtiyar köylü bana dönerek:

“Bu da hanımın kısmetine.” dedi.

Sen, birden bütün o genç ve neşeli hâlinle ona cevap vererek:

“Yok.” dedin. “Ben kendi ağımı kendim atmak isterim.” Ve bir lahzada yanına sokularak elinden serpmeyi alıverdin.

“Yorulursun, ıslanırsın, mümkün değil, bu kadar kurşun havada kolayca uçar mı?” diye, sana mâni olmak istiyordum. Bir yandan da köylü gülerek:

“Atamayacaksın, kolay değildir.” diyordu.

“Hayır, hayır bırakınız kendi kısmetimi deneyeceğim.” diye çırpınıyordun. Seni bir arzundan menetmek, benim için ne güç şeydi.

O köylü gibi kirli ipin bir ucunu koluna bağladın, başörtünü sıkıca boynuna sardın ve itiraf edeyim ki herhâlde birçok defa serpme atmış, serpmeyle avlanmış bir avcı gibi ağı bir kolunun üstünde toplamaya başladın. Derenin çamurlu suları üstüne damlıyor, kollarını ıslatıyordu. Büyük ciddiyetle gördüm ki hiç iğrenmeyerek derenin kumuna, çamuruna sürünen bu serpmenin bir ucunu inci dişlerinle tutuyordun. Büyük hırs, bir arzu seni şaşırtmış, çıldırtmıştı.

Yoldan geçen üç-dört kadın durdular, seni seyre koyuldular. Umulmaz bir kuvvetle dereye doğru yaklaşarak ağını fırlattığını gördüm. Fakat bu birinci serpmede muvaffak olamamıştın. İhtiyar köylü yavaş yavaş gülüyordu.

“Yok bu olmadı, bir daha.”

Köylü kadınlar, senin muvaffakiyetsizliğine gülüyorlardı. Bu, beni de biraz kızdırmış gibiydi.

Kızaran yüzün, biraz dağılan saçların, parlayan ela gözlerin gönlümü sıcak bir muhabbetle dolduruyordu.

Köylü, biraz daha tarif etti. Ben de biraz yardımla sana cesaret verdim. İkinci ağ pek düzgün değil fakat elverecek kadar açılarak suya düştü.

“Dikkat sevgilim!”

Sazlara daha ziyade yaklaşarak küçük ayaklarını ıslatan sulardan serpmeyi çekmeye başladın.

Güzel tesadüf seni sevindirmek istemişti. Ağın sudan çıkan yerinde el kadar büyük bir balık göründü. Biraz daha, bir ikinci, bir üçüncü… Sudan çıkarken bir kere silkinerek zavallılar ölüyorlardı…

Bunlar, bu derelerde pek seyrek tesadüf edilen altınbalıklarıydı. O zaman, hepimiz sana yardım ederek balıklarını; büyüklü, küçüklü beş altınbalığını ağdan kurtardık, otların üstüne dizdik. Sudan dışarıda hiç dayanamayarak çabucak ölüyorlardı.

Senin bu muzafferiyetini hepimiz sevinçle karşılamıştık, köylü kadınlar imrenerek sana bakıyorlardı.

Islanmıştık. Balıklarını saza dizip sana veren ihtiyar köylüye bolca bahşiş vererek benimle beraber köye döndün.

Vukuatsız küçük köyde, yarıcılar, ortakçılar arasında senin altınbalıkların bir mesele olmuş, herkes duymuştu. Herkes sana kısmetli kadın diyordu.

Aradan iki uzun sene geçti sevdiğim; dün gece odama girdiğim zaman, bir tepsinin içinde, masanın bir köşesine konulmuş iki tane ufak altınbalığı gördüm.

Senin bol bahşişini alan, kıymetli bir hatıranı saklayan ihtiyar köylü, iki seneden sonra derede iki altınbalığına tesadüf edince kim bilir nasıl bir düşünceyle bunları bana getirmişti.

Karınlarının altı beyaz, arkaları altın gibi parlayan bu hayvancıklara bakarken gözlerimden yaşların yuvarlandığını, toplandığını duydum. Senin o hâlini gördüm, “Beni ne kadar seversin?” diye soran sesini duydum.

O zamandan beri senin hayalin gözlerimden ayrılmıyor, artık sensiz bu ömrün ağırlığı beni yıkmaya başlıyor, çıldırtıyor.

Beni bu hâl ile gördükçe bizim ihtiyar da derin düşüncelerle beni adım adım takip ediyor.

Dün gece, dışarıda rüzgâr derin uğultularla esiyor, korkunç bir soğuk bütün dünyayı donduruyordu. Geç vakte kadar rüzgârın bu vahşi uğultularını dinleyerek ocağın başında oturdum. Yalnız seni düşündüm.

Ömrümde boş bıraktığın yerde şimdi yalnız bu fırtınalar esiyor.

Böyle zamanlarda gece korkuludur. Uzaktan kulağıma gelen sesleri dinleyerek dalmışım. Ocakta odunlar yanmış, sönmüştü.

Birden seninle bahtiyar yaşadığımız yerleri görmek isteyerek çılgınca bir fikirle dışarıya fırladım. Başım ateşler içinde yanıyordu.

Bütün köy, üstü donmuş karlar altında, sessiz uykudaydı. Zaman zaman bulutlardan kurtulan ay, bu karları esmer bir aydınlıkla parlatıyordu.

Bütün ovalar bu iniltili rüzgârların altında kalmıştı.

Seninle o altınbalıklarını tuttuğumuz yerlere kadar koştum. Delice bir sıtma içinde karları ellerimle karıştırarak senin küçük ayaklarının izlerini aradım.

Senin ağının düştüğü yerde, şimdi dere donmuştu. Ben oraya yaklaştığım zaman, burada boş yere biraz su aramış bir yaban ördeği, kanatlarını buzlara vurarak uçtu. Sonra uzakta, ta uzakta vahşi, aç kalmış bir balıkçıl bütün rüzgârların uğultusunu yırtarak ovada aksedip kaybolan sesiyle haykırdı.

Oralarda senden hiçbir nişan kalmamış. Kutupta yalnız kalmış bir adam gibi korktum, sevgilim. Beni bu hâlde, böyle geceleri korkular, rüzgârlar içinde yalnız göreydin bana acır ve beni koynuna alırdın. Bana mezarcığının bir ucunda ufak bir yer verirdin. Ne güzel, orada seninle yan yana, bütün seni unutan bu dünyadan uzak, sessiz uykumuzu uyurduk.

Şimdi her gün, elimde boş bir ömürle, yalnız bunları düşünüyor ve bu kırları gezerek seni arıyorum. Senden kalmış bir iz, bir hatıra kovalıyorum, zavallı sevdiğim. Hâlbuki, gezdiğin yerleri kar örtmüş, buz kaplamış, her şey seni unutmuş…

VAKİTSİZ BİR EZAN

Güneş köyün kumlu yollarını kızdırmıştı. Dört-beş çocuk oynuyorlar; bir kırmızı horoz, bütün yiğitliği, bütün erkekliğiyle bir gübre tepeciğinin üstünde, tavuklarının ortasında hizmetini ifa eden bir nöbetçi gibi duruyor, boynunu dik tutuyor, kuyruğunun kenarında, boynunda parlak altın tüyler parlıyordu.

Çocuklar ilk önce kumdan bir fırın yaparak oynuyorlar, birbirine bağırıyorlar, çalışıyorlardı, sonra içlerinde büyükçelerinden birinin kulağına sanki birisi geldi, söyledi: “Haydi ezan okuyalım!..”

Bunu işittikleri vakit, fırın oyununu bıraktılar; bu ezan okumak fena bir fikir değil, bunu söyleyen çocuğun dayısı da meyzin!31 Biraz sonra, köyün küçük mescidinin tahta minaresine koştular, zavallı tahta minare… Gıcırdadı, sallandı, çoktan böyle gürültü, kalabalık görmemiş, böyle velvele duymamıştı. Böyle vakitsiz yoklanmaya alışmamıştı da… Mescitçiğin bir köşesine odun dikilmiş, üstünden eski bir araba tekerleği geçirilmiş, üstüne tahtalar döşenmiş, kenarına korkuluk yapmışlar, bu minarecik böyle olmuştu.

Bu minarecik köyün bütün evlerinden, bütün bacalarından yüksekti ve mescidin duvarının bir kenarından, odundan bir merdivenle çıkılıyordu.

Bu çocuklardan birinin dayısı olan ihtiyar meyzin ona acıyarak, gece karanlık havalarda elleriyle basamakları tutarak, bazı kere de o kadar yüksekliğe lüzum görmeyerek o tekerleğin altında kesik, titrek sesiyle ezanını okur; iki-üç cemaatle, bazen de yalnız kendi gölgesiyle namazını kılar, sonra da yatmaya giderdi.